Loading...
Menu
Ebooks   ➡  Nonfiction  ➡  Language Instruction  ➡  Turkish

200 Most Frequently Used Turkish Words + 2000 Example Sentences: A Dictionary of

200 Most Frequently Used Turkish Words + Over 2000 Example Sentences: A Dictionary of Frequency + Phrasebook to Learn Turkish

h1={color:#000;}.

h1={color:#000;}.

Neri Rook

 

Copyright © Neri Rook, 2015 all rights reserved. No part of this book may be reproduced, scanned or distributed in any printed or electronic form without permission. Please do not make illegal copies of this book, your support for the author is appreciated.

 

Introduction

• This book contains the 200 most frequently used Turkish words with many example sentences each.

• Every example sentence is beginner level. As a general rule, they are ordered from easiest to hardest.

• Sometimes an example sentence will be repeated, but with an alternate translation—so you can look at the same sentence but from a different angle.

• Every sentence should be correct. Just like every translation. If you happen to find a mistake, report it to me and I’ll fix it immediately.

 

If you could write a review for this book on whatever site you got it from, I would be eternally thankful for your feedback (negative or positive).

I hope that this book serves as wonderful learning reference.

—Neri Rook

 

Personal website:

http://frequencylists.blogspot.com.br/

 

 

How to Use This Book

1. Pick a word.

2. Read the example sentences: try to guess their meaning and pronunciation.

3. Check the translations to see if you got the meaning right.

4. Type the example sentences into Google Translate, then click the “Listen” button, to see if you got the pronunciation right. Repeat it out loud, trying to mimic the pronunciation that you just heard.

 

Some less popular languages do not have a “Listen” button on Google Translate. If your pronunciation is already good, skip step 4. In the end of this book, there is an appendix with study hints.

Short Index of Words

[ 1 ] BIR

[ 2 ] IÇIN

[ 3 ] ÇOK

[ 4 ] KADAR

[ 5 ] VE

[ 6 ] DAHA

[ 7 ] IYI

[ 8 ] NE

[ 9 ] ŞEY

[ 10 ] ONU

[ 11 ] BANA

[ 12 ] O

[ 13 ] ZAMAN

[ 14 ] ONUN

[ 15 ] BU

[ 16 ] HER

[ 17 ] ILE

[ 18 ] BENIM

[ 19 ] GIBI

[ 20 ] OLARAK

[ 21 ] ONA

[ 22 ] NASIL

[ 23 ] ÖNCE

[ 24 ] OLDUĞUNU

[ 25 ] BÜYÜK

[ 26 ] VAR

[ 27 ] IKI

[ 28 ] BENI

[ 29 ] EN

[ 30 ] GÜN

[ 31 ] FAZLA

[ 32 ] HAKKINDA

[ 33 ] DA

[ 34 ] BEN

[ 35 ] SADECE

[ 36 ] ADAM

[ 37 ] HIÇ

[ 38 ] BIRAZ

[ 39 ] TARAFINDAN

[ 40 ] GÜZEL

[ 41 ] DEĞIL

[ 42 ] DOĞRU

[ 43 ] TEKRAR

[ 44 ] SANA

[ 45 ] SONRA

[ 46 ] YAĞMUR

[ 47 ] ŞIMDI

[ 48 ] FAKAT

[ 49 ] NIÇIN

[ 50 ] AZ

[ 51 ] UZUN

[ 52 ] ON

[ 53 ] GERI

[ 54 ] DE

[ 55 ] YIL

[ 56 ] YENI

[ 57 ] BAŞKA

[ 58 ] GITMEK

[ 59 ] SAAT

[ 60 ] KI

[ 61 ] PARA

[ 62 ] ÇOCUK

[ 63 ] AMA

[ 64 ] BÜTÜN

[ 65 ] KIZ

[ 66 ] YARDIM

[ 67 ] GEÇ

[ 68 ] ZORUNDA

[ 69 ] DIŞARI

[ 70 ] OLDUĞU

[ 71 ] SENI

[ 72 ] GECE

[ 73 ] KEZ

[ 74 ] NEREDE

[ 75 ] KIŞI

[ 76 ] ŞEYI

[ 77 ] EVE

[ 78 ] İNGILIZCE

[ 79 ] HAVA

[ 80 ] AYNI

[ 81 ] SENIN

[ 82 ] HERHANGI

[ 83 ] SÜREDE

[ 84 ] YAPMAK

[ 85 ] ONUNLA

[ 86 ] KARŞI

[ 87 ] HIZLI

[ 88 ] ZIYARET

[ 89 ] KABUL

[ 90 ] ASLA

[ 91 ] ETMEK

[ 92 ] HENÜZ

[ 93 ] OLDUKÇA

[ 94 ] IŞ

[ 95 ] SÜRE

[ 96 ] BIRÇOK

[ 97 ] KIMSE

[ 98 ] KISA

[ 99 ] YOKSA

[ 100 ] ARABA

[ 101 ] HIÇBIR

[ 102 ] NEREDEYSE

[ 103 ] SATIN

[ 104 ] KITABI

[ 105 ] SAYIDA

[ 106 ] KÖTÜ

[ 107 ] ŞEKILDE

[ 108 ] SÜRÜ

[ 109 ] INSAN

[ 110 ] YA

[ 111 ] ERKEK

[ 112 ] BIRKAÇ

[ 113 ] TAM

[ 114 ] ÜÇ

[ 115 ] SON

[ 116 ] DEVAM

[ 117 ] ERKEN

[ 118 ] SIK

[ 119 ] KÜÇÜK

[ 120 ] IZIN

[ 121 ] SIZE

[ 122 ] BIZE

[ 123 ] YEMEK

[ 124 ] BURADA

[ 125 ] ALMAK

[ 126 ] GERÇEKTEN

[ 127 ] HAFTA

[ 128 ] HÂLÂ

[ 129 ] HATA

[ 130 ] BEŞ

[ 131 ] OLMAK

[ 132 ] DOLAYI

[ 133 ] IÇINDE

[ 134 ] ÖDÜNÇ

[ 135 ] ÖYLE

[ 136 ] TAMAMEN

[ 137 ] MUTLU

[ 138 ] ÜZERINDE

[ 139 ] KARAR

[ 140 ] ISTER

[ 141 ] BIRLIKTE

[ 142 ] YAKIN

[ 143 ] GÖRMEK

[ 144 ] ALABILIR

[ 145 ] TEK

[ 146 ] TÜM

[ 147 ] KITAP

[ 148 ] EV

[ 149 ] BOYUNCA

[ 150 ] YARIN

[ 151 ] OKULA

[ 152 ] YER

[ 153 ] DÜN

[ 154 ] OLAN

[ 155 ] HANGI

[ 156 ] KIM

[ 157 ] ILGILI

[ 158 ] IŞI

[ 159 ] BIRI

[ 160 ] EVDE

[ 161 ] DAKIKA

[ 162 ] BAZI

[ 163 ] YOLU

[ 164 ] ILK

[ 165 ] ÜSTÜNDE

[ 166 ] YAKINDA

[ 167 ] TAVSIYE

[ 168 ] ISTASYONA

[ 169 ] GEÇEN

[ 170 ] YERE

[ 171 ] SU

[ 172 ] SIGARA

[ 173 ] ESKI

[ 174 ] ZOR

[ 175 ] ARASINDA

[ 176 ] KENDI

[ 177 ] OLURSA

[ 178 ] ORADA

[ 179 ] GENÇ

[ 180 ] ZAMANINDA

[ 181 ] BURAYA

[ 182 ] KOLAY

[ 183 ] OTOBÜS

[ 184 ] ÖĞRENCI

[ 185 ] NEDEN

[ 186 ] YARDIMCI

[ 187 ] ONDAN

[ 188 ] BILIYOR

[ 189 ] SOĞUK

[ 190 ] YAVAŞ

[ 191 ] HERKES

[ 192 ] GIDEN

[ 193 ] YANLIŞ

[ 194 ] HABER

[ 195 ] BIZIM

[ 196 ] YAKLAŞIK

[ 197 ] GERÇEK

[ 198 ] BALIK

[ 199 ] TELEFON

[ 200 ] BILE

Index of Words

[ 1 ] BIR

— Bu çok iyi bir şey.

— Ne güzel bir gün !

— Bu güzel bir gün.

