Loading...
Menu

Bilgisayar Dünyasından Portreler

Bilgisayar Dünyasından Portreler

By Murat Yıldırımoğlu

Shakespir Edition

Copyright 2016 Murat Yildirimoglu

 

 

Kevin Mitnick

En Büyük Hacker’in Öyküsü

 

Kevin Mitnick. 1963 doğumlu.

 

Gelmiş geçmiş en büyük hacker olarak kabul ediliyor.

 

5 yıl hapiste kaldıktan sonra 2000 yılında koşullu olarak serbest bırakıldı.

 

Koşullardan birisi telefona ve bilgisayara dokunmamak.

 

Bu koşulun başlıca nedeni daha önce de hapse giren Kevin’ın intikam olarak kendisini mahkum eden yargıca, kendisini suçlayan savcıya vb. oyunlar oynaması.

 

Örneğin, bir seferinde telefon numarası öğrenme hattını (bizdeki 118 hizmeti) bir yargıcın telefonuna yönlendirmiş.

 

Sevmediği birisinin telefonunu aylarca arızalı olarak göstermiş.

 

Bir başkasının telefonuna binlerce dolarlık faturalar gönderilmesini sağlamış.

 

Telefon ve bilgisayar sistemlerini avucunun içi kadar iyi bildiği tartışılmaz.

 

Kevin Mitnick sorunlu bir aileden geliyor.

 

Kevin üç yaşındayken anne ve babası ayrılmışlar.

 

Amcası madde bağımlısı. Bir cinayet işleyip hapse girmiş.

 

Üvey kardeşi Adam aşırı dozda uyuşturucu kullanmaktan ölmüş.

 

Annesi Shelly lokantalarda garsonluk yaparak hayatını kazanıyor ve sık sık erkek arkadaş değiştiriyordu.

 

Kevin annesinin arkadaşlarından birisine yakınlık duymaya başladığı zaman annesinin hayatına başka birisi giriyordu.

 

Kevin’ın gerçek babası ile ilişkisi çok azdı.

 

Sık sık yer değiştiriyorlardı, düzenli bir hayatları yoktu.

 

Kevin’ın sürekli değişen arkadaş çevresi nedeniyle telefon iletişiminden başka bir seçeneği yoktu.

 

Bu yüzden telefon sistemlerini iyi öğrenmesi gerekiyordu.

 

Öğrendi de…

 

1978’de Kevin Mitnick amatör radyoculukla uğraşıyordu.

 

Bir yandan da telefon sistemleriyle ilgileniyordu.

 

İnsan ilişkileri kötüydü, hemen herkesle takışıyor ve kavga ettiği herkese kin besleyip zarar vermeye çalışıyordu.

 

Örneğin, telefon hatlarının kesilmesini sağlıyordu.

 

Kin tutma ve sevmediği insanlara teknolojik zararlar verme huyu hep devam etti.

 

Kevin 1978 yılında amatör radyo sistemleriyle uğraşırken Roscoe ile tanıştı.

 

Kevin’ın Roscoe ile ilişkisi uzun yıllar sürecekti.

 

1995 yılında yakalandığında ilk aradığı kişi Roscoe olmuştu.

 

Roscoe, daha kolay kız arkadaş bulmak için, o zamanlar ABD’de yaygın olan telefon konferans sistemlerinden birisini işletiyordu.

 

Roscoe teknolojinin bu yönünü seviyordu: Kız arkadaş bulmasına yardımcı olmasını.

 

İleride bu sayede tanıştığı ve yattığı kızların sayısını anımsamadığını söyleyecekti.

 

Roscoe bu bilgilerini yazıya dökecek ve “Ev Bilgisayarınızı Kullanarak Kadınları Baştan Çıkarma Kılavuzu” adlı bir kitapçık da yazacaktı.

 

Roscoe’nun kız arkadaşı Susan ise gündüzleri santral operatörlüğü geceleri fahişelikle para kazanıyordu.

 

Susan da sevgilisi Roscoe sayesinde telefon sistemlerine ve daha sonra da bilgisayar sistemlerine girmeye başladı.

 

Bu garip üçlüye katılan bir başkası, Steven da telefon sistemleri konusunda bilgili birisiydi.

 

Dördü çok uyumlu olmasa da iyi bir grup oluşturdular.

 

İçlerinde teknik olarak en iyileri Kevinken, grubu bir arada tutan kişi ve grubun beyni Roscoe idi.

 

Kevin ve Susan birbirlerinden nefret ediyorlar ama ortak arkadaşları (ve Susan’ın sevgilisi) Roscoe yüzünden birbirlerine katlanıyorlardı.

 

Bu gruptakiler telefon sistemini telefon firmalarının çalışanlarından daha iyi biliyorlardı.

 

Gizli bilgileri ve kişisel bilgileri elde etmeleri çoğunlukla sosyal mühendisliğe dayanıyordu:

 

Sızmak istedikleri sistemdeki birilerini arayıp, onların bir şeylere kızmış üstleri gibi konuşup, onlardan bilgi alıyorlardı.

 

Roscoe bu işi bilime dönüştürmüştü.

 

Bir deftere çalışanların kişiliğine ait birçok bilgi giriyordu: Üstü kim, altında kimler çalışıyor, yardımcı olmaya çalışan birisi mi yoksa soğuk birisi mi, çaylak mı, deneyimli mi.

 

Hatta onların hobileri, çocuklarının adları vb. bile defterinde bulunuyordu.

 

Elde ettikleri bilgileri para için kullanmıyorlardı.

 

Sistemlere girebilmek, onları tanımayan birisine ilişkin en ayrıntılı bilgileri elde etmek vs. onlara yetiyordu.

 

Bir seferinde bu dörtlü telefon numarası öğrenme servisini kendilerine yönlendirdiler ve telefon numarası soranlara “Beyaz mısınız zenci mi? Telefon kataloglarımızı ayrı ayrı da” gibi sorular yönelttiler.

 

Bu tür şeylerle çok eğleniyorlardı.

Daha sonra uzmanlık alanlarını telefon sistemlerinden bilgisayarlara kaydırdılar.

 

Roscoe üniversitelerin bilgisayar sistemlerinde dolaşırken Susan askeri bilgisayarlara giriyordu.

Kevin Mitnick’in fotoğrafik bir belleği vardı.

 

Birçok parolayı içeren bir listeye biraz baktıktan sonra listeyi saatler sonra bile bire bir tekrarlayabiliyordu.

 

Bir süre sonra Kevin ile Roscoe özellikle Susan’ı dışlayacak şekilde vakit geçirmeye başladılar.

 

Susan bu durumdan memnun değildi.

 

Üstüne bir de Roscoe’nun başka bir kızla nişanlanması eklenince memnuniyetsizliği arttı.

 

Memnuniyetsiz ve bilgili herhangi bir kadının yapabileceği şekilde intikam almaya karar verdi.

1980 yılının Aralık ayında US Leasing adında, elektronik cihazları kiralama konusunda uzman bir firmanın bilgisayarlarına girildi.

 

Kendisini Digital Equipments firmasının teknisyeni olarak tanıtan birisi US Leasing’i arayıp sistemdeki bir arızayı çözmek için geçerli bir kullanıcı adı, parolası ve bağlantı için telefon numarası sordu.

 

Bu bilgileri şüphelenmeden karşı tarafa veren firma çalışanı ertesi gün Digital Equipments firmasını aradığında böyle bir kimsenin olmadığını, firmalarının onlar tarafından aranmadığını öğrendi.

 

Aynı gece boyunca firmanın yazıcıları sürekli olarak “Sistem kırıcısı döndü. Sistem A üzerindeki disklerinizi ve yedeklerinizi uçurmaya az kaldı. Sistem B’yi zaten uçurmuştum. Bunları geri yüklerken eğleneceğini umuyorum, seni .öt deliği”, “Öç alma zamanı”, “FUCK YOU, FUCK YOU, FUCK YOU” vb. ifadeleri basıyordu.

 

Bütün zemin kağıtla kaplanmıştı.

 

Kağıtlarda arada bir insan adları da görünüyordu: Roscoe, Mitnick, Roscoe, Mitnick.

 

US Leasing’e kimin girdiği anlaşılamadı. Roscoe ve Kevin bunu Susan’ın yaptığını iddia ederken Susan da onları suçluyordu.

 

Susan’ın intikam çabaları devam etti.

 

Roscoe’nun firmasını arayarak onun bilgisayar terminallerini izinsiz kullandığını ihbar etti.

 

Bunun sonucunda Roscoe işten atıldı.

 

Bu arada Roscoe ve Kevin’ın telefon kayıtlarını takip ediyor ve nereleri aradıklarını ne yaptıklarını saptamaya çalışıyordu.

 

Roscoe ve Kevin takipten kurtulmak için sık sık telefon numaralarını değiştiriyorlardı.

 

Buna karşılık Susan da onların evlerine kadar gelip telefon hatlarına saplanıyor ve bir telefon aparatıyla bağlı bulundukları santralde özel bir numarayı arayıp (Telekom çalışanlarının kullandıkları bir teknik) numarayı öğreniyordu.

 

Sonra bu tekniği kullanamamaya başladı: Çünkü Kevin daha bilgili olduğu için santralın bilgisayarına girip kendi telefonunun bu şekilde bulunmasını engellemişti.

 

Sonra da Kevin, Susan’ın telefon görüşmelerini dinleyerek karşı kanıt toplamaya başladı.

 

Susan yeni edindiği erkek arkadaşına telefonda mesleğinin inceliklerini ve ücretlerini bir bir açıklıyordu: “sen baskınsan yarım saati 45 dolar, sen pasifsen 40 dolar ve “güreşmek” istersen 60 dolar”.

 

Bu arada Roscoe kendisini ve ailesini tehdit ettiği iddiasıyla Susan’ı savcılığa şikayet etti.

 

Susan zor durumda kalmıştı ama öç almak için hala bir fırsatı bulunuyordu.

 

Savcılık ve emniyet görevlilerine Kevin ve Roscoe’nun yaptıkları işleri anlattı ve bu bilgilere karşı korunma istedi.

 

1981 yılında Kevin ve Roscoe ABD’nin en büyük Telekom şirketlerinden birisi olan Pasific Bell şirketinin Los Angeles’daki COSMOS merkezine girmeye karar verdiler.

 

COSMOS, telefon firmaları tarafından her türlü iş için kullanılan veritabanı programının adıydı ve Digital Equipments firmasının bilgisayarları üzerinde çalışıyordu.

 

Ülke çapında yüzlerce COSMOS sistemi kuruluydu.

 

Bu sistemde 10-15 civarında komutun nasıl kullanıldığını iyi bilmek gerekiyordu.

 

Bunu da merkezin çöp kutularını karıştırarak elde ettiler.

 

Çöpler arasında yazıcı çıktıları, çalışanların birbirlerine gönderdikleri notlar (parolalar dahil olmak üzere) ve buna benzer bilgiler vardı.

 

Daha fazla bilgiye gereksinimleri olduğunu anlayınca kendilerini merkezin çalışanları olarak tanıtıp içeri girdiler.

 

Şirket çalışanlarının bilgilerinin yer aldığı bölüme bazı adları eklediler.

 

Digital Equipments bilgisayarları kullanan yerleri bir Digital Equipments çalışanıymış gibi aradıklarında bu adları kullanıyorlardı.

 

Eğer karşı taraf kontrol etmek için COSMOS merkezini ararsa bu adlara rastlanacak ve arayan kişinin gerçekten Digital Equipments’da çalıştığı sanılacaktı.

 

Bir yöneticinin odasından da COSMOS’a ilişkin birçok kılavuz alıp çıktılar.

 

Ama fazla ileri gitmişlerdi.

 

Yaptıkları iş hacker’lık falan değil düpedüz hırsızlıktı.

 

Ertesi sabah odasına daldıkları yönetici işyerine gelince kılavuzların eksik olduğunu fark etti.

 

Çalışan kayıtları arasında da tanımadıkları adları kolayca fark edebildiler ve şirketin güvenlik departmanına haber verdiler.

 

Onlar da emniyet görevlilerine haber verdiler: Hem de Susan’ın bilgi verdiği emniyet görevlilerine.

Polisin, Kevin’ın evini basması uzun sürmedi.

 

Kevin evde yoktu.

 

Polislerin buldukları şeyler arasında COSMOS merkezi ile ilgili hiçbir şey yoktu ama genel olarak telefon ve bilgisayar sistemlerine ilişkin çok şey vardı.

 

COSMOS güvenlik görevlilerinin ifadelerine dayanarak tutuklama kararı çıkartıldı.

 

Kevin sinagoga gitmişti.

 

Ailece pek dindar olmasalar da Kevin sık sık part-time çalışmakta olduğu sinagoga gidiyordu.

 

Polisleri karşısında gören Kevin kaçmak istedi ama kısa bir araba takibi sonunda yakalandı.

 

Kevin yakalandığında dağılmıştı: Çok korktuğunu söylüyor ve ağlıyordu.

 

Savcı, Kevin’ı ve Roscoe’yu hırsızlık ve bilgisayara izinsiz girme ile suçladı.

 

Duruşmadan hemen önce Kevin iki konuda suçlu olduğunu kabul etti.