— Güzel bir gün !

— O bir çocuk.

 

— Benim için kötü bir gün.

— O iyi bir insan.

— Bu benim için iyi bir haber.

— O neredeyse bir araba değil.

— Yeni bir şey var mı ?

 

— [ That’s too much of a good thing. ]

— [ What a lovely day! ]

— [ It’s a lovely day. ]

— [ It’s a beautiful day! ]

— [ That a boy! ]

 

— [ That’s a bad day for me. ]

— [ He’s a good person. ]

— [ That’s good news to me. ]

— [ It isn’t much of a car. ]

— [ Anything new? ]

 

— Bu çok büyük bir sürpriz değil, değil mi ?

— O, bir İngilizce kitap değil mi ?

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— Ne sıcak bir gün !

— Bir kez daha lütfen.

 

— Tam bir erkek.

— Saat zaten on bir.

— Bu iyi bir fikir.

— Bir büyük fark var.

— Ne hoş bir gün.

 

— [ It’s not much of a surprise, is it? ]

— [ Isn’t that an English book? ]

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ What a hot day it is! ]

— [ Once more, please. ]

 

— [ You are quite a man. ]

— [ It is already eleven. ]

— [ That is a good idea. ]

— [ There is one big difference. ]

— [ What a lovely day! ]

 

— O kötü bir fikir değil.

— Ne güzel bir fikir !

— Herhangi bir yerde bir telefon var mı ?

— Ona kötü bir şey olabilir.

— Böyle bir şey hiç önemli değil.

 

— Zaten bir adam.

— O zor bir sorun.

— Hoş bir gün, değil mi ?

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— Ne büyük bir köpek.

 

— [ That’s not a bad idea. ]

— [ What a good idea! ]

— [ Is there a telephone anywhere? ]

— [ Something bad may happen to him. ]

— [ Such a thing is of no account. ]

 

— [ He’s already a man. ]

— [ It is a difficult problem. ]

— [ It’s a nice day, isn’t it? ]

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ What a big dog it is! ]

 

[ 2 ] IÇIN

— Ne için ?

— Benim için kötü bir gün.

— Bu benim için iyi bir haber.

— Bu benim için çok zor.

— İngilizce benim için kolay değil.

 

— O, herkes için aynı.

— Orada olduğu için.

— Onlar ne için ?

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— O bisiklet senin için çok küçük.

 

— [ What for? ]

— [ That’s a bad day for me. ]

— [ That’s good news to me. ]

— [ It was too difficult for me. ]

— [ English is not easy for me. ]

 

— [ It’s the same for everyone. ]

— [ Because it is there. ]

— [ What are they for? ]

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ That bicycle is too small for you. ]

 

— Bu şapka senin için çok küçük.

— Oda oynamak için çok fazla küçük.

— On yıl beklemek için uzun bir süre.

— Sigara içmek sizin için kötü.

— Mektup benim için.

 

— O, benim bir arkadaşım için.

— Çok fazla sigara içmek sağlık için iyi değil.

— Onun için yeterli zamanım var.

— Bir şişe şarap almak için yeterli para var mı ?

— Ev bizim için çok büyük, bunun da ötesinde o çok pahalı.

 

— [ It is too small a hat for you. ]

— [ The room is too small to play in. ]

— [ Ten years is a long time to wait. ]

— [ Smoking is bad for you. ]

— [ The letter is for me. ]

 

— [ It’s for a friend of mine. ]

— [ It is not good for the health to smoke too much. ]

— [ I have enough time for that. ]

— [ Is there enough money to get a bottle of wine? ]

— [ The house is too big for us, and what is more, it is too expensive. ]

 

— Onu almak için yeterli parası var.

— Benim için sürpriz oldu, o başarısız oldu.

— Seninle konuşmak için daha fazla zamanım yok.

— Yüzmeye gitmek için hava yeterince sıcak mı ?

— Yazmak için bir şeyin var mı ?

 

— Yardım etmek için yapabileceğim bir şey var mı ?

— Yaz için bir yere gittin mi ?

— Yazmak için bir şeye ihtiyacım var.

— Bir şey yapmak için paraya ihtiyacımız var.

— Sizin için yapabileceğim bir şey var mı ?

 

— [ He has enough money to buy it. ]

— [ To my surprise, he has failed. ]

— [ I have no more time to talk with you. ]

— [ Is it hot enough to go swimming? ]

— [ Do you have something to write with? ]

 

— [ Is there anything I can do to help? ]

— [ Did you go anywhere for the summer? ]

— [ I need something to write with. ]

— [ We need money to do anything. ]

— [ Is there anything that I can do for you? ]

 

[ 3 ] ÇOK

— Bu çok iyi bir şey.

— Bu çok iyi.

— O çok fazla.

— Bu çok fazla !

— Bu çok fazla.

 

— Bu benim için çok zor.

— Çok geç.

— Güzel, gece çok uzun, değil mi ?

— Bu çok büyük bir sürpriz değil, değil mi ?

— Onu yapmak çok kolay.

 

— [ That’s too much of a good thing. ]

— [ It’s very good. ]

— [ That’s too much. ]

— [ That’s a lot! ]

— [ That’s too much! ]

 

— [ It was too difficult for me. ]

— [ Too late. ]

— [ Well, the night is quite long, isn’t it? ]

— [ It’s not much of a surprise, is it? ]

— [ It’s a piece of cake. ]

 

— Araba çok hızlı.

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— Çok sayıda kitap var, değil mi ?

— Çok fazla para mı ?

— O çok iyi geldi.

 

— Hava çok soğuk.

— Onlar çok büyük.

— O çok fazla pahalı.

— O bisiklet senin için çok küçük.

— Çok sıcak değil mi ?

 

— [ The car is very fast. ]

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ There are many books, aren’t there? ]

— [ Too much money? ]

— [ That hit the spot. ]

 

— [ It’s freezing. ]

— [ They are very big. ]

— [ That’s too expensive. ]

— [ That bicycle is too small for you. ]

— [ It’s very hot, isn’t it? ]

 

— Bu şapka senin için çok küçük.

— Oda oynamak için çok fazla küçük.

— Bugün hava çok sıcak.

— O zaman çok geç olacak.

— Çok fazla sigara içmek sağlık için iyi değil.

 

— Birkaç şey bize müzik kadar çok zevk verir.

— O çok sessiz bir oda.

— Hava çok daha sıcak oldu.

— Ev bizim için çok büyük, bunun da ötesinde o çok pahalı.

— Çok iyi bir gazete, değil mi ?

 

— [ It is too small a hat for you. ]

— [ The room is too small to play in. ]

— [ It is very hot today. ]

— [ It’ll be too late then. ]

— [ It is not good for the health to smoke too much. ]

 

— [ Few things give us as much pleasure as music. ]

— [ It’s a very quiet room. ]

— [ It has become much warmer. ]

— [ The house is too big for us, and what is more, it is too expensive. ]

— [ It’s a very good newspaper, isn’t it? ]

 

[ 4 ] KADAR

— Ne kadar da güzel !

— Ne kadar uzun !

— Ne kadar para ?

— Ne kadar soğuk !

— O kadar uzak değil.

 

— Neden bu kadar sıcak ?

— Ne kadar aptal !

— Birkaç şey bize müzik kadar çok zevk verir.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— Onun niçin o kadar kızgın olduğu hakkında bir fikrim yok.

 

— [ How beautiful it is! ]

— [ How long it is! ]

— [ Too much money? ]

— [ How cold it is! ]

— [ It’s not so far. ]

 

— [ Why is it so hot? ]

— [ How stupid he is! ]

— [ Few things give us as much pleasure as music. ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ I have no idea why she got so angry. ]

 

— Otobüs ücreti ne kadar ?

— Banka ne kadar geç saatlere kadar açık ?

— Ne kadar meşgul olursa olsun, her gün resim yapar.

— Kız kardeşin ne kadar güzel !

— Senin evin parka ne kadar uzakta ?

 

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede gel.

— Hayat niçin o kadar acı dolu ?

— Ne kadar sevimli !

— Ben göründüğü kadar genç değil.

— Bu şimdiye kadar söylediğim en aptalca şey.