 

Bu yolla Roscoe’ya ihanet ediyordu ama ıslahhaneye gitmekten kurtulmayı umuyordu.

 

Kurtuldu da.

 

Aldığı ceza (ceza bile denilemez) 90 günlük bir inceleme ve 1 yıllık gözetim idi.

 

Diğer arkadaşları da 3-5 ay arası cezalar aldılar.

 

Kevin’ın arkadaş grubuyla da görüşmemesi gerekiyordu.

 

Gruptaki kişiler cezalarını çekerken Susan da büyük bir aşama kat etti ve güvenlik konusunda danışman olarak çalışmaya başladı.

 

Hatta bu sırada Washington’a gidip senatörlere ve yüksek düzey askeri personele bilgi bile verdi.

Kevin bu sırada Lenny adında başka bir arkadaşıyla en iyi bildiği işe devam ediyordu:

 

Bilgisayarlara ve telefon sistemlerine girmek.

 

En çok rastladıkları bilgisayarlar Digital Equipments firmasının mini bilgisayarlarıydı.

 

Önceleri PDP serisi bilgisayarlar daha sonra ise VAX serisi bilgisayarlar.

 

Bu bilgisayarlar üniversitelerde ve Telekom firmalarında çok yaygın olarak kullanılıyorlardı.

 

Kevin ve arkadaşı Lenny en çok da Güney Kaliforniya Üniversitesinin bilgisayarlarına giriyorlardı.

 

Bu da tekrar başlarının belaya girmesine neden oldu.

 

Bir akşam üniversitenin terminallerinde “çalışırken” yakalandılar.

 

Bu sefer Kevin kolay kurtulamadı:

 

Bir ıslahhanede 6 ay geçirmesi gerekti.

 

Bu arada Los Angeles polisi için de bilgisayar güvenliği konusunda bir videobant hazırladı.

 

1983’ün sonlarında serbest kaldı.

 

Kevin bir aile dostunun yanında çalışmaya başladı.

 

Ama çalıştığı yerdeki tek bilgisayarı bütün gün boyunca kullanması patronunun dikkatini çekti.

 

Patronu Mitnick’in neler yaptığını pek anlamıyordu ama Kevin’ın bilgisayar başında kredi kartları sorgulaması yaptığını fark ediyordu ve kaygılanıyordu.

 

Kaygılarını anlatmak için polis teşkilatına ziyaret yaptı; Kevin Mitnick’in belalısı polis dedektifi ile görüştü.

 

Dedektif de o sıralar Kevin ve arkadaşı Rhoades için bir soruşturma yürütüyordu.

 

Soruşturma konusu bir telekom firmasının kodlarını kullanarak uzak mesafe görüşmeleri yapmalarıydı.

 

Aynı zamanda MIT’nin çalışanlarını elektronik ortamda tehdit ediyorlardı.

 

Bu sıralarda amatör radyo yayınlarıyla yaptığı kabalıklar Kevin’ın amatör radyo lisansını kaybetmesine neden olmuştu.

 

Dedektif için bütün bunlar yeterliydi ve Kevin için bir arama ve tutuklama kararı çıkarttı.

 

Evini, işyerlerini aradılar ama Kevin’ı bulamadılar. Hapishaneye girmektense kaçmayı tercih etmişti.

 

1985’in yazında Kevin tekrar ortaya çıktı.

 

Hakkındaki tutuklama kararı zaman aşımına uğramıştı.

 

Tekrar arkadaşı Lenny ile ilişkiye geçti.

 

Lenny çalıştığı yerlerdeki bilgisayarları Kevin’ın kullanımına açıyordu.

 

Bu sırada ABD’nin en büyük (CIA ve FBI’dan daha büyük) haber alma teşkilatı olan NSA (National Security Agency) bilgisayarlarına da girmeye başladı.

 

Yaklaşık altı ay içinde Los Angeles bölgesi içindeki hemen tüm mini bilgisayarlara girmelerini sağlayacak kullanıcı hesaplarını elde ettiler.

 

Bu sırada NSA’in sıkıştırmasıyla Lenny işten kovuldu (girdiği işlerin çoğundan kovuluyordu).

 

Kevin 1985’in Eylül’ünde bir bilgisayar okuluna yazıldı.

 

Başarılı bir okul dönemi geçiriyordu.

 

Kevin’ın kızlarla arası hiç iyi olmamıştı.

 

Bu yüzden 1987 yılında, arkadaşlarına evleneceğini söylediğinde herkesi şaşırttı.

 

Gelin adayı bir telefon şirketinde yönetici olarak çalışıyordu (Kevin kızın nerede çalıştığını duyduğunda gülmekten az kalsın yere yuvarlanıyordu) ve Kevin’la okulda tanışmışlardı.

 

Kevin ve arkadaşı birlikte yaşamaya başladılar.

 

Kevin, UNIX işletim sisteminin bir çeşidini üretip satan Santa Cruz Operation (SCO) firmasının bilgisayarlarına girdi.

 

Bir sekreterin hesabını kullanıyordu.

 

Eylemleri fark edildi.

 

SCO yetkilileri telekom şirketiyle işbirliği yaparak bağlantının kaynağını bulmaya çalıştılar.

 

Bu iş normalde onlar için çocuk oyuncağıydı.

 

Ama bu sefer bir zorlukla karşılaştılar: Bağlantıyı izlemeleri engelleniyordu.

 

Kevin saatlerce bağlı kaldığı halde hattı bulunamıyordu.

 

Bir süre sonra Kevin firmanın programı olan XENIX’i kopyalamaya çalıştı.

 

Artık çok olmuştu.

 

Bir seferinde dikkatsiz bir şekilde bağlanınca nereden bağlandığı saptandı.

 

Evi yerel polis tarafından basıldı.

 

Evde bilgisayar, modum (polis kayıtlarında böyle görünüyordu), telefon bağlantı aparatı, 55 adet disket çeşitli kitap ve kılavuzlar ile bir adet tabanca buldular.

 

Kevin ve arkadaşı için tutuklama kararı çıkartıldı, sonra arkadaşının bu işin içinde olmadığı anlaşılınca onun kararı kaldırıldı.

Dava sürerken Kevin ve arkadaşı evlendiler.

SCO davası Kevin’ın suçunu kabul edip işbirliğine yanaşması ile bitti.

1988 yılında Kevin ve arkadaşı Lenny bir başka okula girdiler.

 

İlk yaptıkları şey okulun bilgisayarındaki bütün dosyaları manyetik bant kartuşlarına kopyalamaya çalışmak oldu ve bu iş sırasında yakalandılar.

 

Okulun sistem sorumlusu gecikmeden polise haber verdi.

 

Polisin elinde yeterince bilgi vardı ve Kevin’ı hapishaneye tıkıp orada uzun süre tutmak için ellerinden geleni yapmaya kararlıydılar.

 

Ama polis, üniversite, telekom şirketi ve Digital Equipments arasındaki koordinasyonsuzluk yüzünden hiçbir şey yapılamadı.

 

Çalışmaları için Lenny’nin işyerindeki bilgisayarları kullanıyorlardı.

Kevin ve Lenny’nin şimdiki amaçları Digital Equipments firmasının en değerli yazılımı olan VMS işletim sistemini elde etmekti.

 

Bunun için Arpanet (Internet’in atası) içinde gezinmeye başladılar.

 

Arpanet içindeki bir askeri bilgisayara girmeyi başardılar ve onu çaldıkları yazılımları saklamak için kullanmaya başladılar.

 

Bu bilgisayara girdikleri anlaşılınca başka bilgisayarlara geçtiler: Güney Kaliforniya Üniversitesinin bilgisayarlarına.

 

Bilgisayarlara giriyorlar, onların üzerinden Arpanet’e çıkıyorlar ve bir yerlerden aldıkları VMS’in kaynak kodunu bu bilgisayarlara kopyalamaya çalışıyorlardı.

 

Kopyaladıkları kod VMS’in alelade bir sürümü de değil 5.0 sürümüydü.

 

Bu sürüm henüz müşterilere dağıtılmaya başlanmamıştı ve bulunabileceği tek yer Digital Equipments’ın iç ağı olan Easynet idi.

 

Kevin ve Lenny gerçekten de bir zamandır Easynet’e giriyorlardı.

 

Girmekle kalmayıp Easynet içinde çalışanların birbirleriyle yazışmalarını da izleyebiliyorlardı.

 

Bu yazışmalar arasında iki kişi dikkatlerini çekti.

 

Birincisi bir VMS güvenlik uzmanıydı.

 

İkincisi ise sürekli olarak bu uzmanla yazışan ve İngiltere’deki bir üniversitede çalışan bir başka uzmandı.

 

İkinci uzman sürekli olarak bulduğu güvenlik açıklarını ilkine gönderiyordu.

 

Tabii, bunlar Kevin ile Lenny’nin eline de geçiyordu.

 

VMS’in kaynak kodunun üniversitenin bir bilgisayarına aktarılması bittiğinde sıra dosyaları bir manyetik bant kartuşuna kopyalamaya gelmişti.

 

Ellerindeki araçlarla bunu uzaktan yapmaları mümkün değildi.

 

Bunu üniversitenin bilgisayarının başında yapmaları gerekiyordu.

 

Bu iş için yanlarına eski arkadaşları Roscoe’yu aldılar.

 

Kevin tanındığı için üniversiteye girmeyecek, işi Lenny ile Roscoe bitirecekti.

 

Roscoe kendisini bir öğrenci olarak tanıtıp kopyalaması gereken dosyalar olduğunu söyledi ve kartuşun bilgisayara takılmasını sağladı.

 

Sonra Lenny ile buluşup telefonla Kevin’a haber verdiler.

 

Kevin bilgisayara uzaktan bağlanarak dosyaların kopyalanması için gereken komutları verdi.

 

İşlem bitince Roscoe kartuşu aldı.

 

Dosyalar çok büyük olduğu için bu işlemleri birkaç kez yapmaları gerekti ama sonunda VMS’in kaynak kodlarına sahip oldular.

 

Artık bu kodu inceleyip işletim sisteminin açıklarını bulabilirlerdi.

 

Bu sırada hem üniversitede hem de Digital Equipments’da sisteme birilerinin girdiği anlaşılmıştı.

 

Kevin ve Lenny’nin de okudukları e-postalar ile yakından bildikleri gibi Digital Equipments içinde üç kişi hemen hemen tüm zamanlarını bu işi çözmeye adamışlardı.

 

Ama Kevin ve Lenny yine bu e-postalardan Digital Equipments’ın onları bulsa bile kolay kolay suçlayamayacağını öğrenmişlerdi.

 

Firmalar kendi sistemlerine birilerinin girdiğinin öğrenilmesinden hiç de memnun kalmıyorlardı.

 

Yine de her iki kurum da onları saptamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

 

Kendilerine gelen telefon bağlantılarını izlemek için telekom şirketleriyle birlikte çalışıyorlardı.

 

Kevin telefon sistemini iyi tanıması nedeniyle aramalarını hep çağrı yönlendirme yöntemiyle yapıyor ve izleme sonunda rasgele numaralara erişmelerini sağlıyordu.

 

Bir keresinde rastgele numara orta doğudan göçen bir adamın numarası çıktı.

 

Adamın evi FBI tarafından basıldı ama ajanlar televizyon seyreden bir adamdan başka bir şey bulamadılar.

 

 

Bu arada Lenny ile Kevin arasında sorunlar baş göstermeye başladı.

 

Lenny daha normal bir hayat sürmek istiyordu: Hacker’lık dışında faaliyetlerle ilgilenmek, kız arkadaşına daha fazla zaman ayırmak istiyordu.

 

Kevin ise tek bir şeye saplanmıştı: Daha çok, daha çok bilgisayar sistemine girmek.

 

Lenny’i de kendisiyle çalışmaya zorluyordu.

 

Lenny, Kevin’ın ilerde kendi aleyhinde kullanabileceği bilgileri topladığını düşünüyordu.

 

Sık sık tartışıyorlardı.

 

Kevin her işlerinde “bu sonuncu olacak başka bir hacking yapmayacağız” diyordu ama birisi bitince bir başka işi başlatan da yine hep o oluyordu.

 

Kevin çalışmaları ile ilgili olarak da karısına sürekli yalanlar söylüyordu.

 

Lenny’nin arkadaşları Roscoe’yu arayıp durumdan yakındı.

 

Roscoe da Kevin’ın halinden memnun değildi ve ona şimdiden iyi bir avukat bulmasını önerdi.

 

Kevin çığırından çıkmıştı: VMS işletim sisteminin kaynak kodunu kopyaladıktan sonra şimdi de yine Digital Equipments’dan Doom adında bir oyunu kopyalamak istiyordu.

 

Lenny için bu kadarı fazlaydı.

 

İşindeki amirleriyle konuşup durumunu anlattı.

 

Birlikte hem Digital Equipments’ı hem de FBI’ı aradılar ve durumu anlattılar.

 

Lenny o ana kadar elde ettikleri 36 adet kartuşu FBI’a teslim etti.

 

Birlikte Kevin’a bir tuzak hazırladılar.

 

Lenny’nin üstüne mikrofon ve teyp yerleştirdiler.

 

Lenny her akşam olduğu gibi işyerinde Kevin ile buluştu.

 

Bu sırada FBI ve Digital Equipments güvenlik elemanları da aynı binada onları izliyordu.

 

Kevin sabah saat 3’e kadar çalışmayı sürdürdü.

 

Ertesi sabah FBI ajanları ve Digital yetkilileri bir toplantı yaptılar.

 

Her zamankinin aksine bu sefer Digital Equipments da geri çekilmemeye karar vermişti.

 

O gün akşam Kevin tutuklandı. Yıl 1988 idi.

 

 

Kevin’ın tutuklanışı gazetelere manşet oldu.

 

Haberlerde onun basit bir telefonla nükleer savaşa yol açabileceği, toplum için bir tehdit oluşturduğu işleniyordu.

 

Kevin maksimum güvenliğin sağlandığı bir hapishaneye kondu.

 

Digital Equipments firması Mitnick’in kendilerine verdiği zararın 160 bin dolara mal olduğunu iddia etti.

 

Kevin mahkemede bazı suçlamaları kabul etti, yaptıklarından dolayı özür diledi ve bu tür şeyleri bir daha tekrarlamayacağına söz verdi.

 

Mahkeme onu bir yıl hapis ve altı aylık bir tedavi ile cezalandırdı.

 

İyi hali görüldüğünden, 1990 yılının baharında, cezasının tümünü tamamlamadan hapishaneden şartlı olarak çıktı.

 

Hapishaneden çıktığında karısı boşanmak istedi: Bütün olan bitenden bıkmıştı.

 

Kevin hapisten çıktığı zaman eski arkadaşı Susan ile görüşmeye başladı.

 

Kevin kilo vermişti ve düzenli bir işte çalışıyordu.

 

Susan, sonradan bu döneminde Kevin’ı baştan çıkarmaya çalıştığını söyleyecekti.

 

Onun yatakta nasıl olduğunu merak ediyordu.

 

Ama Kevin’ın bu taraklarda bezi yoktu. Susan vazgeçti.

 

Daha sonra “isteseydim onunla yatardım” diyecekti.

 

FBI, hapisten çıkan Kevin’ın ıslah olduğuna inanmıyordu.

 

Justin Petersen adında eski bir hacker’ı Kevin’ın peşine taktı.

 

Justin, hem Kevin, hem de Roscoe ile ilişkiye geçip onları bilgisayarlara girme konusunda cesaretlendirdi.

 

Üçü birlikte bir çok bilgisayara girdiler.

 

Kevin, Justin’in ajan olduğunu farkedince bir avukata danışıp onunla yaptıkları görüşmeleri teybe kaydettiler.

 

Ama çok geçti.

 

Şartlı salıverme kurallarını ihlal ettiği için Kevin hakkında tutuklama kararı çıkartıldı.

 

Kevin yakalanmamak için kaçmaya başladı.

 

Sürekli şehir değiştiriyor, alışverişini hep nakit paralarla yapıyordu.

 

Bilgisayarlara girme huyundan vazgeçememişti.

 

Gelişen teknoloji ile birlikte bir dizüstü bilgisayar, bir hücresel telefon ve modemle çalışmak yeterli hale gelmişti.

 

İnternet’in yaygınlaşması da ona hizmet ediyordu.

 

Bir yerel İnternet hizmet sağlayıcısına bağlanıyor oradan da İnternet’te yaygın olarak kullanılan Telnet programı ile istediği sisteme bağlanabiliyordu.

 

Bu sırada Digital Equipments firmasına VAX sistemlerinin hatalarını rapor eden İngiliz’le arasında garip bir bağ oluştu.

 

Kevin, İngiliz’in firmaya gönderdiği e-postaların hepsini okuyabiliyordu.

 

Bu e-postalardan ne kadar bilgili bir kişi olduğunu anladığı İngiliz’e karşı hayranlık besliyordu.

 

Bu hayranlığın sonunda kendisini telefonla aramaya bile başladı.

 

Telefon görüşmeleri 2, 3 bazen 4 saat sürüyordu.

 

İngiliz’in FBI ile bağlantılı olarak onu yakalamaya çalıştığını öğrenince büyük hayal kırıklığına uğrayıp bağlarını koparttı.

 

1994’ün son aylarında Kevin Seattle kentindeydi (Microsoft’un da merkezinin bulunduğu Amerika’nın kuzeydoğusundaki bir kent) .

 

Brian Merril adıyla bir hastanede bilgisayar teknisyeni olarak çalışıyordu.

 

Şehrin telekom şirketinin iki dedektifi telefon korsanlığını araştırırken onu buldular.

 

Tarama cihazı ile binasına kadar ulaşıp telefon konuşmasını dinlediler.

 

Kevin karşısındakiyle bir bilgisayar sistemine nasıl girileceğinden konuşuyordu.

 

Ama arama emri ancak birkaç ay sonra çıkarılabildi.

 

Arama yapıldığında da Kevin’ı bulamadılar.

 

Kevin yine kaçmayı başarmıştı.

 

Kaçtığı yer Amerika’nın doğusundaki Raleigh kentiydi.

 

Bu kentte son ve en uzun hapis cezasına çarptırılmasına neden olan işini yapacaktı: Japon kökenli bir Amerikalı olan Tsutomo Shimomura’nın bilgisayarına girmek.

 

Tsutomu Shimomura dünyaca ünlü bir fizikçi olan Richard Feynman’dan ders alan parlak bir astrofizikçi idi.

 

Ama astrofizik onu kesmiyordu.

 

19 yaşında Los Alamos Ulusal Laboratuvarında işlemci mimarisi ve hesaplama yöntemleri üzerinde çalışmaya başladı.

 

Daha sonra San Diego Süper Bilgisayar Merkezinde çalışmaya başladı.

 

Kendini beğenmiş birisiydi.

 

Karşısındaki kişi onun konularından anlamıyorsa Tsutomu için değersizdi.

 

Bilgisayarları çok seviyor ve bilgisayar güvenliği alanıyla yakından ilgileniyordu.

 

Bu özelliği yüzünden Hava Kuvvetlerine ve NSA’e güvenlik konusunda danışmanlık yapıyordu.

 

Bilgisayarına girildiğini farkettiğinde çok şaşırdı, çok bozuldu ve bunu kişisel bir tehdit olarak algılayıp bilgisayarına gireni takip etti.

 

Yakalayana dek.

 

Tsutomu’nun sistemine giren kişi iz bırakmamak için günlük dosyalarını (log files) silmişti.

 

Ama Tsutomu çok önceden tedbirini almıştı: Günlük dosyalarının bir başka bilgisayara düzenli olarak gönderilmesini sağlamıştı.

 

Bu dosyaları bir master öğrencisi inceliyordu.

 

Bu öğrenci normalde hep artması gereken günlük dosyalarının son kopyasının küçülmüş olduğunu gördüğünde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu farketti.

 

Durumu Tsutomu’ya haber verdiğinde Tsutomu kayak yapmaya gidiyordu.

 

Tatilini iptal edip hemen San Diego’ya döndü.

 

Tsutomu’nun bilgisayarlarına saldıran kişi IP spoofing denilen bir tekniği kullanıyordu.

 

Chicago’daki Loyola Üniversitesinden girdiği sanılan birisi, bilgisayarının IP adresini Tsutomu’nun ağındaki bir IP adresi olarak göstermişti.

 

 

Saldırgan bu yolla Tsutomu’nun birçok bilgisayarından düzinelerce dosyayı kopyalamıştı.

 

Tsutomu bu tekniği duymuştu ama gerçekleştirilmesi çok zor olduğu için uygulandığını hiç görmemişti.

 

Tsutomu bilgisayar güvenliği konusunda çalışan kişilerin çoğu gibi Kevin Mitnick’i duymuştu.

 

Kevin’ın arandığını da biliyordu.

 

Saldırganın o olduğundan emin değildi ama araştırmaya hemen başladı.

 

Önce saldırganın neleri çaldığını buldu: Hücresel telefon kodları, Tsutomu’nun e-postalarını ve çeşitli güvenlik araçlarını içeren özel klasörü (home directory) birçok başka dosya.

 

Tsutomu bilgisayarlarındaki güvenlik önlemlerini arttırıp tatiline döndü.

 

Sonraki günlerde Tsutomu, Bruce Koball adında birisi tarafından arandı.

 

Bruce San Francisco’da yaşıyordu ve internet hesabına ayrılan disk alanının Tsutomu’nun dosyaları ile dolduğunu bildiriyordu.

 

Bu alanda Tsutomu’nun yaklaşık 150MB’lık dosyası bulunuyordu.

 

Tsutomu San Francisco’ya uçup İnternet Hizmet Sağlayıcısının merkezine karargah kurdu.

 

Buradan kendi sistemlerine giren kişiyi izlemeye başladılar.

 

Onun klavyede bastığı her tuşu takip edebiliyorlardı.

 

Saldırganın o bölgedeki başka İnternet Hizmet Sağlayıcılarına (ISP) da girdiğini ve o sistemleri de parmağının ucunda oynattığını farkettiler.

 

Karşılarındaki kişi sıradan birisi değildi.

 

Saldırganın aslında yine o yöredeki başka bir ISP’den girdiğini farkedince karargahlarını oraya taşıdılar.

 

Orada saldırganın ISP’nin 26000 müşterisine ait kredi kartı bilgilerini elde etmiş olduğunu gördüler (bu kredi kartı bilgilerinin kullanılıp kullanılmadığı hiç anlaşılamadı).

 

Saldırgan ondan fazla kişinin e-postalarını izliyordu.

 

Bu e-postalar içinde “itni” ifadesini arıyordu.

 

Tsutomu’nun kuşkusu kalmamıştı: Aradıkları kişi Kevin Mitnick’ti.

 

Bu sırada saldırganın aramayı Raleigh’den (ABD’nin öbür tarafı) başlattığı saptandı.

 

Aramalar bir hücresel telefon ve modemle yapılıyordu.

 

Tsutomu tası tarağı toplayıp Raleigh’e uçtu.

 

Orada telekom şirketi Sprint’in bir teknisyeni ile birlikte bir arabaya atlayıp telefon görüşmelerini taramaya başladılar.

 

Otuz dakika içinde Kevin’ın yeri saptandı. FBI’a haber verildi.

 

Kevin’ın kanıtları yok etmemesi için hızlı hareket etmeleri gerekiyordu.

 

Sabahın ikisinde ajanlar kapıyı çaldılar.

 

Karşılarına pijamayla çıkan Kevin’ın ilk sorduğu şey arama belgesiydi.

 

Ajanlar arama belgesini gösterdiklerinde adresin yanlış yazılmış olduğu anlaşıldı.

 

Ama bu, Kevin’ın içeri giren ajanlar tarafından tutuklanmasına engel olamadı.

 

Beş yıl hapishanede kaldı.

 

21 Ocak 2000’de serbest bırakıldı fakat gözetim altında kaldı.

 

Telefon kullanamıyor (annesini araması dışında), bilgisayara el süremiyordu.

 

ABD dışına çıkması yasaktı.

 

Geçimini güvenlik konulu konferanslara katılarak sağlamaya başladı.

 

21 Ocak 2003 yılında üzerindeki kısıtlamalar kaldırıldı.

 

Şu an kurucusu olduğu Mitnick Security Consulting,LLC ‘de çalışıyor.

 

http://www.mitnicksecurity.com/

 

 

Philippe Kahn

Firmasından Kovulan Patron

Turbo Pascal, Sidekick, Quatro Pro, Paradox, Delphi.

Yukardaki ürünler bir zamanlar bilgisayar dünyasının en önemli ürünleri arasındaydı.

 

Bu ürünleri üreten firma Borland firması dünyanın en büyük üç yazılım firmasından birisiydi.

 

Borland’ı kuran, ona damgasını vuran Phillippe Kahn ise bilgisayar sektörünün en önemli kişileri arasında idi.

Şu anda Delphi dışında bu ürünlerin hiçbiri yok.

 

Ürünleri bırakın ortada Borland diye bir firma yok.

 

Phillipe Kahn, kurucusu olduğu Borland’dan kovuldu, firmasının adı Inprise oldu.

 

Inprise, eski güzel günlerini özlemle anan küçük bir firma olarak yoluna ufak ufak devam etti.

 

Sonra da Micro Focus firmasına satıldı.

 

Kahn, Borland sayesinde kazandığı paralarla irili ufaklı birçok şirket kuruyor ama bilgisayar sektöründe eskisiyle karşılaştırılamayacak kadar küçük bir yere sahip.

Peki, kim bu Phillippe Kahn?

 

Nereden geldi?

 

Niçin çok başarılı ve sonra da başarısız oldu?

Phillippe Kahn bir Fransız.

 

Babası eski tüfek bir sosyalist, annesi ise Ausschwitz’den sağ kurtulmayı başaran bir şarkıcı ve film yapımcısıydı.

 

Kahn yeni yetmelik çağlarındayken annesini kaybetti.

 

Kahn, matematik alanında gelecek vaad eden bir öğrenciydi.

 

Üniversitede matematik okudu.

 

Lisansüstü çalışması da matematik alanında idi.

 

Daha sonra bilgisayara ve programlama dillerine ilgi duydu.