 

— [ How much is the bus fare? ]

— [ How late is the bank open? ]

— [ She paints every day no matter how busy she is. ]

— [ How pretty your sister is! ]

— [ How far is it from your house to the park? ]

 

— [ Please come as soon as possible. ]

— [ Why is life so full of suffering? ]

— [ How cute! ]

— [ Ben is not as young as he looks. ]

— [ That’s the stupidest thing I’ve ever said. ]

 

— Ne kadar aptalca !

— Fiyatı ne kadar ?

— Ne kadar derin ?

— Banka ne zamana kadar açık ?

— Jim yaklaşık Bill kadar uzun boylu.

 

— Ne kadar boş vakit bulursa o kadar mutlu olur.

— Öyle şeyler söyleyecek kadar ileri gitmem.

— Boyun ne kadar ?

— Banka saat kaça kadar açık ?

— Niçin bu kadar çok insan Kyoto’yu ziyaret ediyor ?

 

— [ How foolish! ]

— [ How much is it? ]

— [ How deep? ]

— [ How late is the bank open? ]

— [ Jim is about as tall as Bill. ]

 

— [ The more leisure he has, the happier he is. ]

— [ I will not go to the length of saying such things. ]

— [ How tall are you? ]

— [ How late is the bank open? ]

— [ Why do so many people visit Kyoto? ]

 

[ 5 ] VE

— Bu güzel ve sıcak.

— Masanın üstünde küçük bir fincan ve bir yumurta var.

— Ve para nereden geliyor ?

— Kompozisyonun çok iyi, ve çok az sayıda hatası var.

— Birçok erkek ve kız çocuğu vardı.

 

— Biri kırmızı ve diğeri beyaz.

— Yağmur iyi ve şiddetli yağıyordu.

— Otobüs servisi dokuz ve on arasında iyi değil.

— Gel ve bizi ziyaret et.

— Az pişmiş et ve bir patates, lütfen.

 

— [ It’s nice and warm. ]

— [ There is a small teacup and an egg on the table. ]

— [ And where is the money coming from? ]

— [ Your composition is very good, and it has few mistakes. ]

— [ Many boys and girls were present. ]

 

— [ One is red and the other is white. ]

— [ It was raining good and hard. ]

— [ The bus service is not good between nine and ten. ]

— [ Do come and visit us. ]

— [ Medium-rare and a potato, please. ]

 

— Adam akıllı ve çalışkan.

— Gece vakti bile olsa, artık sessiz ve huzurlu değil.

— Kısa ve öz bir açıklamaya ihtiyacım var.

— Biraz ekmek ve süte ihtiyacım var.

 

— Adam ve karısı birbirlerine yardım etti.

— Benim bir kedim ve bir köpeğim var.

— Para gelir ve gider.

— Açlıktan ve yorgunluktan dolayı, köpek sonunda öldü.

— Yağmur yağıyordu ve oyun iptal edildi.

 

— [ The man is intelligent and industrious. ]

— [ Even at nighttime, it was not quiet and peaceful any more. ]

— [ I need a concise explanation. ]

— [ I need some bread and milk. ]

 

— [ The man and his wife helped each other. ]

— [ I have a cat and a dog. ]

— [ Money comes and goes. ]

— [ With hunger and fatigue, the dog died at last. ]

— [ It was raining and the game was called off. ]

 

— O fiyata çorba ve salata dahil mi ?

— Sevgi ve Barış.

— Yavaş çalış, ve hatalar yapma.

— Yol Tokyo ve Osaka arası çalışır.

— Deniz sakin ve yumuşak görünüyor.

 

— Sevmek ve sevilmek en büyük mutluluk.

— Herkesin güçlü ve zayıf yönleri vardır.

— Mike ve Ken arkadaşlar.

— Devam edin ve konuşun.

— Ancak Japonya hâlâ diğer ülkeler tarafından yeterince anlaşılamamıştır, ve Japonlar, ayn

 

— [ Does that price include soup and salad? ]

— [ Love and Peace. ]

— [ Work slowly, and you won’t make mistakes. ]

— [ The road runs from Tokyo to Osaka. ]

— [ The sea looks calm and smooth. ]

 

— [ To love and to be loved is the greatest happiness. ]

— [ Everyone has strengths and weaknesses. ]

— [ Mike and Ken are friends. ]

— [ Go ahead and talk. ]

— [ Yet Japan is still not sufficiently understood by other countries, and the Japanese, lik ]

 

[ 6 ] DAHA

— O sadece biraz daha uzak.

— Bir kez daha lütfen.

— Biraz daha yüksek.

— Daha az pahalı bir şeyin var mı ?

— O senden daha fazla bir aptal değil.

 

— Daha ucuz bir şeyin var mı ?

— Hava çok daha sıcak oldu.

— Daha yüksek, lütfen.

— Seninle konuşmak için daha fazla zamanım yok.

— Yakında hava daha sıcak olacak.

 

— [ It’s just a little further. ]

— [ Once more, please. ]

— [ A little louder. ]

— [ Do you have anything less expensive? ]

— [ He is no more a fool than you are. ]

 

— [ Do you have anything cheaper? ]

— [ It has become much warmer. ]

— [ Louder, please. ]

— [ I have no more time to talk with you. ]

— [ It will get warmer soon. ]

 

— Yurt dışında seyahat şimdi daha popüler.

— Bunu daha önce yaptığın açık.

— Bir gün daha geçti.

— O seni daha çekici bile yapar.

— Yapacak daha iyi bir şeyin yok mu ?

 

— Yapacak daha iyi hiçbir şeyim yok.

— Söyleyecek daha fazla şeyim yok.

— Nehir, her zamankinden daha temiz oldu.

— Oyun gittikçe daha heyecan verici oldu.

— Daha yapılacak çok iş var.

 

— [ Traveling abroad is now more popular. ]

— [ It is plain that you have done this before. ]

— [ Another day passed. ]

— [ That makes you even more attractive. ]

— [ Don’t you have anything better to do? ]

 

— [ I have nothing better to do. ]

— [ I have nothing further to say. ]

— [ The river has become much cleaner than before. ]

— [ The game got more and more exciting. ]

— [ Much still remains to be done. ]

 

— Biraz daha ucuz olan bir odanız var mı ?

— Bu kitabı daha önce okudunuz mu ?

— Lütfen biraz daha yavaş konuşun.

— Senin bisikletin benimkinden daha iyi.

— Bir bardak bira daha al, lütfen.

 

— Daha önce Londra’da bulundun mu ?

— Biraz daha şeker koyun.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

— Canım bir bira daha istiyor.

 

— [ Do you have a room that’s a little cheaper? ]

— [ Have you read this book already? ]

— [ Please speak a little more slowly. ]

— [ Your bike is better than mine. ]

— [ Have another glass of beer, please. ]

 

— [ Have you been to London before? ]

— [ Put in a little more sugar. ]

— [ To make matters worse, it began to rain. ]

— [ To make matter worse, it began to rain. ]

— [ I feel like another beer. ]

 

[ 7 ] IYI

— Bu çok iyi bir şey.

— Bu çok iyi.

— O iyi bir insan.

— Bu benim için iyi bir haber.

— Oldukça iyi.

 

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— Bu iyi bir fikir.

— O çok iyi geldi.

— O, gerçekten oldukça iyi bir hikaye.

— O iyi olabilir.

 

— [ That’s too much of a good thing. ]

— [ It’s very good. ]

— [ He’s a good person. ]

— [ That’s good news to me. ]

— [ It’s pretty good. ]

 

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ That is a good idea. ]

— [ That hit the spot. ]

— [ It is really quite a good story. ]

— [ It may be all right. ]

 

— Çok fazla sigara içmek sağlık için iyi değil.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— O hem iyi hem de ucuz.

— Çok iyi bir gazete, değil mi ?

— Çok geçmeden, o iyi bir öğretmen olacak.

 

— Şimdi eve geri gitsen iyi olur.

— Çok iyi tadı var.

— O zaman aklıma iyi bir fikir geldi.

— O zaman aklıma iyi bir fikir geldi.

— Bill benim en iyi arkadaşım.

 

— [ It is not good for the health to smoke too much. ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ It is both good and cheap. ]

— [ It’s a very good newspaper, isn’t it? ]

— [ Before long, she will be a good teacher. ]

 

— [ You had better go back home now. ]

— [ It tastes very good. ]

— [ A good idea occurred to me at that time. ]

— [ A good idea occurred to me then. ]

— [ Bill is my best friend. ]

 

— Derhal eve gitsen iyi olur.