 

Zürih’de Pascal programlama dilinin yaratıcısı Niklaus Wirth ile çalıştı.

 

Burada dünyanın ilk kişisel bilgisayarlarından birisi olan Micral için yazılım üreten grupta yer aldı.

Tam bu sıralarda bir kitap okudu, hayatı değişti.

 

Henry David’in Walden adındaki kitabını okuyunca devam etmekte olduğu dünyanın en iyi üniversitelerinden birisi olan Zürih üniversitesini bıraktı

 

Yine kitabın etkisiyle Fransadaki Pirene dağlarına yerleşti; keçi güttü, müzik yaptı, geleceği hakkında düşüncelere daldı.

Yaklaşık bir yıl sonra dağdan indiğinde öğrenimini tamamlayıp matematik öğretmenliğine başladı.

 

Karate çalıştı, siyah kuşak sahibi oldu.

 

Bu arada evlendi.

 

Kazandığı paranın bir kısmıyla kendisine bir bilgisayar aldı: Bir Apple II.

 

Bu sırada Amerikada kişisel bilgisayar devrimi başlamıştı.

 

Kahn bu devrimin bir parçası olmak istedi.

 

Gözünü devrimin merkezi olan Silikon Vadisine dikti.

1982 yılında eşini ve iki kzıını Fransa’da bırakarak, turist vizesiyle San Fransisco’ya geldi.

 

30 yaşındaydı.

 

Cebinde babasından borç aldığı 5000 dolar vardı.

San Jose’de Hewlet-Packard ve benzeri firmalara iş başvurusunda bulunduysa da işe giremedi.

 

Çünkü çalışma izni demek olan yeşil kartı yoktu.

 

Yılmadı.

 

Kendi bilgisayar danışmanlık firmasını kurdu.

 

Firmasının adı Market In Time (Zamanında Pazarlama) idi.

 

Şirketinin kısaltması MIT oluyordu.

 

Bu kısaltma aynı zamanda dünyaca ünlü Massacusettes Institute of Technology adındaki üniversitenin kısaltması idi.

 

Üniversite durumu farkedip itirazlara başladığında Kahn şirketini Scotts Valley’e taşıdı.

 

Şirketi bir araba tamircisinin üzerinde bulunan küçük bir bürodan ibaretti.

 

Şirketinin adını da değiştirmişti.

 

Şirketin yeni adı Borland International idi.

Kahn’ın ufak bürosunda, Borland adıyla ürettiği ilk yazılım Turbo Pascal’dı.

 

Turbo Pascal piyasadaki diğer programlama dillerine göre hem ucuzdu, hem de programcılara editör ve derleyiciden oluşan bütünleşik bir ortam sunuyordu.

 

Kahn bu programın büyük bir başarı kazanacağına inanıyordu ve dönemin en itibarlı bilgisayar dergisi olan Byte’a reklam vermek istiyordu.

 

Ama ufak bir sorunu vardı: Reklam için gereken parayı bulamıyordu.

 

Parayı reklam yayınlandıktan sonra vermek istiyordu.

 

Reklam temsilcisini güç bela ikna etti.

 

Turbo Pascal’ın reklamı Byte’ın arkasındaki küçük ilanlar bölümünde yer aldı.

 

Daha ilk reklamdan itibaren programa yoğun bir istek geldi.

 

Borland’ın ilk yılında Kahn dolar milyoneri oldu.

Turbo Pascal’ı diğer programlar izledi: Sidekick, Quatro Pro, Paradox, Delphi.

 

Borland kısa zamanda dünyanın en büyük üçüncü yazılım şirketi haline geldi.

 

Borland’ın tepe noktası aynı zamanda inmeye başladığı nokta oldu.

 

Kahn, hem özel hayatında hem de iş hayatında yeniliklere gitti.

 

Zenginliğinin tadını çıkarmaya başladı: Bir uçak, saatte 250 km yapabilen bir motosiklet, bir Porsche araba aldı.

 

1990’ların başında eşinden boşandı.

 

Genç bir kızla evlendi (Eski eşinin intikamı korkunç oldu: Kahn’ı kızdırmak için boşanır boşanmaz Kahn’ın can düşmanı Bill Gates ile çıktı).

Şirketi ise ilk başlarda sahip olduğu atılımcı karakterini yitirdi.

 

Piyasaya gerektiğince hızlı olarak yeni, ileri, ucuz ürünler sunamıyordu.

 

Borland bütün alanlarda rakiplerine karşı geriliyordu.

 

Bunu farkettiğinde Kahn iki şey yapmaya başladı: Bunlardan birincisi piyasadaki diğer şirketleri satın almaktı.

 

Örneğin 450 milyon dolara Ashton-Tate firmasını (ünlü dBASE programının yaratıcısı) satın aldı.

İkincisi ise bulabildiği her fırsatta en büyük rakibi olan Microsoft’u, gelişimi engellediği gerekçesiyle Amerikada ve Avrupada yasal organlara şikayet etmekti.

 

Kahn, Borland’ın başarısızlığını Microsoft’un uygulamalarına bağladı.

 

Ona göre Microsoft muazzam parasal gücünü kullanarak fiyatlarında anormal indirimler yapıyor, rakiplerini de indirime zorluyor, rakipleri para kazanamıyorlardı.

 

Kişisel olarak Gates’den nefret ediyordu.

 

Her yerde Gates’in aslında teknik olarak yeterli olmadığını, iyi bir programcı olmadığını söylüyordu.

 

Gates’in buna tepkisi ise “Fuck this guy!” şeklindeydi.

Bu işler sonuç vermedi: Satın aldığı firmaların ürünlerini değerlendiremedi.

 

Microsoft hakkındaki şikayetlerinin arkasından bir şey çıkmadı.

 

Borland inişe geçti.

 

Bu noktada Amerikayı Amerika yapan özelliklerden birisi devreye girdi.

 

1995’in başında, şirketi iyi yönetemediğini gören şirket ortakları tarafından Borland’dan ayrılmaya zorlandı.

 

Ayrılması için yaptığı Saksafon albümünü bile kullandılar.

 

Bu albümü şirket olanaklarıyla yaptığını, suç işlediğini söylediler.

Borland’dan ayrılınca Starfish adında bir şirket kurdu.

 

Bu şirket 1998 yılında Motorola tarafından satın alındı.

Kahn halen Starfish’in genel müdürlüğünü yürütüyor. Starfish ve sahibi olduğu diğer ufak şirketler aracılığıyla Internete telsiz erişim üzerine ürünler geliştiriyor.

 

 

Stephen Wolfram

Diplomasız Dahi

 

 

Stephen Wolfram, Wolfram Research’in kurucusu ve en büyük ortağı.

 

Bilim ve bilgisayar üzerine yazdığı kitapları ve sayısız makalesi var.

 

Ayrıca iki adet de patenti bulunuyor.

 

İlk bilimsel makalesini 15 yaşında yazdı.

 

20 yaşında doktorasını tamamladı.

 

Bizde pek tanınmayan Mathematica programının yaratıcısı.

 

Bu program şu ana kadar 1 milyondan fazla satmış bulunuyor.

 

Bütün bu özelliklerine karşın Stephen Wolfram’ın bir şeyi yok: Lise ve üniversite diploması.

 

“Nasıl oluyor bu?” diye soruyorsanız okumaya devam edin.

 

Stephen Wolfram 1959 yılında Londra’da doğdu.

 

Babası bir işadamı, annesi ise Oxford’da eğitim veren bir felsefeci idi.

 

Sorunlu bir eğitim hayatı yaşadı.

 

Devam ettiği okullara uyum sağlayamadı.

 

İngiltere’nin en itibarlı özel öğrenim kurumu olan Eton’a bir süre devam etti ve burada ilk bilimsel makalelerini yazdı ama mezun olma zahmetine katlanmadı.

 

17 Yaşında Eton’dan ayrıldı ve Oxford’un efsanevi Rutherford Laboratuvarı’na araştırma asistanı olarak girdi.

 

Aynı anda Oxford’a üniversite eğitimi için de kaydoldu ama devamını getiremedi.

 

Çünkü üniversitedeki ilk gününde, bazı ilk yıl derslerine katıldı, bunları “tümüyle berbat” buldu.

 

İkinci gününde bazı ikinci yıl derslerine katıldı, bunları “oldukça berbat” buldu.

 

Üçüncü gününde bazı üçüncü yıl derslerine katıldı, bunları da “çekilmez” buldu.

 

Bir daha da derslere girmeye kalkışmadı.

 

Birinci yılın sonunda sınavlarını kolayca vermesine karşılık Oxford’u bıraktı ve Amerika’ya gitti.

 

Fizik araştırmaları yapmak üzere Chicago yakınlarındaki Argonne Ulusal Laboratuvarları’na girdi.

 

O zamana kadar yayınladığı bilimsel makaleler Richar Feynman ve Murray Gell-Man gibi önde gelen teorik fizikçilerin ilgisini çekmeyi başarmıştı.

 

Her iki fizikçi de, fizikle ilgilenen herkesin gitmeye can attığı Caltech’de (Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü) çalışıyorlardı.

 

Bu iki kişinin önerisiyle, Caltech, bıyıkları yeni terleyen, 18 yaşını henüz aşmış ve lise ya da üniversite diplomasına sahip olmayan bu delikanlıyı master çalışmaları yapmak üzere davet etti.

Stephen Wolfram, Caltech’in herbiri kendi alanında uzman olan ve dünyaca tanınan çalışanlarını da pek beğenmedi.

 

Düş kırıklığına uğradı.

 

Ama burada şaşırtıcı bir hızla makale üretti.

Teorik fizik çalışmaları çok ağır matematiksel uygulamalar gerektiriyordu.

 

Bu yüzden Wolfram bilgisayar alanında da ilerledi ve bir bilgisayar tiryakisi oldu.

 

Bulabildiği her ileri düzey matematik programını sonuna kadar inceliyordu.

 

Özellikle de sembolik manipülatörler alanında uzman oldu.

 

Sembolik manipülatör programları 2+2=4’ün ötesine geçip sembollerle iş yapabilen, örneğin, x2+2×+1 polinomunu (x+1) (x+1) şeklinde yazabilen programlardır.

 

O zamanın en bilinen örneği Macsyma adındaki programdı ve 15 yıldan fazla bir süredir Massachutes Teknoloji Enstitüsünde geliştirilmekteydi.

Wolfram, Macsyma’nın hantal ve karmaşık yapısından rahatsızdı.

 

Caltech yetkililerine, karmaşık matematiksel hesaplamaları yapabilmek için yeni bir program geliştirilmesini önerdi.

 

Bu isteği kurumun yerleşik düzeni tarafından pek hoş karşılanmadı ama yine de bir grup master öğrenicisini biraya getirip, bir yıl içinde, kendi Sembolik Manipülasyon Programı’nı yazabildi.

 

Bu programı yazabilmek için yaptığı tartışmaları ve ve çektiği sıkıntıları Wolfram şöyle özetliyor:

 

“Çok değerli bir şey öğrendim: Eğer insanlar düşüncelerinize gülüyorlar ve projenizin gerçekleştirilemez olduğuna inanıyorlarsa, bu düşünceler ve projeler gerçekleştirilmeye değer şeylerdir.“

Program hemen hemen tamam olduğunda Wolfram, pazarlama amacıyla Computer Mathematics adında bir şirket kurdu.

 

Şirketin kuruluşunda risk sermeyesi şirketlerinden sermaye yardımı aldı.

 

Caltech bu şirketi hiç hoş karşılamadı.

 

Çünkü SMP’yi pazarlama haklarının kendilerinde olduğunu düşünüyorlardı.

 

Wolfram, şirketine sermaye veren kişilerle de pazarlamanın nasıl olması gerektiği konusunda sorun yaşıyordu.

 

Wolfram, her iki grupla da bir dizi yasal mücadele verip her iki alanda da kaybettikten sonra pes etti ve Caltech’den ayrıldı.

Kaliforniya’da bulunan ve Albert Einstein’a da ev sahipliği yapmış bulunan Princeton Ileri Araştırmalar Enstitüsü, çalışanlarına tanıdığı serbestlikle tanınıyordu.

 

 

Wolfram bu Enstitüye geçti. Enstitü’de çalışmalarını sürdürmekte iken başarılı ve genç bilimadamlarına, çalışmalarını özgürce sürdürmeleri için verilen 128.000 dolarlık MacArthur ödülünü aldı.

Birkaç yıldan sonra Wolfram Enstitünün yalıtılmış ve rahat ortamından rahatsız olmaya başladı.

 

Yeni bir başlangıç yapmak için araştırmalara girdi ve kendisine gelen teklifleri değerlendirirken hem geniş bir özgürlük ortamı, hem de daha iyi mali olanaklar sağlayan Illinois Üniversitesini seçti.

 

Burada Kompleks Sistemler Araştırma Merkezini kurdu.

 

Kompleks Sistemler adıyla akademik bir dergiyi de yine burada yayınlamaya başladı.

Wolfram, Mathematica’nın temellerini de burada atmaya başladı.

 

Daha sonra Wolfram Research şirketinin çekirdek kadrosunu oluşturacak olan kişileri yavaş yavaş çevresinde toplamaya başladı.

 

Risk sermayesi ile ilerde bir sorun çıkmasın diye de bütün işi kendi cebinden finanse etmeye karar vermişti.

 

İşi kurarken ne kadar para harcadığı sorusuna Wolfram şu yanıtı veriyor: “Ne tam miktarı biliyorum ne de söylemek istiyorum.”

 

Başlangıç olarak 500.000 dolara yakın bir para harcadığı söylenebilir.

 

Bu rakam Wolfram’ın o zamanlar çok zengin bir kişi olmasa da parasızlık çeken birisi de olmadığını gösteriyor.

 

Kazandığı ödüller ve Bell Labs, Los Alamos Ulusal Laboratuvarı ve Thinking Machines gibi firmalara yaptığı danışmanlıklar ile şirketinin başlangıç finansmanını rahatlıkla sağlayabildi.

 

Silikon Vadisinden uzak olduğu için yetenekli kişileri çok daha ucuza bulabiliyordu.

 

Başlangıçta yaklaşık 25 kişilik bir kadrosu vardı.

 

Kadrosunun önemli bir bölümü kendisi gibi Illinois üniversitesinde kadrolu öğretim üyeliği yapan kişilerden oluşuyordu.

Wolfram gece gündüz çalışarak Mathematica’nın çekirdek kısmının büyük bölümünü yazdı.

 

Program yaklaşık bir milyon satırdan oluşuyordu ve C ++ ile yazılmıştı.

Mathematica iki kısımdan oluşuyordu: Asıl işlemleri yapan bir çekirdek kısım ile kullanıcı ile etkilişimi sağlayan kullanıcı arabirimi.

 

Yalnızca kullanıcı arabirimini değiştirerek ve çekirdek kısmını sabit bırakarak programın değişik platformlarda çalışabilmesini sağlıyordu.

 

Program değişik platformlarda çalışabiliyor ama iyi bir konfigürasyon gerektiriyordu.

 

Örneğin, Macintosh versiyonu en az 2 MB bellek gerektiriyor ve 4 MB’da iyi çalışıyordu.

 

IBM RT‘lerde ise en az 8 MB bellek gerektiriyordu.

 

Bu rakamların Mathematica’nın piyasaya çıkarıldığı yıl olan 1988 için ne kadar fazla olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

Mathematica, IBM RT ve Mac’ler dışında aralarında Next’in de olduğu yaklaşık 20 değişik platformda çalışıyordu.

 

Zaten Mathematica’nın isim babası da Apple’ın ve Next’in kurucusu Steve Jobs idi.

 

MS-DOS işletim sistemlerinde ise kullanılamıyordu, çünkü bu makinalarda programların kullanabilmesi için 640 KB’dan fazla bir bellek kalmıyordu.

Mathematica program olarak piyasaya sürülmeden önce programın kullanılışını ve mantığını anlatan Mathematica adlı kitabı yazıp piyasaya çıkartmıştı.

 

Kitap 10.000 adetlik ilk baskısından üç ay sonra ikinci baskı yaptı.

 

Kitabın kapağı Wolfram’ın kişiliğini de yansıtıyordu: Stephen Wolfram’ın adı kitabın kapağında ve içinde büyük puntolarla yazılırken programın geri kalan yedi mimarının adları çok daha küçük harflarle basılmıştı.

 

Benzer bir durumu www.wolfram.com adresindeki web sitesinde de görebilirsiniz. Sitede Mathematica’dan daha çok Stephen Wolfram hakkında bilgi var.

Bu aşamada Wolfram bilgisayar üreticileriyle ilişkiye geçerek programını onların sistemleriyle birlikte doğrudan ya da bir seçenek olarak pazarlamaya uğraştı.

 

Programını Mac’lerle birlikte vermelerini sağlamak için Apple’a baş vurduğunda soğuk karşılandı ve Apple’ın yazılım firması olan Claris ile görüşmesi söylendi.

 

Claris’de ise daha da soğuk karşılandı.

 

Programına bakmak istemediler bile.

 

Sonuç olarak Mathematica’nın Mac versiyonunu doğrudan ya da bazı toptancılar aracılığı ile satmaya başladı.

 

Apple’ın daha sonra içine düştüğü kötü durumun köklerinin ne kadar gerilerde olduğunu bu örnekten görebiliyoruz.

Wolfram, bilgisayar üreticilerinin yanısıra AutoCAD’in üreticisi AutoDesk gibi bazı yazılım firmaları ile de ilişkiye geçti.

 

Bu firmalar Mathematica’yı programlarının arka planında, kompleks matematik işlemleri yapmak için kullanacaklardı.

 

Ayrıca bazı finansal yazılım üreticileri de aynı amaçla Wolfram’la anlaştılar.

Mathematica’nın en çok kullanıldığı yerlerden birisi eğitim alanı oldu.

 

Mathematica sayesinde zor kavranılan integral, türev ve benzeri kavramlar çok daha kolay bir şekilde anlaşılır oluyordu.

 

İlkönce Amerikan üniversitelerinde, sonra da liselerinde Mathematica sayesinde matematik derslerinin zevkli geçmesi sağlandı.

 

Umarız Mathematica bu niteliğiyle birgün Türk okullarında da kullanılmaya başlanır.

Yukarda verdiğimiz bilgilere bakarak Wolfram’ın iş hayatında pek de başarılı olamayacağını düşünbebilirsiniz.

 

Ama sergilediği tüm uyumsuz ve insan sevmez tavırlarına karşın iş hayatının nasıl olması gerektiğine ilişikin olarak doğru düşünceleri var.

 

Örneğin, iş hayatında başarılı olmanın birinci şartının doğru insanları doğru bir şekilde çalıştırmak olduğunu düşünüyor.

 

Çalışanlarını daha iyi motive edebilmek için şirket hisselerinin yüzde 20’sini çalışanlarına devretmiş.

 

Bu sayede şu anda sayıları 200’ü bulan çalışanlarını verimli bir şekilde çalıştırabiliyor.

90’ların başında şirketi daha da olgunlaştırmak, büyütmek ve geliştirmeye çalışmak ile akademik çalışmalarına devam etmek arasında seçim yapması gerekmiş.

 

“Dünya değişirken iş hayatında yaşanacak bir durağanlığın şirketin sonunu getirebileceğini” düşündüğü için tercihini şirket yönünde kullanmış ve şirketini yeni baştan düzenlemiş.

 

Şirketinin yönetiminde yer alabilecek kişileri seçmek için prestijli üniversitelerin iş idaresi bölümlerinden mezun olan kişilerle görüşmüş ama bu öğrencilerin sorularına hep benzer yanıtları verdiğini görünce çok şaşırmış ve şuna karar vermiş:

 

“Bizde yönetici diye bir şey yok. Herkes her işi yapacak.”

 

Halen programının dökümanlarını Wolfram kendisi yazıyor.

 

Bu şekilde de programını daha iyi tanıdığını söylüyor.

 

Şirkete bir idareci almak gerektiği zamansa teknik kökeni olan ama iş idaresi eğitimi de almış kişileri tercih ediyor.

Son olarak da yöneticilik anlayışında da büyük bir devrimi gerçekleştirdiğini, şirketi uzaktan yönettiğini söylüyor:

“Şirketten 160 km uzakta oturuyorum. Oraya haftada birkaç gün gidiyorum ve işleri elektronik posta ile idare ediyorum. Hergün ortalama 400 mesaj alıyorum.”

Wolfram çalışanlarını oldukça serbest bırakıyor ve Mathematica’ya katkı yaptıkları sürece geliş-gidiş ve çalışma saatlerini belirleme işini kendilerine bırakıyor.

 

Robert Noyce

Tümleşik Devrelerin ve Mikroişlemcilerin Babası

 

 

 

Robert Noyce, dünyanın en başarılı bilgisayar donanım firması olan Intel’in kurucularından birisi.

Robert Noyce 1927 yılında Iowa eyaletinde doğdu.

 

Babası papazdı. Büyükbabası ve büyükbüyükbabası da papazdı.

 

Ama Noyce papaz olmayı düşünmüyordu.

 

Daha çok öğretmen olmayı planlıyordu.

 

Tekniğe ve mekaniğe karşı ilgisi büyüktü.

 

Gençliğinde hurdaya çıkmış bir çamaşır yıkama makinesinin benzinli motorunu bisikletine monte etmeyi başarmıştı.

 

Bisiklet sürerken üşüyen ellerini ısıtmak içinse bir araba aküsü ve yandığında çık ısı yayan bir ampül kullanıyordu.

 

Abisi ile birlikte Popular Science dergisinde gördükleri planları kullanarak küçük bir uçak bile yapmışlardı.

Parlak bir okul hayatı vardı.

 

Lise sondayken yakınlarındaki bir üniversitenin birinci yıl fizik derslerini de alıyordu.

 

Üniversiteye girdiğinde de başarılı bir öğrenim görürken yüzme takımında yarışıyor, bir radyo istasyonunda piyeslerde rol alıyordu.

 

1949 yılında hem matematik hem fizik bölümlerinden mezun oldu.

Üniversitenin sol sınıfında transistör ile tanıştı.

 

Transistörün teknolojik olarak önemli bir rol oynamasına daha çok vardı ama o geleceğin transistörde olduğunu farketti.

Doktorasını, ünlü Massachutes Teknoloji Enstitüsünde (MIT), fiziksel elektronik dalında yaptı.

 

Doktora bitiminde, 1953 yılında evlendi.

Doktorasını tamamladığında IBM, RCA, AT&T gibi prestijli firmalardan iş teklifi aldı ama çalışmak için Philco firmasını seçti.

 

Çünkü Philco transistörlerle ilgileniyordu.

Philco’da geçirdiği üç yıldan sonra transistörü icat eden William Shockley’den iş teklifi aldı.

 

Shockley o sıralarda Nobel almak üzereydi, konusunda bir otoriteydi ve konuyla ilgili herkes onunla çalışmak için can atıyordu.

 

Noyce ve karısı iki çocuklarını da alarak Shocklye’in yanına, Silikon Vadisine, göç ettiler.

Shockley piyasada daha fazla kullanımını sağlamak için tansistörü ucuza üretmeyi planlıyordu.

 

Bunun için Silikon Vadisinde özel bir laboratuvar kurmuştu.

Ama Noyce’un hevesi kursağında kaldı.

 

Shockley pek normal birisi değildi.

 

Hiçkimseye güvenmiyor ve teknik sırlarının çalınacağından korkuyordu.

 

Bu yüzden sürekli olarak çalışanları kontrol ediyor, onları sürekli gözetim altında tutuyordu.

 

Hatta bazı kişileri yalan makinesine soktuğu ve bazı psikolojik testlere tabi tuttuğu bile söyleniyordu.

 

Laboratuvardan bir iş de çıkmıyordu.

Sonunda, 1957 yılında Noyce ve yedi arkadaşı ayrılıp kendi firmalarını kurdular.

 

Firmalarının ismi Fairchield idi.

 

Robert Noyce 30 yaşındaydı.

Fairchield iki katlı bir depo eskisinde kuruldu.

 

Ama burada kısa zamanda dünyanın iyi yarıiletken laboratuvarını oluşturdular.

1958 yılının sonlarında Fairchield büyük elektronik firmalarına transistör satar duruma geldi.

 

Elektronik firmaları, çok yer kaplayan vakum tüpleri yerine transistör kullanarak ürünlerinde devrim yaptılar.

 

Ama transistöre dayanan bir bilgisayar fikri halen pratiklikten uzaktı.

Noyce, 1959 yılında transistörü yaygınlaştırmak için, bir devreyi oluşturan herşeyi, yani dirençleri, kapasitörler, transistörleri ve iç bağlantıların hepsini aynı silikon üzerine yerleştirmeyi planladı.

 

Elektrik sinyalleri silikonun üzerinde ince bir film tabakası şeklinde gerçekleştirilen yollarla aktarılacaktı.

 

Altı ay önce Texas Instruments’dan Jack Kilby de benzer bir düşünce geliştirmişti.

 

Ama onun önerisinde yonga üzerindeki elemanlar çok ince altın yollarla birbirlerine bağlanıyordu.

 

Üstelik bu yolları elle bağlamak gerekiyordu.

 

Noyce’un çok daha pratik olan önerisi onun tümleşik devrenin babası olarak adlandırılmasını sağladı (Bu arada Texas Instruments ile Fairchield patent konusunda anlaşamadılar ve 10 yıl sürecek bir hukuk savaşına giriştiler. Sonunda da anlaşmaya vardılar.)

Küçük, kişisel bilgisayar çağını mümkün kılan şey transistör değil tümleşik devrenin bulunuşu oldu.

 

Noyce “Ilk başlardan beri tümleşik devrelerin ana kullanım amacının bilgisayarlar olduğunu düşündüm” diyor.

 

Ama 1960’ların başında hiçkimse, Noyce dahil, tümleşik devrenin nereye kadar gideceğini hesaplayamıyordu.

 

“Bilgisayarın maliyetinin milyonlarca dolardan yüzbinlerce dolara inebileceğini görebiliyorduk. Ama bin dolara bir PC-yok bu kadarını düşünmüyorduk doğrusu.”