— Şimdi yatmaya gitsen iyi olur.

— Her şey iyi gidiyor.

— Her şey iyi gidiyor.

— Benim için sürpriz oldu, o çok iyi İngilizce konuştu.

 

— Hiç iyi haberin var mı ?

— Derhal yatmaya gitsen iyi olur.

— O çok iyi piyano çalar.

— Kompozisyonun çok iyi, ve çok az sayıda hatası var.

— Televizyonda iyi bir şey yok.

 

— [ You’d better go home at once. ]

— [ You had better go to bed now. ]

— [ It’s all right. ]

— [ Everything is going very well. ]

— [ To my surprise, she spoke English very well. ]

 

— [ Do you have any good news? ]

— [ You’d better go to bed at once. ]

— [ He plays the piano very well. ]

— [ Your composition is very good, and it has few mistakes. ]

— [ There’s nothing good on television. ]

 

[ 8 ] NE

— Ne için ?

— Ne güzel bir gün !

— Ne kadar da güzel !

— Ne kadar uzun !

— Ne var ?

 

— Ne kadar para ?

— Ne kadar soğuk !

— Ne sıcak bir gün !

— Ne hoş bir gün.

— Ne güzel bir fikir !

 

— [ What for? ]

— [ What a lovely day! ]

— [ How beautiful it is! ]

— [ How long it is! ]

— [ What’s up? ]

 

— [ Too much money? ]

— [ How cold it is! ]

— [ What a hot day it is! ]

— [ What a lovely day! ]

— [ What a good idea! ]

 

— Onlar ne için ?

— Ne büyük bir köpek.

— Ne kadar aptal !

— Ne güzel bir çiçek !

— Onu ne zaman bitirdin ?

 

— Ne güzel bir şehir !

— O zamandan beri ona ne olduğu hakkında fikrim yok.

— Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

— Birçok arkadaşa sahip olmak ne güzel.

— Ne faydası var ?

 

— [ What are they for? ]

— [ What a big dog it is! ]

— [ How stupid he is! ]

— [ What a beautiful flower! ]

— [ When did you finish it? ]

 

— [ What a beautiful town! ]

— [ I have no idea what has become of her since. ]

— [ I’ve no idea what’s happening. ]

— [ It is nice to have a lot of friends. ]

— [ What’s the point? ]

 

— Ne muhteşem bir hava.

— Ne hızlı bir at !

— Otobüs ücreti ne kadar ?

— Ne küçük bir dünya !

— Ne sürpriz !

 

— Ne olduğuna dair biraz fikrim var.

— Kaza ona ne zaman oldu ?

— Banka ne kadar geç saatlere kadar açık ?

— Ne ilginç bir hikaye !

— O ne saçma bir fikir !

 

— [ What marvelous weather. ]

— [ What a fast horse that is! ]

— [ How much is the bus fare? ]

— [ What a small world! ]

— [ What a surprise! ]

 

— [ I have some idea of what happened. ]

— [ When did the accident happen to her? ]

— [ How late is the bank open? ]

— [ What an interesting story it is! ]

— [ What a ridiculous opinion that is! ]

 

[ 9 ] ŞEY

— Bu çok iyi bir şey.

— Yeni bir şey var mı ?

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— Ona kötü bir şey olabilir.

— Böyle bir şey hiç önemli değil.

 

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— Böyle bir şey tekrar olabilir mi ?

— Her şey hazır.

— O tam olarak almak istediğim şey.

— O garip bir şey.

 

— [ That’s too much of a good thing. ]

— [ Anything new? ]

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ Something bad may happen to him. ]

— [ Such a thing is of no account. ]

 

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ Can such a thing happen again? ]

— [ Everything is ready. ]

— [ That is exactly what I wanted to buy. ]

— [ It’s sort of strange. ]

 

— Böyle bir şey nasıl oldu ?

— Sana bir şey mi oldu ?

— Çocuk her zaman bir şey istiyor.

— Niçin öyle bir şey hakkında kızgın ?

— Birkaç şey bize müzik kadar çok zevk verir.

 

— Ona her şey dahil mi ?

— Bir şey mi oldu ?

— Başka bir şey olacak mı ?

— Herhangi bir şey olur.

— Kötü bir şey olacak.

 

— [ How did such a thing come about? ]

— [ Is something wrong with you? ]

— [ The child is always begging for something. ]

— [ Why is he angry about something like that? ]

— [ Few things give us as much pleasure as music. ]

 

— [ Does that include everything? ]

— [ Is anything up? ]

— [ Will there be anything else? ]

— [ Anything will do. ]

— [ Something bad’s going to happen. ]

 

— Yapmamı istediğin başka bir şey var mı ?

— Dün gece tuhaf bir şey oldu.

— Orada bir şey yok.

— Yardım etmek için yapabileceğim bir şey var mı ?

— Bir şey değil, Jack !

 

— Yemek istediğiniz başka bir şey var mı ?

— Aklında bir şey var mı ?

— Bu bir tür şakadan başka bir şey değil.

— Her şey iyi gidiyor.

— Her şey iyi gidiyor.

 

— [ Is there anything else you want me to do? ]

— [ A strange thing happened last night. ]

— [ There’s nothing there. ]

— [ Is there anything I can do to help? ]

— [ You are welcome, Jack! ]

 

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ Do you have anything in mind? ]

— [ It’s nothing but a kind of joke. ]

— [ It’s all right. ]

— [ Everything is going very well. ]

 

[ 10 ] ONU

— Onu yapmak çok kolay.

— Az sayıda kişi onu nasıl yapacağını biliyor.

— Neredeyse tüm öğrenciler onu biliyor.

— Burada onu yapan biri var, değil mi ?

— Onu ne zaman bitirdin ?

 

— Herkes onu ziyaret eder.

— Onu almak için yeterli parası var.

— Nasıl oldu da onu duydun ?

— Herhangi biri onu yapabilir.

— Onu yapmaya devam et.

 

— [ It’s a piece of cake. ]

— [ Few people know how to do it. ]

— [ Almost all the students know about it. ]

— [ There’s somebody here who did it, isn’t there? ]

— [ When did you finish it? ]

 

— [ Everybody looks up to him. ]

— [ He has enough money to buy it. ]

— [ How did you come to hear of it? ]

— [ Anyone can do that. ]

— [ Stick to it! ]

 

— Onu bitirdin mi ?

— Onu ne zaman görmeye gitsem, o yatakta.

— Onu niçin satın aldın ?

— Onu yapmanın birçok yolu var.

— Onu nasıl gördün ?

 

— Hemşire onu nasıl yapacağını sana söyleyecek.

— Kitabı isteyen herkes onu alabilir.

— Senin onu sevdiğini o biliyor mu ?

— Lütfen onu bana tekrar göster.

— Onu benim için satın al, lütfen.

 

— [ Have you finished it? ]

— [ Every time I go to see him, he is in bed. ]

— [ What did you buy it for? ]

— [ There are a lot of ways of doing it. ]

— [ How did you see that? ]

 

— [ The nurse will tell you how to do it. ]

— [ Whoever wants the book may have it. ]

— [ Does he know that you love him? ]

— [ Please show it to me again. ]

— [ Buy it for me, please. ]

 

— Onu nasıl yapacağımı bana göster, lütfen.

— Onu derhal yapsan iyi olur.

— Haber onu çok rahatsız etti.

— Henüz onu aradın mı ?

— Onu henüz aradın mı ?

 

— Sizden biri onu yapabilir.

— Onu yapmaya hakkın yok.

— Doktor onu kurtarmak için zamanında geldi.

— Onu yapmak sana kalmış.

— Onu nasıl buldun ?

 

— [ Show me how to do it, please. ]

— [ You had better do it at once. ]

— [ The news disturbed her greatly. ]

— [ Have you called her yet? ]

— [ Did you call him yet? ]

 

— [ Any of you can do it. ]

— [ You have no business doing it. ]

— [ The doctor arrived in time to save her. ]

— [ It’s up to you to do it. ]

— [ How did you like it? ]

 

[ 11 ] BANA

— Lütfen zaman zaman bana yaz.

— Lütfen kısa sürede bana bir cevap yaz.

— Lütfen bana kısa sürede bir cevap yaz.