Tümleşik devrenin tutunması yavaş oldu.

 

Fairchield’ın ilk yongası 1960 yılında piyasaya sürülen bir flip-flop devresiydi.

 

Üstünde dört transistör ile 2 direnç vardı ve fiyatı 120 dolardı.

 

Fiyatının yüksekliği yüzünden siparişler yalnızca ordudan ve NASA’dan geliyordu.

 

Ama yonga üretim teknikleri geliştikçe fiyatlar düştü.

 

1964’e kadar 100 transistörlük bir devrenin fiyatı 50 dolarlara düşmüştü ve bu devreleri kullanan bilgisayarlar piyasaya sürülmeye başlanmıştı.

Fairchield piyasadaki en yetenekli insanlar için yol gösterici bir niteliğe sahipti.

 

Bu alana yatırım yapmak isteyen risk sermayedarları sayesinde Fairchield bir firma üretim merkezi oldu.

 

1960 ile 1968 yılları arasında en az sekiz firma Fairchield’dan ayrılan kişilerce kuruldu.

 

Noyce bunu şöyle açıklıyor: “Biz en parlak, en hırslı, en yetenekli insanları çalıştırdık. Onlar da şöyle düşündüler: Eğer patronlarımız yapabiliyorsa biz niye yapamayalım? Böylece birçok firma türedi.”

 

Bütün bu ayrılmalar ve ayrılanların yarattığı rekabet yüzünden Fairchield kötü bir duruma düştü ve ilkönce Schlumberger firmasına, sonra da rakibi National Semiconductor’a satıldı.

Fairchield sektörün en parlak firmalarını kuran yetenekli insanlar için bir bakıma okul oldu.

 

Bu okuldan ayrılanlar birçok teknik ve idari bilginin yanısıra, şirket kültürünü de yanlarında götürdüler.

 

Fairchield’ın şirket kültürü entegre devreden sonra Noyce’un ikinci büyük icadıydı.

 

Bu kültür eşitlikçi ilkelere dayanıyordu.

 

Noyce “Hiçbir zaman yukardan aşağıya empoze edilen bir otorite sorunu olmadı.” diyor.

“Otorite, aşağıdakiler tarafından kabullenilen, onaylanan bir otorite idi.”

Çalışan kişiler eşit haklara sahiptiler.

 

Örneğin, yöneticilerin ayrı bir park yeri, büyük çalışma odaları ve ayrı bir yemek salonları yoktu.

 

Burada mevkilerin değil düşüncelerin önemi vardı.

 

Tümleşik devreleri daha iyi bir şekilde üretmek için bir çözüm bulan yeniyetme bir mühendis bile bu organizasyon içinde çabucak yükselebilirdi.

 

Yapmaları gereken tek şey bir toplantıda kalkıp düşüncelerini belirtmekti.

 

Noyce’un kapısı da bu türlü mühendisler için herzaman açıktı.

 

İsteyen herkes istediği kadar sorumluluk ve yükümlülük alabilirdi.

Ama bu yüksek teknoloji cennetinin de sorunları vardı.

 

En yetenekli insanların pıtırak gibi çoğalan diğer firmalara geçmeleri şirketi yaralıyordu.

 

Üstelik yonga üretiminden elde edilen karlar şirketin diğer diğer faaliyetleri tarafından yutuluyordu.

 

Noyce şirket yönetimine terfi ettiğinde şirketin diğer yöneticilerinin yalnızca kendi çıkarları için çalıştıklarını daha rahat görebildi.

 

Yönetimin getirdiği yüklerden de iyice bunalınca 1968 yılında ayrılıp başka bir şirket kurdu.

 

Bu yeni şirketteki ortakları Fairchield’ı birlikte kurdukları Gordon Moore ve Fairchield’ın yonga üretim uzmanlarından birisi olan Andy Grove idi.

 

Kurdukları şirketin adı Intel’di.

Mikroyongaları büyük miktarlarda ve ucuza üretme gibi çok kaba bir düşünceleri dışında ciddi bir iş planları yoktu.

 

11 Yıl önce Fairchield’ı kurarken kendilerine mali destek sağlayan ve şu anda önde gelen bir risk sermayedarı olan Arthur Rock’a başvurdular.

 

Noyce ve Moore’un her biri 245.000 dolar koydular.

 

Rock ise şirketi aracılığıyla 2.5 milyon dolar, kendi hesabına da 100.000 dolar koydu.

 

Rock “Fairchield’ı kuranlar bunlardı. Şimdi niye bir daha başaramasınlar diye düşündüm” diyor.

 

Böylece şirketin mali işlerini halletmiş oldular.

Şirket üç kişi tarafından yönetiliyordu.

 

Noyce genel müdürdü, Moore genel müdür yardımcısı, Grove ise işletme müdürüydü.

 

Yeni şirketin hedefi Fairchield’ın hiç ilgilenmediği bilgisayar belleği alanıydı.

O zamana kadar bilgisayarlar çekirdek bellek teknolojisini kullanıyorlardı.

 

Veriler küçük seramik yuvarlak çekirdeklerde saklanıyordu.

 

Bu yuvarlakların içlerinden geçen tel sargılardaki elektrik sinyali ve yarattıkları manyetizasyon yardımı ile 0 ve 1 değerleri gösteriliyordu.

 

Noyce ve Moore, bu çok yer kaplayan ve pahalıya mal olan bellek çeşitinin yerini silikona kaptırmasının an meselesi olduğunu düşünüyorlardı.

 

Bu alanda ne kadar ileri giderlerse bellek piyasasının gelişiminden o kadar fazla pay alacaklarını hesaplıyorlardı.

İki yıl içinde Intel 1000 bitlik RAM’i piyasaya sürdü.

 

Bu RAM, sektörün ilk çekirdek bellek fiyarına yaklaşan yarıiletken bellek devresi idi.

 

Intel çekirdek belleği piyasadan silip atan, teknoloji lideri bir şirket konumuna yükseldi.

 

1973’e kadar satışları 66 milyon dolara, çalışan sayısı 2500’e ulaşmıştı.

 

Bir yıl sonra satışları ikiye katlandı.

O sıralarda Intel’de ve dolayısı ile tüm yarıiletken sektöründe çığır açan bir olay meydana geldi.

 

Busicom adındaki bir Japon şirketi yeni bir elektronik hesap makinesi için Intel’le temasa geçti.

 

O zamana kadarki uygulama, istenilen özelliklere uygun bir hesap makinesi yongaları takımı yapmak ve bunları bir baskılı devre üzerine monte etmekti.

 

Ted Hoff adındaki genç bir Intel mühendisi bu yaklaşımın tersine, üretilmesi daha kolay olan ve başka işlerde de kullanılabilecek, programlanabilecek genel bir merkezi işlem birimi tasarlamanın daha ucuza mal olacağını hesapladı.

 

Hesap makinesi için gereken programlar yalnızca-okunur belleklerde (ROM) saklanacaktı. Böylece mikroişlemci doğdu.

Intel’in pazarlama bölümü dört bitlik bu yeni devre konusunda ikiye bölündüler.

 

Bir kısmı bu işlemci için pazarın çok küçük olacağını iddia ediyordu.

 

Bu işlemciyi kulanacak minibilgisayarların yıllık satışı 20.000 civarında idi.

 

Bu pazarın tümü bile Intel için oldukça küçük kalıyordu.

 

Ama pazarlamanın diğer kısmı ve en önemlisi Noyce böyle düşünmüyordu.

Noyce “Korkunç heyecanlandım ve önerinin üzerine atladım” diyor.

 

“Gidebileceği yere kadar gitmeye karar verdik.”

 

İlk mikroişlemciyi gerçekleştiren Ted Hoff, pazarın belirsizliğine karşın kendisini destekleyen Noyce’un işlemcinin kaderini belirlediğini söylüyor.

 

“Daha az yürekli bir yönetici böyle bir işe girişmezdi. Noyce, yapmaya çalıştığımız şeyin genel geçer bir ürün olacağını ve masraflı özel devreler yerine kullanılabileceğini görüyordu.”

Her ne kadar çağdaşlarından çok daha ileri görüşlü olsa da Noyce PC’nin gelişimini tahmin edememişti.

 

“Bu bizim en büyük hatamızdı” diyor.

 

Noyce ve diğer Intel çalışanları PC’yi bir hobi eşyası olarak görmüşlerdi.

Yine de IBM sayesinde PC işine girdiler.

 

8088 kodlu işlemcileri IBM’in 1981 yılında çıkan ilk PC’sinin mikroişlemcisiydi.

IBM’in mikroişlemci için Intel’i seçişi bir dönüm noktası oldu.

 

Bugün sektörün en karlı, en sağlıklı donanım firması oluşlarını biraz da buna borçlular.

 

Eğer böyle bir seçim olmasaydı 8088 gibi ticari pazarda pek de başarılı olmayan bir ürünle, yerlerini Zilog ve Motorola gibi çok daha iyi ürünler üreten firmalara kaptıracakları muhakkaktı.

1979 yılında, Intel’in satışları 650 milyon dolara ulaştığında Noyce günlük işlerden sıyrılmaya karar verdi ve genel müdürlük koltuğunu bıraktı.

 

Başka şeyler yapmak istiyordu.

1980’ler boyunca endüstrinin sözcüsü oldu.

 

Bu zaman zarfında araştırma-geliştirme faaliyetlerinin vergiden muaf tutulması ve Japon endüstrisine karşı yaptırımlar uygulanması gibi işlerle uğraştı.

 

Bu konularda da kendince başarılı oldu ama bu çabalar bellek ürünleri konusunda Japon firmalarının üstünlüğünü yok etmeye yetmedi.

 

Amerikan bellek üreticilerinin çoğu işi bıraktılar.

 

Intel ise, Andy Grove’un “Yalnızca Paranoyaklar Ayakta Kalır” kitabında da belirttiği gibi, en iyi olduğu işte yoğunlaşmaya karar vererek, yani işlemcilere dönerek bu badireyi atlattı.

 

Sağlıklı firmaların yapay önlemler, yüksek gümrük duvarları, kotalar vb. ile uğraşmak yerine iyi oldukları işlerle uğraşmalarının doğru olacağı düşüncesi bir kez daha doğrulandı.

 

Noyce birçok firmalarüstü kuruluşta görev aldı, birçok firmanın ve okulun yönetim ve danışma kurullarında bulundu.

 

Ayrıca ikinci kez evlendi ve yeni eşiyle birlikte sahip olduğu servetin tadını çıkardı: Uzun yolculuklar, kayak, dalgıçlık vb.

Yaşamının son yıllarını Japon firmalarına karşı Amerikan endüstrisine rekabet gücü sağlamayı amaçlayan Sematech projesi ile geçirdi.

 

Birçok firmanın ortak girişimi olan ve hükümet tarafından da desteklenen bu projenin başkanlığını yürüttü.

 

Bu projenin de işe yarar bir sonucunun olduğunu göremeden 1990 yılının Haziran ayında öldü.

Intel 1991 yılında Noyce’un adını yaşatmak için bir fon oluşturdu ve Noyce’un bağlantılı olduğu öğrenim kurumlarında okuyan öğrencilere burs vermeye başladı.

 

Robert Tappan Morris

Yarattığı Virüs ile Internet’i Felç Eden Adam

 

 

“Bu solucanı ortaya çıkardıktan sonra hiç onu kontrol olanağınız oldu mu?”

 

Mahkeme salonunda sanık sandalyesinde oturmakta olan genç adam savunma avukatının bu sorusuna şöyle yanıt verdi:

“Hayır. Onu ortaya çıkardıktan sonra hiçbir ilişkim kalmadı. Onu kontrol edemezdim. Harekete geçtikten sonra başına buyruk davranıyordu.”

Robert Tappan Morris; 1988 yılında Internet’e bağlı 60.000 kadar bilgisayarın yaklaşık 6.000’inini, ürettiği solucan yazılımı ile çökerten bu genç adam, şimdi gazeteciler ve TV kameralarıyla ağzına kadar dolu olan mahkeme salonunda ifade veriyordu.

 

(Solucan: Bir bilgisayar virüsü çeşiti. Normal virüslerin tersine, herhangi bir programa bağlanmadan kendi başına da iş görebilen ve çoğalabilen programlar)

Dinleyici sıralarının en önünde, elinde “Roma Tarihi” adında bir kitap bulunan bir adam oturuyordu.

 

Adamın giysileri eski, sakalı dağınıktı.

 

Ama bu kişi, bilgisayar güvenliği ve kriptoloji (şifreleme) konusunda uluslararası üne sahip bir uzman ve Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansının üst düzey bir programcısıydı.

 

Bu kişinin adı Robert Morris idi; sanık sandalyesindeki genç Morris’in babası.

“Derslerden bıkkınlık getirmiş bir master öğrencisinin işi bu.”

 

Oğlu dünyanın en güçlü ve etkili solucanını üreten baba Morris’in The New York Times’a yaptığı açıklama bu şekildeydi.

 

Genç Morris gerçekten de master programından sıkılmış görünüyordu.

 

Solucanın piyasaya çıkışından iki hafta önce kendisini ziyaret eden çocukluk arkadaşı Peter McIlroy şöyle diyordu:

 

“Bazı derslerden hoşlanmış, diğerlerindense hoşlanmamıştı. Bazılarından tümüyle nefret ediyordu.”