— Şarap bana göre değil.

— Bana onun hakkında her şeyi söyle.

 

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede bana yaz.

— Hikaye bana göre çok ilginç.

— Bana yaz.

— Bana yardım et, lütfen.

— Köpek koşarak bana doğru geldi.

 

— [ Please write to me from time to time. ]

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ Wine is not to my taste. ]

— [ Tell me everything about it. ]

 

— [ Please write to me as soon as possible. ]

— [ The story is very interesting to me. ]

— [ Drop me a line. ]

— [ Please give me a hand. ]

— [ The dog came running to me. ]

 

— Niçin oraya gitmek istediğini bana söyle.

— Bana onun niçin yok olduğunu söyle.

— Bana sadece ne yapmamı istediğini söyle.

— Bana yardım edecek birine ihtiyacım var.

— Bu kelime bana tanıdık değil.

 

— Lütfen onu bana tekrar göster.

— Bana ne yapacağımı söyle.

— Onu nasıl yapacağımı bana göster, lütfen.

— Lütfen söyle bana.

— Bu şarkı bana tanıdık geliyor.

 

— [ Tell me why you want to go there. ]

— [ Tell me why he was absent. ]

— [ Just tell me what you’d like me to do. ]

— [ I need somebody to help me. ]

— [ The word is unfamiliar to me. ]

 

— [ Please show it to me again. ]

— [ Tell me what to do. ]

— [ Show me how to do it, please. ]

— [ Please, tell me. ]

— [ That song sounds familiar to me. ]

 

— Bana bir şey yanlış gibi görünüyor.

— Lütfen her şeyi bana bırak.

— Bana öyle geliyor ki tren geç kaldı.

— Lütfen adresini bana söyle.

— Bana yakın gel.

 

— Topu bana geri at.

— Lütfen bana sorunun cevabını söyle.

— Bana seni öyle depresif yapan şeyi söyle.

— O çocuk bana dilini çıkardı.

— Bana o kitabı uzat, lütfen.

 

— [ It seems to me that something is wrong. ]

— [ Please leave everything to me. ]

— [ It seems to me that the train is late. ]

— [ Please tell me your address. ]

— [ Come closer to me. ]

 

— [ Throw the ball back to me. ]

— [ Please tell me the answer to the question. ]

— [ Tell me what makes you so depressed. ]

— [ That child stuck out his tongue at me. ]

— [ Hand me that book, please. ]

 

[ 12 ] O

— O çok fazla.

— O bir çocuk.

— O iyi bir insan.

— O yeni değil.

— O neredeyse bir araba değil.

 

— O onun işi değil.

— O araba oldukça yeni.

— O onun, değil mi ?

— O niçin burada ?

— O, herkes için aynı.

 

— [ That’s too much. ]

— [ That a boy! ]

— [ He’s a good person. ]

— [ It isn’t new. ]

— [ It isn’t much of a car. ]

 

— [ That is no business of his. ]

— [ That car is quite new. ]

— [ It is hers, is it not? ]

— [ Why is he here? ]

— [ It’s the same for everyone. ]

 

— O, bir İngilizce kitap değil mi ?

— O sadece biraz daha uzak.

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— O çok iyi geldi.

— O kötü bir fikir değil.

 

— O kadar uzak değil.

— O benim onunla ilgili fikrim değil.

— Onun genç olduğu doğru fakat o akıllı.

— O zor bir sorun.

— O sorun değil.

 

— [ Isn’t that an English book? ]

— [ It’s just a little further. ]

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ That hit the spot. ]

— [ That’s not a bad idea. ]

 

— [ It’s not so far. ]

— [ That is not my idea of him. ]

— [ It is true that he is young, but he is wise. ]

— [ It is a difficult problem. ]

— [ That’s not the problem. ]

 

— O çok fazla pahalı.

— Tam ben giderken o geri geldi.

— O niçin onunla geldi ?

— O hiçbir şekilde kesin değil.

— O uzun zaman önce oldu.

 

— O, gerçekten, bir hata olabilir.

— O bisiklet senin için çok küçük.

— O, gerçekten oldukça iyi bir hikaye.

— O tamamen yanlış.

— O buraya nasıl geldi ?

 

— [ That’s too expensive. ]

— [ She came back just as I was leaving. ]

— [ Why did he come with her? ]

— [ It is by no means certain. ]

— [ It happened a long time ago. ]

 

— [ It may, indeed, be a mistake. ]

— [ That bicycle is too small for you. ]

— [ It is really quite a good story. ]

— [ That’s altogether wrong. ]

— [ How did he come here? ]

 

[ 13 ] ZAMAN

— Lütfen zaman zaman bana yaz.

— O uzun zaman önce oldu.

— O zaman çok geç olacak.

— Çocuk her zaman bir şey istiyor.

— Onu ne zaman bitirdin ?

 

— Herkes zaman zaman hata yapar.

— Kaza ona ne zaman oldu ?

— O zaman aklıma iyi bir fikir geldi.

— O zaman aklıma iyi bir fikir geldi.

— O zaman güzel bir fikir aklıma geldi.

 

— [ Please write to me from time to time. ]

— [ It happened a long time ago. ]

— [ It’ll be too late then. ]

— [ The child is always begging for something. ]

— [ When did you finish it? ]

 

— [ Everyone makes a mistake at times. ]

— [ When did the accident happen to her? ]

— [ A good idea occurred to me at that time. ]

— [ A good idea occurred to me then. ]

— [ I hit upon a good idea then. ]

 

— Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

— Kaza ne zaman oldu ?

— Kaza ne zaman oldu ?

— Doğum günün ne zaman ?

— Onu ne zaman görmeye gitsem, o yatakta.

 

— Ne zaman yağmur başladı ?

— Tren her zaman zamanında gelir.

— Kaza ne zaman meydana geldi ?

— Bill her zaman dürüst.

— O zaman ne yaptın ?

 

— [ It was raining on and off all night long. ]

— [ When did the accident happen? ]

— [ When did the accident take place? ]

— [ When is your birthday? ]

— [ Every time I go to see him, he is in bed. ]

 

— [ When did it begin to rain? ]

— [ The train is always on time. ]

— [ When did the accident take place? ]

— [ Bill is honest all the time. ]

— [ What did you do then? ]

 

— George fakir, ama her zaman mutlu.

— Onları ilk olarak ne zaman gördünüz.

— Herkes her zaman Tony hakkında iyi konuşur.

— Jim’in babası eve her zaman geç gelir.

— Otobüs her zaman zamanında gelmez.

 

— Adamın ne zaman doğduğu belli değil.

— Bifteğe çoğu zaman kırmızı şarap eşlik eder.

— O sinema her zaman iyi filmler gösterir.

— Kale ne zaman inşa edildi ?

— Kız kardeşin Tokyo’dan Londra’ya ne zaman hareket etti ?

 

— [ George is poor, but he’s always happy. ]

— [ When did you see them first? ]

— [ Everyone always speaks well of Tony. ]

— [ Jim’s father always comes home late. ]

— [ The bus doesn’t always come on time. ]

 

— [ It is not clear when the man was born. ]

— [ Steak is often accompanied by red wine. ]

— [ That movie theater always shows good movies. ]

— [ When was the castle built? ]

— [ When did your sister leave Tokyo for London? ]

 

[ 14 ] ONUN

— Bu onun hakkında.

— O onun işi değil.

— Yeni araba onun.

— O onun, değil mi ?

— Onun genç olduğu doğru fakat o akıllı.

 

— Onun niçin o kadar kızgın olduğu hakkında bir fikrim yok.

— Onun için yeterli zamanım var.

— Bana onun hakkında her şeyi söyle.

— Onun eve gitme zamanı.

— Onun üzerinde adım var.

 

— [ That’s about it. ]

— [ That is no business of his. ]

— [ The new car is hers. ]

— [ It is hers, is it not? ]

— [ It is true that he is young, but he is wise. ]

 

— [ I have no idea why she got so angry. ]

— [ I have enough time for that. ]

— [ Tell me everything about it. ]

— [ It is time for her to go home. ]

— [ It has my name on it. ]

 

— Onun herhangi bir sorunu mu var ?

— Bazıları onun kötü bir fikir olduğunu düşünüyor.

— Onun hakkında hiç fikrin var mı ?