 

Ama Morris’in vaktini kötü geçirdiği de söylenemezdi; dağcılıkla uğraşıyor, hokey oynuyordu.

 

Bir arkadaşı “Bir bilgisayar virüsü yazmak üzere olduğuna dair hiçbir işaret yoktu.” diyordu.

 

Belki de vardı.

 

Kendisi gibi bilgisayarlara düşkün olan arkadaşı McIlroy bir keresinde Unix işletim sisteminin ne kadar güvenilir bir sistem olduğundan söz etmişti.

 

Morris’in tepkisi şiddetli olmuştu:

“Hayır! Sistem, güvenlik bakımından inanılmaz derecede zayıf. Güvenlik sisteminde ne kadar çok boşluk olduğunu bir bilsen!”

 

McIlroy arkadaşının tepkisinden etkilenmişti: “Bu boşlukların hiçbir zaman doldurulmayacağını bilmek onu kahrediyordu.”

Bütün herşey bu kadar basit miydi?

 

Bütün bu olan biten, derslerden sıkılmış bir öğrencinin yaptıkları olarak açıklanabilir miydi?

 

Acaba bu solucan bütün dünyaya bilgisayar güvenliği konusunda iyi bir ders vermeyi amaçlayan iyi niyetli ama kötü sonuçlanan bir girişim miydi?

 

Yoksa bu, yine bilgisayar güvenliği konusunda baba Morris’in de dahil olduğu gizli ve devlet tarafından planlanan bir deneme miydi?

 

Yoksa sürekli babasının gölgesinde yaşamak zorunda kalan bir oğlun bir çeşit isyanı mıydı?

Biz şimdi yukardaki spekülasyonları bir kenara bırakıp Robert Tappan Morris’in geçmişine bir göz atalım.

 

1970’lerin başında Bell Laboratories, Unix işletim sistemini tasarlarken bu yeni sistemi güvenlik önlemleriyle donatan kişi baba Morris idi.

 

Baba Morris’in çalışmaları sayesinde, ilgisiz ve kötü niyetli kişilerin sisteme süper kullanıcı (sistem kaynakları üzerinde en geniş yetkilere sahip kullanıcı) yetkisi ile girişi zorlaştı.

 

Morris sürekli olarak en sıkı güvenlik önlemlerinin nasıl aşılacağını araştırıyordu.

 

Yeterli önlemleri alabilmek için en kötü niyetli kişilerin mantığını izlemek gerekiyordu.

 

Çünkü nasıl korunacağını bilmek için nasıl yok edileceğini bilmek gerekiyordu.

İlkönce Bell, sonra da diğer şirketler sistemlerini incelemeleri ve açıklarını ortaya çıkarması için Morris’e bilgisayar merkezlerini açtı.

 

1980’lere gelene kadar baba Morris tanınmış bir şifreleme ve güvenlik uzmanı olmuştu.

 

Çalışmalarının sonucu olarak Baba Morris 1986 yılında ünlü Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) Bilgisayar Güvenliği Merkezi’nin müdürlüğüne atandı.

Şimdi tekrar genç Morris’e dönelim.

 

Morris dört yaşında okumaya başladı.

 

Kağıttan arabalar, dosya kutuları ve çeşitli modeller yapmaya bayılıyordu.

 

Dokuz yaşındayken Scientific American adlı bilim dergisinden yığınlarla okumuş durumdaydı.

 

Babası amatör telsiz lisansına sahipti.

 

Oğlu, telsiz de dahil olmak üzere elektronik aletleri parçalayıp yeniden bir araya getirmeyi öğrenmişti.

 

Birkaç yıl içinde okuma konularına klasikler, tarih, ekonomi, politika ve bilim-kurguyu dahil etti.

Evlerinin alt katında, başka hiçbir makineye benzemeyen bir makine vardı.

 

Bu makine bir bilgisayar terminaliydi.

 

Bell Laboratories’in seçkin ve üst düzey bir çalışanı olarak evinde terminal bulundurabilen az sayıdaki kişilerden birisiydi babası.

Başlarda Morris ve iki kardeşi bu makineyi kullanabilmek için sıraya giriyorlardı.

 

Ama kısa zamanda Morris dışındaki kardeşler makineye karşı ilgilerini kaybettiler.

 

Yalnız Morris büyük bir hevesle makineyle ilgileniyordu.

 

Altıncı sınıfa gelene kadar kullandığı işletim sisteminin bazı boşluklarını keşfetmişti bile.

Bir-iki yıl içinde karmaşık ve büyük Unix işletim sistemi içinde rahat edebileceği bir duruma gelmişti.

 

Arkadaşlarıyla birlikte oynamak için çok kullanıcılı oyunlar ve oldukça karmaşık bir Unix arabirimi yaratmıştı.

 

Hemen her gün okul dönüşü bilgisayarın başına geçiyor ve sürekli olarak Unix işletim sistemini inceliyordu.

 

Bir başka Bell çalışanının kızı olan kız arkadaşı ile terminal aracılığıyla görüşüyor ve aşk mektuplarını bilgisayar üzerinden gönderiyordu.

Daha o sıralarda arkadaşı Peter’a bir terminalden giriş yapmak yoluyla Bell’in bilgisayar ağına bağlı bir başka bilgisayarın izinli kullanıcısı gibi görünmenin yollarını göstermişti.

 

Bulduğu boşluğu bir süre kullandıktan sonra düzeltti.

 

Bell çalışanları bundan çok etkilendiler.

1982 yılında Unix işletim sisteminin güvenlik önlemlerini sıkılaştırma konulu bir konferans verdi.

 

1983 Ocağında ise ilk bilimsel makalesini yazdı: “Berkeley Unix’inde Bir Güvenlik Kaçağı”.

 

Bu sıralarda Bell’de part-time çalışmaya başladı.

 

Unix’in yaratıcılarının hemen yanı başında çalışıyor ve onların yanında sistemdeki boşlukları saptayıp çareler öneriyordu.

Bilgisayar güvenliği konusunda babası ile derin sohbetlere giriyordu.

 

Arkadaşları birçok ipucunu babası yardımı ile elde ettiğini düşünüyorlar.

 

Babası oğlunun programcılığını geliştirmek için ona program ödevleri veriyordu.

Harvard’da bilgisayar bilimleri bölümünde master yapmaya başlayan Robert’in, gerçek mi uydurma mı olduğu bilinmez ama ilk vukuatı bilgisayar sistemini daha gelir gelmez çökertmek olmuş.

 

Burada bilgisayar sistemlerine giriş için kullandığı RTM rumuzu ise bilgisayar çevrelerinde ve arkadaşları arasında kısa zamanda ikinci adı haline gelmiş.

Okulun bilgisayar bölümü sorumlusu tarafından farkedilip işe alınan RTM zamanının çoğunu bilgisayar başında geçirmeye başladı.

 

Bilgi sahibi olduğu konular çok genişti:

Unix, bilgisayar ağları, donanım, grafikler ve birkaç programlama dili.

 

Bir sorunu çözmesi gerekteğinde bulunduğu odayı uzun süre arşınlıyor ve çözüm kafasında belirdiği zaman bilgisayar başına geçip çalışıyordu; ara vermeden, başka bir şey yapmadan, hatta yemeğe bile çıkmadan.

 

Arkadaşları onun kendinden geçmiş bir halde, kendisine seslenildiğinin bile farkında olmadan çalıştığını söylüyorlar.

RTM’in yaptığı herşey ille de bir problem çözmeye yönelik değildi.

 

Arkadaşlarına oyun oynayıp sisteme girdiklerinde garip mesajlar almalarını sağlamak da yaptığı işler arasındaydı.

 

Sisteme girildiğinde “İmdat! VAX 750 içinde hapis kaldım” şeklinde mesajlar alan arkadaşları mesajların sahibini kolayca tahmin edebiliyorlardı.

 

Bazen de onların çalışmalarını kesip muzip zorular sorarak sinirlerini bozuyordu.

İki yıl sonra, halen Harvard’da öğrenimini sürdürürken Ulusal Bilgisayar Bilimleri Güvenlik Merkezinde ve Donanma Araştırma Laboratuvarında bilgisayar güvenliği konusunda konuşmalar yapıyordu.

 

Tatillerde ise çeşitli şirketler hesabına çalışıyordu.

 

Ama bu çalışmalar sırasında, bilgisayar güvenliği konusunda çocukluğundaki Bell Laboratories kadar duyarlı davranılmadığını farketti.

 

Bir güvenlik açığı yakaladığında şirketler ya hiçbir şey yapmıyor ya da hatayı aylar sonra düzeltiyorlardı.

1985 yılında aldığı derslerin hepsinde başarı gösteremedi.

 

Bu yüzden derslere ara verip bir bilgisayar şirketinde çalışmaya başladı.

 

Ertesi yıl okula dönüş yaptı.

 

Bir süre sonra da ünlü solucanı tasarlamaya başladı.

Interneti felç eden solucandan bir süre önce, RTM, yaklaşık 600 km’lik bir mesafeyi aşıp arkadaşı Paul Graham’ı ziyaret etti.

 

“Unix içinde büyük bir delik saptamıştı ve bunu birisine anlatması gerekiyordu.””

 

Arkadaşı Paul, Robert’ın ruh halini böyle anlatıyordu.

 

Saptadığı deliği kullanarak yalnızca Cornell ya da Harvard’da değil bütün Amerika’da hatta dünyanın herhangi bir yerindeki bir bilgisayarın süper kullanıcısı olabilirdi.

Sistemde saptadığı hatalar temelde iletişimle ilgiliydi ama bunları kullanarak bağlanılan bir makinede herhangi bir dosyayı okuyabilir, daha da kötüsü silebilirdi.

Bulduğu şeyi birisiyle paylaşmak için 600 Km. katetmesinin nedeni de ortaya çıkacağını düşündüğü gücün görkemi idi.

 

Düşünsenize, bütün dünyaya yayılan, gittikçe çoğalan, kocaman, yaşayan bir organizma.

 

Böylesini o güne kadar hiç kimse başaramamıştı.

İki arkadaş uzun bu virüs hakkında konuştular.

 

Bu konuşma sırasında arkadaşı Morris’e solucanın, içinde bulunduğu bilgisayara birşeyler kaydetmesini teklif etti.

 

Robert buna karşı çıktı.

 

Herhangi bir yazma denemesi, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, çok tehlikeli olurdu.

İkisinin bir türlü çözemediği bir sorun vardı:

 

Her makinede yalnızca tek bir solucanın bulunmasını sağlamak.

 

Herhangi bir bilgisayarcı, solucana önlem olarak, sanki bir solucanmış gibi çalışan bir program yazabilir bu da solucanın sisteme girişini engelleyebilirdi.

 

Bu yüzden bir sistemde birden fazla solucanın bulunmasına izin verildi.

 

Sisteme fazladan giren solucanların bir süre sonra kendilerini imha etmesi de kararlaştırılanlar arasında idi.

 

Bu durumdaki 7 solucandan yalnızca bir tanesi hayatta kalabilecekti.

 

Yedide bir oranı herhangi bir özel hesaba değil yalnızca RTM’in solucanın çoğalması hakkındaki sezgilerine dayanıyordu.

 

Düşüncesine göre birkaç saatte bir yeni bir solucanın üretilmesi gerekiyordu.

 

Başlangıçta RTM ve Graham, solucanı nitelemek için yaygın bir terim olan virüsü kullandılar ama program biçimlendikçe bir virüsten daha çok bir solucana benzemeye başladı.

 

Virüsler kendi başlarına çoğalamazlar; girdikleri hücreyi ele geçirip çalışmasını değiştirirler ve bu hücreyi kendilerini çoğaltmak için kullanırlar.

 

Bilgisayar virüsleri de aynı şekilde çalışır ve kendilerini programlara ekleyerek çoğalır.

 

Solucanlar ise kendi başlarına yaşayıp çoğalabilirler.

RTM, solucanı kendi kendine çoğalabilecek ve bütün bir ağ boyunca yayılacak şekilde tasarladı.

 

Solucan girdiği bilgisayarda diğer bilgisayarların adreslerini gösteren listeleri tarıyor, bunların arasından bağlanılması en kolay olanları seçiyor ve bu hedeflere birbiri ardına saldırılar düzenliyordu.

 

Eğer bir saldırı yöntemi başarısızlıkla sonuçlanırsa hemen bir başkası deneniyordu.

 

Bu saldırılar üç kategoride toplanıyordu:

 

Bir güvenlik açığını kullanmak, bağlanma hakkı olan bilgisayarlardan yararlanmak ve kullanıcıların şifrelerini saptamaya çalışmak.

Güvenlik açıklarından yararlanmak için iki yol vardı:

 

Bunlardan birincisinde Fingerd adındaki bri sistem programı kullanılıyordu.

 

Bu program, kullanıcıların adını, telefon bilgilerini, çalıştıkları bölümü saptamada kullanılıyordu.