— Bana onun niçin yok olduğunu söyle.

— Onun hikayesi doğru olabilir mi ?

 

— O, onun için çok iyi bir deneyim oldu.

— Niçin onun evine gittin ?

— Ama onun bir işe ihtiyacı vardı.

— İspanyolca onun ana dili.

— Ben onun hakkında bir şey söyleyeceğim.

 

— [ Is anything the matter with him? ]

— [ Some think it is a bad idea. ]

— [ Do you have any ideas about it? ]

— [ Tell me why he was absent. ]

— [ Can his story be true? ]

 

— [ It was a very good experience for him. ]

— [ Why did you go to his house? ]

— [ But he needed a job. ]

— [ Spanish is her native language. ]

— [ I will say something about it. ]

 

— Onun işi yapma yeteneği var.

— Onun sizinle bir ilgisi yok.

— Onun sizinle bir ilgisi yok.

— Onun neye benzediği hakkında bir fikrim yok.

— Onun maliyeti hakkında bir fikrim yok.

 

— Onun hakkında üzülmene gerek yok.

— Kaza onun en iyi arkadaşını çaldı.

— Onun aleyhinde söyleyecek bir şeyim yok.

— Herkes onun fikrini kabul etti.

— Onun dışında bir şey yapacağım.

 

— [ He has the ability to do the work. ]

— [ It’s none of your business. ]

— [ That has nothing to do with you. ]

— [ I have no idea of what it is like. ]

— [ I have no idea how much it costs. ]

 

— [ You don’t need to worry about it. ]

— [ The accident robbed him of his best friend. ]

— [ I have nothing to say against it. ]

— [ Everybody agreed with his idea. ]

— [ I will do anything but that. ]

 

[ 15 ] BU

— Bu çok iyi bir şey.

— Bu çok iyi.

— Bu çok fazla !

— Bu çok fazla.

— Bu güzel bir gün.

 

— Bu onun hakkında.

— Bu benim için iyi bir haber.

— Bu benim için çok zor.

— Bu çok büyük bir sürpriz değil, değil mi ?

— Bu güzel ve sıcak.

 

— [ That’s too much of a good thing. ]

— [ It’s very good. ]

— [ That’s a lot! ]

— [ That’s too much! ]

— [ It’s a lovely day. ]

 

— [ That’s about it. ]

— [ That’s good news to me. ]

— [ It was too difficult for me. ]

— [ It’s not much of a surprise, is it? ]

— [ It’s nice and warm. ]

 

— Bu iyi bir fikir.

— Neden bu kadar sıcak ?

— Bu konuda ona sorun.

— Bu köpek neredeyse bir insan.

— Bu şapka senin için çok küçük.

 

— Bu önemli değil.

— Bu doğru olabilir.

— Bu benim en sevdiğim şarkı.

— Bu odada kaç kişi var ?

— Bu tam bir hikaye.

 

— [ That is a good idea. ]

— [ Why is it so hot? ]

— [ Ask him about it. ]

— [ This dog is almost human. ]

— [ It is too small a hat for you. ]

 

— [ It doesn’t matter. ]

— [ It may be true. ]

— [ It’s my favorite song. ]

— [ How many people are in this room? ]

— [ That’s quite a story. ]

 

— Bu akşam son derece soğuk.

— Hepsi bu.

— Bu konuda gerçekten bir fikrim yok.

— Bu mükemmel bir şarap.

— Bu bir şaka değil.

 

— Çünkü bu orada.

— Bu muhteşem bir fikir.

— Bu şeyler benimki değil !

— Bu, istasyona giden doğru yol mu ?

— Bu bir tür şakadan başka bir şey değil.

 

— [ It’s awfully cold this evening. ]

— [ That’s all. ]

— [ I really don’t have an opinion about it. ]

— [ That’s an excellent wine. ]

— [ It is no joke. ]

 

— [ Because it is there. ]

— [ That’s a splendid idea. ]

— [ These things aren’t mine! ]

— [ Is this the right way to the station? ]

— [ It’s nothing but a kind of joke. ]

 

[ 16 ] HER

— Her iki odada bir saat var mı ?

— Her şey hazır.

— Çocuk her zaman bir şey istiyor.

— Her iki kız kardeş güzel.

— Ona her şey dahil mi ?

 

— Bana onun hakkında her şeyi söyle.

— Her küçük parça yardım eder.

— Ne kadar meşgul olursa olsun, her gün resim yapar.

— Otobüs her on beş dakikada hareket eder.

— Her şey iyi gidiyor.

 

— [ Is there a clock in either room? ]

— [ Everything is ready. ]

— [ The child is always begging for something. ]

— [ Both sisters are pretty. ]

— [ Does that include everything? ]

 

— [ Tell me everything about it. ]

— [ Every little bit helps. ]

— [ She paints every day no matter how busy she is. ]

— [ The bus leaves every fifteen minutes. ]

— [ It’s all right. ]

 

— Her şey iyi gidiyor.

— Bazen her şey yanlış gidiyor.

— Şimdi her şey biraz çılgın.

— Birçok Japon her gün banyo yapar.

— Tren her zaman zamanında gelir.

 

— Otobüs her on dakikada bir gider.

— Her ülkenin kendi tarihi var.

— Burada her şey yolunda mı ?

— Her iki gün de tamam.

— Neden her şey benim başıma geliyor ?

 

— [ Everything is going very well. ]

— [ Sometimes everything goes wrong. ]

— [ Everything’s a little crazy right now. ]

— [ Most Japanese take a bath every day. ]

— [ The train is always on time. ]

 

— [ The bus leaves every ten minutes. ]

— [ Every country has its own history. ]

— [ Is everything OK here? ]

— [ Either day is OK. ]

— [ Why does everything happen to me? ]

 

— Nehir, her zamankinden daha temiz oldu.

— Bill her zaman dürüst.

— Her an bir yangın meydana gelebilir.

— Her yıl birçok insan Kyoto’yu ziyaret eder.

— Otobüs her gün kaç kez çalışır ?

 

— Her şey yolunda mı ?

— George fakir, ama her zaman mutlu.

— Her on beş dakikada bir otobüs vardır.

— Herkes her zaman Tony hakkında iyi konuşur.

— Her yıl binlerce yabancı Japonya’yı ziyaret eder.

 

— [ The river has become much cleaner than before. ]

— [ Bill is honest all the time. ]

— [ A fire may happen at any moment. ]

— [ Kyoto is visited by many people every year. ]

— [ How many times does the bus run each day? ]

 

— [ Is everything all right? ]

— [ George is poor, but he’s always happy. ]

— [ There is a bus every fifteen minutes. ]

— [ Everyone always speaks well of Tony. ]

— [ Thousands of foreigners visit Japan every year. ]

 

[ 17 ] ILE

— Sekiz ile on arasında oldu.

— Lütfen bir kalem ile yaz.

— O çocuk ebeveynleri ile birlikte gitmek için ısrar etti.

— O, benimki ile aynı renk.

— Kız annesi ile alışverişe gitmek için ısrar etti.

 

— Bu konu ile bir ilgim yok.

— Kova su ile dolu.

— O, otobüste bulduğum şemsiye ile aynı.

— Çorba veya salata ile geliyor.

— Konser bir solo piyano ile başladı.

 

— [ It happened between eight and ten. ]

— [ Please write with a pen. ]

— [ That child insisted on going there with his parents. ]

— [ That is the same color as mine. ]

— [ The girl insisted on going shopping with her mother. ]

 

— [ I have nothing to do with the affair. ]

— [ The bucket is full of water. ]

— [ That is the same umbrella as I found on the bus. ]

— [ It comes with soup or salad. ]

— [ The concert began with a piano solo. ]

 

— Bill şaşırtıcı bir akıcılık ile Japonca konuştu.

— Bill ile konuşabilir miyim ?

— Mike ile konuşabilir miyim, lütfen.

— Kredi kartı ile ödeyebilir miyim ?

— Bir öğretmen hata yapan bir öğrenci ile asla alay etmemelidir.

 

— Uygulama ile her şey sonunda daha kolay olur.

— Jim onu görme amacı ile Londra’ya geri döndü.

— Devam edin ve istediğiniz bir şey ile başlayın.

— Derhal bir diş hekimi ile görüşsen iyi olur.

— Ben sadece bir dakika ile treni kaçırdım.

 

— [ Bill spoke Japanese with surprising fluency. ]

— [ May I speak to Bill? ]

— [ May I speak to Mike, please? ]

— [ Can I pay by credit card? ]

— [ A teacher should never make fun of a pupil who makes a mistake. ]

 

— [ Everything eventually gets easier with practice. ]

— [ Jim went back to London for the purpose of seeing her. ]

— [ Go ahead and start with anything you like. ]

— [ You’d better see a dentist at once. ]

— [ I missed the train by only one minute. ]

 

— Otobüsle mi yoksa araba ile mi gidiyorsun ?

— Yarın yağmur yağarsa, oraya araba ile gideriz.

— John yeni evi ile çok gurur duyuyor.

— Onu anlaşılır bir İngilizce ile söyler misin ?

— Bill genellikle tek başına oyuncakları ile oynar.

 

— Onu anlaşılır bir İngilizce ile açıklar mısınız ?

— Robert, kız arkadaşı ile konuşmaktan keyif aldı.

— Bob Anne ile konuşmaya çalıştı, ama yapamadı.

— John, arkadaşları ile pul ticareti yapmayı seviyor.

— Bizim banka ile bir hesabımız var.

 

— [ Are you going by bus or car? ]

— [ If it rains tomorrow, we will go there by car. ]

— [ John is very proud of his new house. ]

— [ Could you say that in plain English? ]

— [ Bill often plays with toys by himself. ]

 

— [ Will you explain it in plain English? ]

— [ Robert enjoyed talking with his girlfriend. ]

— [ Bob tried to speak to Anne, but he couldn’t. ]

— [ John likes to trade stamps with his friends. ]

— [ We have an account with the bank. ]

 

[ 18 ] BENIM

— Benim için kötü bir gün.

— Bu benim için iyi bir haber.

— Bu benim için çok zor.

— İngilizce benim için kolay değil.

— O benim onunla ilgili fikrim değil.

 

— Benim biraz param var.

— Benim az param var.

— Mektup benim için.

— O, benim bir arkadaşım için.

— Bu benim en sevdiğim şarkı.

 

— [ That’s a bad day for me. ]

— [ That’s good news to me. ]

— [ It was too difficult for me. ]

— [ English is not easy for me. ]

— [ That is not my idea of him. ]

 

— [ I have a little money. ]

— [ I have little money. ]

— [ The letter is for me. ]

— [ It’s for a friend of mine. ]

— [ It’s my favorite song. ]

 

— O benim en sevdiğim konu değil.

— Benim için sürpriz oldu, o başarısız oldu.

— Bill benim en iyi arkadaşım.

— Benim için sürpriz oldu, o çok iyi İngilizce konuştu.

— Bu benim hatam değil !

 

— Benim için sürpriz oldu, o, sınavda başarısız oldu.

— Benim için sürpriz oldu, güzel bir sesi vardı.

— Neden her şey benim başıma geliyor ?

— Hatalı olan benim.

— O benim hatam.

 

— [ That’s not my favorite topic. ]

— [ To my surprise, he has failed. ]

— [ Bill is my best friend. ]

— [ To my surprise, she spoke English very well. ]

— [ It’s not my fault! ]

 

— [ To my surprise, he failed the examination. ]

— [ To my surprise, he had a beautiful voice. ]

— [ Why does everything happen to me? ]

— [ It is me that is wrong. ]

— [ I am to blame for it. ]

 

— Onu benim için satın al, lütfen.

— Benim hatam değil !

— O benim kendi işim.

— İngilizce benim ana dilim değil.

— Benim kitabımın burada ne işi var ?

 

— Kayak benim en sevdiğim spor.

— Kelime benim sözlükte yok.

— Benim ateşim var gibi geliyor.

— Benim adım Jack.

 

— [ Buy it for me, please. ]

— [ It’s not my fault! ]

— [ That is my own affair. ]

— [ English is not my native language. ]

— [ What’s my book doing here? ]

 

— [ Skiing is my favorite sport. ]

— [ The word is not in my dictionary. ]

— [ I seem to have a fever. ]

— [ My name is Jack. ]

 

[ 19 ] GIBI

— Dışarıda hava yaz gibi.

— Fikrin iyi bir fikir gibi geliyor.

— Bana bir şey yanlış gibi görünüyor.

— Kimsenin John’un nerede olduğu hakkında herhangi bir fikri yok gibi görünüyor.

— Benim ateşim var gibi geliyor.

 

— Yağmur yağacak gibi geliyor.

— Bir yanlış anlama var gibi görünüyor.

— O oldukça iyi bir öneri gibi görünüyor.

— Bir hata var gibi görünüyor.

— Her şey iyi gidiyor gibi görünüyor.

 

— [ It’s like summer outside. ]

— [ Your idea sounds like a good one. ]

— [ It seems to me that something is wrong. ]

— [ No one seems to have any idea where John is. ]

— [ I seem to have a fever. ]

 

— [ It feels like rain. ]

— [ There appears to be a misunderstanding. ]

— [ That sounds like a fairly good proposal. ]

— [ There appears to have been a mistake. ]

— [ Everything appears to be going well. ]

 

— O çocuk sanki bir yetişkin gibi konuşuyor.

— O çocuk sanki bir yetişkin gibi konuşuyor.

— Az sayıda insan kitabı okumuş gibi görünüyor.

— Bay White birçok arkadaşa sahip gibi görünüyor.

— Kedi biraz su istiyor gibi görünüyor.

 

— O, geçmişi hakkında her şeyi biliyor gibi görünüyor.

— George iyi bir çocuk gibi görünüyor.

— Jim eskiden olduğu gibi değil.

— Jeff onun nerede olduğunu biliyor gibi görünüyor.

— Gitmeye gerek yok gibi görünüyor.

 

— [ That child talks as if he were an adult. ]

— [ That boy talks as if he were a grown up. ]

— [ Few people seem to have read the book. ]

— [ Mr White seems to have many friends. ]

— [ The cat seems to want some water. ]

 

— [ He seems to know all about her past. ]

— [ George seems a good boy. ]

— [ Jim is not what he was. ]

— [ Jeff seems to know where she is. ]

— [ There seems to be no need to go. ]

 

— Bilim adamları gerçeği biliyor gibi görünüyor.

— Betty sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşuyor.

— Dün toplantıya geç kalmış gibi görünüyor.

— Bir yumurta gibi görünüyor.

— Bir kaza olmuş gibi görünüyor.

 

— Doktorun sana tavsiye ettiği gibi yapsan iyi olur.

— Köpek hasta gibi görünüyor.

— Köpek hasta gibi görünüyor.

— Olayları gerçekten oldukları gibi görmeye çalış.

— Sanki yağmur yağacak gibi görünüyor.

 

— [ Scientists seem to have known the truth. ]

— [ Betty talks as if she knew everything. ]

— [ It seems that he was late for the meeting yesterday. ]

— [ It looks like an egg. ]

— [ There appears to have been an accident. ]

 

— [ You had better do as the doctor advised you. ]

— [ The dog seems to be sick. ]

— [ The dog seems to have been sick. ]

— [ Try to see things as they really are. ]

— [ It looks as if it is going to rain. ]

 

[ 20 ] OLARAK

— O tam olarak almak istediğim şey.

— Söylediğim tam olarak o değil.

— O tam olarak ne anlama geliyor ?

— Lütfen İngilizce olarak söyle.

— Denemenin birkaç hatası var fakat bir bütün olarak çok iyi.

 

— Onları ilk olarak ne zaman gördünüz.

— Kaza sonucu olarak birçok yolcu öldü.

— Konu hakkında seninle özel olarak konuşabilir miyim ?

— Konu hakkında sizinle özel olarak konuşabilir miyim ?

— Savaşın bir sonucu olarak, birçok kişi öldü.

 

— [ That is exactly what I wanted to buy. ]

— [ That is not exactly what I said. ]

— [ What exactly does that mean? ]

— [ Say it in English. ]

— [ Your essay has some mistakes, but as a whole it is very good. ]

 

— [ When did you see them first? ]

— [ As a result of the accident, several passengers were killed. ]

— [ May I talk with you in private about the matter? ]

— [ May I talk with you in private about the matter? ]

— [ As a result of the war, many people died. ]

 

— White bir casus olarak polise ihbar edildi.