 

Solucan, bu programın bilgi almak için kullandığı küçük alana, alabileceğinden fazla bilgi yazarak alanı taşırıyor ve bu alandan sonra gelen bölüme yazdığı bilgiler yoluyla solucanın çengelinin yüklenmesini, yüklendiği makine üzerinde derlenmesini ve çalıştırılmasını sağlıyordu.

 

Bu şekilde harekete geçen çengel, Sun iş istasyonları ile WAX bilgisayarları için ayrı ayrı derlenmiş olan asıl programı çağırıyordu.

 

Bu iki bilgisayar o zaman için Internette en çok rastlanılan bilgisayarlardı.

 

Eğer çengel, yerleştiği bilgisayar hakkında yanlış bir tahminde bulunmuşsa bu sefer programın diğer uyarlamasını çağırıyordu.

RTM, solucanını bu iki makine için ayrı ayrı derleme yoluyla programının kaynak kodunun kolayca ortaya çıkarılması tehlikesinden kurtuluyordu.

 

Programın yalnızca küçük bir kısmının kaynak kodu açıktaydı.

 

Bu durum, programın açığa çıkarılmasını engelliyordu ama bu şekilde de solucan yalnızca Sun ve WAX’lara bulaşabiliyordu.

Yukarıdakine benzer bir başka saldırı da Sendmail adındaki elektronik posta programına yöneltiliyordu.

 

RTM, bu programın az kullanıldığı düşünen debug seçeneğinin kullanıcılara bazı olanaklar sağladığını farketmişti.

 

Kullanıcılar normalde kullanıcı adresini göndermekteyken debug seçeneği aktifse bir dizi komut da gönderebiliyorlardı.

 

Solucanın bu boşluktan yararlanarak sisteme giren çengeli, Fingerd saldırısına benzer şekilde bir dakidadan daha az bir süre içinde hedef makine üzerinde tümüyle fonksiyonel bir solucan oluşturabiliyordu.

Solucan bir başka saldırıyı da, yerleştiği makineyi güvenlik bakımından sorgulamayan diğer makinelere yöneltiyordu.

 

Bir makine solucan tarafından ele geçirildiğinde hemen, bağlanmak için kendisinden şifre istemeyen başka makineler olup olmadığını araştırıyordu.

Tüm bu saldırılar sonuçsuz kalırsa solucan içerdiği 432 adetlik parola listesinden parolaları teker teker deniyordu.

 

Ama bu parolaları teker teker denemek çok zaman alan bir işti.

 

Çünkü parolalar sistemde oldukları gibi değil belli kurallara göre değiştirilerek (şifreleme) saklanıyordu.

Solucan, yukarıdaki yöntemlerden birisiyle yeni bir bilgisayara başarılı bir şekilde taşındıktan sonra disk üzerindeki kopyasını yok ediyor, yalnızca bellekten çalışıyordu.

 

Üç dakika içinde de yavruluyarak ölüyordu.

 

Yavru solucan yepyeni bir başlangıç yapıyor, böylece annesinin sistemde bıraktığı izler yok oluyordu (sistem kaynaklarını kullandığına dair bilgiler).

 

Bu kısa yaşam süresi solucanın ortaya çıkarılmasını, ortaya çıkarılırsa elde edilmesini zorlaştırıyordu.

Ayrıca her onbeş bulaşmadan sonra solucan Berkeley Üniversitesindeki bir bilgisayara bağlanmaya çalışacak ve kuşkuları bu bilgisayar üzerinde toplayacaktı.

 

Ama bu tür bağlantılar hiç gerçekleşmedi.

Eğer bu önlemlerin hiçbirisi işe yaramaz da solucan ele geçirilirse, çok büyük bir kısmı makine dilinde yazıldığı için ne yaptığının anlaşılması uzun sürecekti.

Solucanın yapısını bu şekilde kuran RTM, yaklaşık üç hafta boyunca değişik zamanlarda bu iş üzerinde uğraştı.

 

Stanford, Harvard, Berkeley ve diğer üniversitelerden parola dosyaları topladı.

 

Şifreleri değiştirmek için gereken hızlı yordamları Bell Laboratuvarlarında yazılan bir programdan aldı.

 

Şifre kırmak için kullandığı teknikleri ise babasının Unix güvenliği hakkındaki klasik olmuş makalesinden elde etti.

 

Başka yerlerden aldığı ve kendi yazdığı yordamlarda hata kontrolü yapmak için zamanı yoktu.

Üstelik büyük bir hata yapmayacağına da inanmıştı. Ama inancının aksine solucan programında hata vardı.

 

Bu hatanın etkisi de büyük oldu.

RTM için herşey yolunda görünüyordu.

 

2 Kasım 1988 Çarşamba günü saat 10 civarında Cornell Üniversitesindeki terminalinden sistem giriş yaptı ve öğle yemeğine kadar çalıştı.

 

Akşam saat 8 sularında solucanı MIT’de sık sık saldırıya uğrayan bir hesaba kopyalayıp çalışmasını sağladı.

 

Mümkün olduğunca kendisiyle bağlantısının kurulmamasını sağlamak için solucanı kendisinden uzaklaştırıyordu.

 

Sonraki 20 dakika boyunca solucanın hareketlerini izlemeye çalıştı.

 

Gördüğü kadarıyla doğru çalışmıyordu.

 

Sanki orada tıkanıp kalmıştı. Daha sonra terminalinin başından ayrılıp evine gitti.

Ortaya çıkışından bir saat 24 dakika sonra solucan dünyaca ünlü bir savunma sanayii şirketi olan Rand Corporation’ın bilgisayarını vurdu.

 

İki saat sonra Kaliforniya Üniversitesinin dünya ile bağlantısını sağlayan bilgisayar geçitini vurdu.

 

Aynı anlarda New Mexico’daki Los Alamos Ulusal Laboratuvarına ve Berkeley’deki Lawrence Livermore Laboratuvarına karşı da saldırıya geçmiş ve başarılı olmuştu.

Saldırıya uğrayan sistemlerde yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu kısa zamanda ortaya çıktı.

 

Bilgisayarlar birden fazla solucanın saldırısına uğruyordu.

 

Üniversite ve askeri kuruluşlarda bulunan bilgisayarların gece boyunca kullanımları normalde 1 ya da 2 bağlantı iken şimdi bu sayı, örneğin, Utah Üniversitesinde saat 9.21’e kadar 5’e çıkmıştı.

 

Yirmi dakika sonra bağlantı yükü 7’ye, sonraki 20 dakika içinde 16’ya ve sonraki 5 dakikada tam tamına 100’e çıkmıştı.

Avukatının mahkemede belirttiği gibi, RTM’in ürettiği solucan hiçbir şeyi bozmuyor ve yok etmiyordu ama bu ölçüde çoğalma yoluyla sistem kaynaklarını, başka bir şey yapılamayacak ölçüde, yiyip tüketiyordu.

RTM’in doğum kontrol yöntemi, programdaki hata yüzünden, planlandığı gibi çalışmıyordu.

 

Makine üzerindeki solucanların yalnızca ilki, diğerlerinin varlığını kontrol ediyordu.

 

Sonraki solucanlar birbirilerinin farkına varmıyorlar ve bu yüzden de 7’de 1 oranından kurtuluyorlardı.

 

Yedide bir oranına uyarak ölmesi gereken solucanlar da ölüm emrini aldıkları halde çalışmaya devam ediyorlardı.

Berkeley, MIT ve diğer bilgisayar merkezlerinde oluşturulan acil müdahale ekipleri işgalci programları denetim altına almak için çılgınca çabalıyorlardı.

 

Solucanın yok edici bir etkisiyle karşılaşılmamış olsa da ekipler solucanın taşıyabileceği saatli bombaları, truva atlarını ve diğer tuzakları saptamaya uğraşıyorlardı.

Saatler gece yarısına yaklaşırken NASA’nın Silikon Vadisinden bulunan araştırma laboratuvarları önlem olarak bilgisayarların dış dünya ile bağlantısını kopardı.

 

Bu önlemi ülke çapında başka bilgisayar merkezleri de uyguladılar.

 

Solucan kollektif bir çalışma ile deşifre edilip panzehiri üretilince bu bilgisayarlar, dış dünya ile bağlantıları kopuk olduğu için bundan yararlanamadılar.

Ülkenin her yanında bilgisayar uzmanları bu solucanla uğraşırken RTM evde sakin bir gece geçiriyordu.

 

Hiçbir şey olmamış gibi arkadaşı Graham’ı aradı.

 

Yine de sesinden bir gariplik seziliyordu.

 

Graham bu durumu ilk anda kız arkadaşıyla arasında çıkabilecek bir soruna bağladı.

 

Ama RTM ne yaptığını anlatınca durum değişti.

 

RTM solucanın kontrolsüz bir biçimde çoğalmasından ve Internet kaynaklarını tüketmesinden rahatsızdı.

İkisi birlikte çareler düşündüler.

 

Hemen hemen gece yarısı olmuştu ve solucan yaklaşık dört saatttir faaliyetteydi.

 

Graham, serbestçe dolaşan solucanı yok etmek üzere yamyam bir solucan yaratıp Internete salamayı önerdi.

 

Ama RTM böyle bir solucanı yaratmadı.

Bir çözüm üzerinde anlaşamadılar.

 

Graham ortak arkadaşları olan Sudduth’a giderek durumun ciddiyetini anlattı.

 

Sudduth, RTM’in solucanı durdurmak için bir çaba göstermemiş olmasına şaşırdı.

 

Bunu, yarattığı solucanın kontrolden çıkmasını kendisine yedirememesine bağladı.

 

Daha sonra RTM Sudduth’u arayarak solucanın Harvard Üniversitesi bilgisayarlarına bulaşmasının nasıl önleneceğini anlattı. Ama o ana kadar sistem çoktan kilitlenmişti.

Saat 1.30 sularında RTM tekrar Sudduth’u aradı.

 

Ertesi gün Sudduth’un Internete bir mesaj yollayarak solucanın panzehirini açıklamasını kararlaştırdılar.

Sudduth’un bulabildiği tek çalışır bağlantı Brown Üniversitesinin bülteniydi.

 

Buraya bırakılan mesajların tüm Internete ulaşması çok küçük bir olasılıktı.

 

Yine de Sudduth solucana karşı alınacak önlemleri içeren mesajını geçti.

Saat 4 sıralarında Sudduth kendini yatağa attı.

 

Tüm ülkede bilgisayar merkezleri birbiri ardına dış dünya ile bağlantılarını kesiyor ve solucanla birlikte solucana karşı önerilen çözümlerin ulaşmasını da engelliyorlardı.

Sabah, RTM ihmal ettiği dersleriyle ilgilendi, gevşemeye çalıştı ve akşam olunca da koro çalışmalarına gitti.

 

Bilgisayar merkezine döndüğü zaman solucan hemen hemen 24 saattir faaliyetteydi.

 

Kendisine gelen postaları inceledi. Graham kendisini aramasını istiyordu.

 

Bu arada bir miktar da temizlik yaptı; bazı dosyaları sildi.

 

Sonra da Graham’ı aramak üzere evine gitti.

Graham heyecanlı bir şekilde solucanın ve yarattığı yıkımın gazetelere geçmek üzere olduğunu haber verdi.

 

Bunun üzerine RTM bütün cesaretini toplayarak babasını aradı.

 

Babasının bu habere sevindiği pek söylenemez.

 

Babası evden dışarı hiç çıkmamasını ve hiç kimseyle görüşmemesini istedi.

 

Yine de gazeteciler kısa zamanda solucanı yaratanın RTM olduğunu ortaya çıkardılar.

 

FBI da soruşturmaya başladı ve RTM kendisini mahkemede buldu.

 

Mahkeme Morris’i suçlu buldu. Hapis cezasına çarptırılmadı ama 3 yıllık bir gözetim altına alındı, toplum yararına 400 saat çalışmasına karar verildi ve yol açtığı zararlar nedeniyle 10.050 dolar ödemeye mahkum edildi.

MIT’deki uzmanların hesabına göre solucan, Internete bağlı 60000 kadar bilgisayarın 6000ini işgal etti.

 

Ülkenin en seçkin bilgisayar uzmanları solucanı saptamak ve temizlemek için birçok uykusuz gece geçirdiler.

 

Binlerce askeri ve sivil araştırmacı bu süre içinde bilgisayarlarından yoksun kaldılar.

 

Tüm bu yıkımın mali portresi ise 15 milyon dolar olarak hesaplandı.

 

Ama birçok aklı başında kişi de solucanın tüm ülkede bilgisayar güvenliği konusunda yarattığı tartışmaları ve bu tartışmaların sonucu olarak yapılan işleri tüm bu kayıplara değer buluyor.

 


Bilgisayar Dünyasından Portreler

Bilgisayar dünyası çok sayıda ilginç öykü bulunur: Başarılı insanların, başarısız insanların, suçluların ve yasa adamlarının öyküleri. Bu kitapta bu türden birkaç kişinin öyküsü bulunuyor. Öyküleri okurken bilgisayara ve yaşama ilişkin dersler de alacağınızdan eminim.

  • ISBN: 9781370217274
  • Author: Murat Yildirimoglu
  • Published: 2016-10-06 09:20:12
  • Words: 9884
Bilgisayar Dünyasından Portreler Bilgisayar Dünyasından Portreler