— Genel olarak, kadınlar erkeklerden yaklaşık on yıl daha uzun yaşarlar.

— Eğer bir şey yapmaya değiyorsa, kötü olarak yapmaya değer.

— Ben o konuda zorunlu olarak seninle aynı fikirde olamam.

— Birçok bisiklet istasyonun önünde yasa dışı olarak park edilmektedir.

 

— Meg’in bir evcil hayvan olarak bir kedisi var.

— Lütfen otobüs tamamen duruncaya kadar oturmuş olarak kal.

— Bazı insanlar başarıyı çok para kazanma olarak tanımlarlar.

— Savaşın bir sonucu olarak, çok sayıda mağdur kaldı.

— Biz onu büyük bir adam olarak görüyor.

 

— [ White was denounced to the police as a spy. ]

— [ Generally speaking, women live longer than men by almost ten years. ]

— [ If a thing is worth doing it is worth doing badly. ]

— [ I can’t necessarily agree with you on that point. ]

— [ A lot of bicycles are illegally parked in front of the station. ]

 

— [ Meg has a cat as a pet. ]

— [ Please remain seated until the bus stops completely. ]

— [ Some people identify success with having much money. ]

— [ As a result of the war, a great number of victims remained. ]

— [ We regard him as a great man. ]

 

— Jack ve Betty bir aydır istikrarlı olarak gitmektedirler.

— Herkes onu harika bir şarkıcı olarak saydı.

— Jim’in bir garson olarak bir işi var.

— İyi bir golfçü olarak senin kadar iyi.

— Şirket onu bir danışman olarak işe aldı.

 

— Hırsız yaşlı bir kadın olarak kendini gizledi.

— Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

— Birkaç ay içerisinde İngilizceyi akıcı olarak konuşabileceksin.

— Düzenli olarak herhangi bir ilaç alıyor musun ?

 

— [ Jack and Betty have been going steady for a month. ]

— [ Everyone regarded him as a great singer. ]

— [ Jim got a job as a waiter. ]

— [ He as well as you is a good golfer. ]

— [ The company engaged him as an advisor. ]

 

— [ The thief disguised himself as an old lady. ]

— [ The portrait looks exactly like the real thing. ]

— [ You will be able to speak fluent English in another few months. ]

— [ Are you taking any medicine regularly? ]

 

[ 21 ] ONA

— Ona kötü bir şey olabilir.

— Bu konuda ona sorun.

— Herhangi bir çocuk ona cevap verebilir.

— O zamandan beri ona ne olduğu hakkında fikrim yok.

— Ona her şey dahil mi ?

 

— Derhal ona yaz.

— Kaza ona ne zaman oldu ?

— Niçin ona ihtiyacınız var ?

— Köpek ona doğru koşarak geldi.

— Ona bir şey olmuş olabilir.

 

— [ Something bad may happen to him. ]

— [ Ask him about it. ]

— [ Any child can answer that. ]

— [ I have no idea what has become of her since. ]

— [ Does that include everything? ]

 

— [ Write to him right away. ]

— [ When did the accident happen to her? ]

— [ Why do you need it? ]

— [ The dog came running to her. ]

— [ Something may have happened to him. ]

 

— Ona bir şey olmuş olabilir.

— Ona yardım etmen gerek.

— Emekli olduğu gün şirket ona altın bir saat hediye etti.

— Ona nereye gitmesi gerektiğini söyle.

 

— Doktor ona daha fazla egzersiz yapmasını tavsiye etti.

— Doktor ona bir tatil yapmasını tavsiye etti.

— Ona biraz daha su ilave edin.

— Ona derhal yazın.

— Toplantıda ne söyleyeceğini ona söyleyeceğim.

 

— [ Something might have happened to her. ]

— [ You’re required to help them. ]

— [ The company presented him with a gold watch on the day he retired. ]

— [ Tell him where he should go. ]

 

— [ The doctor advised him to do more exercise. ]

— [ The doctor advised that she take a holiday. ]

— [ Add more water to it. ]

— [ Write to him right away. ]

— [ I will tell her what to say at the meeting. ]

 

— Doktor ona içkiden uzak durmasını tavsiye etti.

— Kato ona Amerika Birleşik Devletleri hakkında birçok soru sordu.

— Ona akıllı bir adam derseniz, o mutlu olabilir.

— Ben, ne pahasına olursa olsun ona yardım etmeliyim.

— Ne pahasına olursa olsun ona yardım etmek zorundayım.

 

— Ben bir öğrenci iken, ona sık sık yazdım.

— Ona doğum günü için bir hediye vermek istiyorum.

— Doğum günü için ona bir hediye vermek istiyorum.

— Ona üç gün önce işi bitirmiş olduğunu söyledin.

— Böyle bir şeyi ona söylemeye nasıl cesaret edersin.

 

— [ The doctor advised him to keep away from drinking. ]

— [ Kato asked him many questions about the United States. ]

— [ If you call him a clever man, he may be happy. ]

— [ I must help her at any cost. ]

— [ I must help her at any cost. ]

 

— [ I often wrote to her when I was a student. ]

— [ I would like to give him a present for his birthday. ]

— [ I would like to give him a present for his birthday. ]

— [ You told her that you had finished the work three days before. ]

— [ How dare you say such a thing to her! ]

 

[ 22 ] NASIL

— Orada hava nasıl ?

— Az sayıda kişi onu nasıl yapacağını biliyor.

— O buraya nasıl geldi ?

— Böyle bir şey nasıl oldu ?

— Herkes nasıl ?

 

— O nasıl oldu ?

— Nasıl oldu da onu duydun ?

— Fakat onlar bunu nasıl yapabilir ?

— Nasıl oldu da böyle bir hatayı yaptın ?

— Hava durumu nasıl ?

 

— [ How is the weather there? ]

— [ Few people know how to do it. ]

— [ How did he come here? ]

— [ How did such a thing come about? ]

— [ How is everyone? ]

 

— [ How did it come about? ]

— [ How did you come to hear of it? ]

— [ But how can they do this? ]

— [ How come you made such a mistake? ]

— [ How’s the weather? ]

 

— Onu nasıl gördün ?

— Hemşire onu nasıl yapacağını sana söyleyecek.

— Kaza nasıl oldu ?

— Onu nasıl yapacağımı bana göster, lütfen.

— Şarkı nasıl gidiyor ?

 

— Onu nasıl buldun ?

— Onları nasıl aldın ?

— Onu nasıl yaptın ?

— Lütfen bana havalanına nasıl gideceğimi söyle.

— Bu çılgın fikri nasıl buldun ?

 

— [ How did you see that? ]

— [ The nurse will tell you how to do it. ]

— [ How did the accident come about? ]

— [ Show me how to do it, please. ]

— [ How does the song go? ]

 

— [ How did you like it? ]

— [ How did you get them? ]

— [ How did you make it? ]

— [ Please tell me how to get to the airport. ]

— [ How did you come up with this crazy idea? ]

 

— Onun nasıl çalıştığını bana göster.

— Lütfen onunla nasıl temas edebileceğimi söyle.

— Onun nasıl yapılacağını bana göster.

— Sorunu nasıl halledeceğimi bana söyle.

— Bu resmi nasıl elde ettiniz ?

 

— Merhaba, işler nasıl ?

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

— Gerçekten aç olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun ?

— Böyle bir şeyi ona söylemeye nasıl cesaret edersin.

— Bu eski posta pullarını nasıl elde ettiniz ?

 

— [ Show me how it works. ]

— [ Please tell me how I can get in touch with him. ]

— [ Show me how to do it. ]

— [ Tell me how to solve the problem. ]

— [ How did you obtain this painting? ]

 

— [ Hello, how’s business? ]

— [ How come you call on us so late at night? ]

— [ Do you know what it is like to be really hungry? ]

— [ How dare you say such a thing to her! ]

— [ How did you obtain these old postage stamps? ]

 

[ 23 ] ÖNCE

— O uzun zaman önce oldu.

— Kaza bugün bir yıl önce oldu.

— Kaza iki yıl önce oldu.

— Kaza, iki saat önce oldu.

— Bunu daha önce yaptığın açık.

 

— Az önce yağmur yağmaya başladı.

— Az önce kar yağmaya başladı.

— Adam birkaç saat önce öldü.

— O, ben varmadan önce oldu.

— Ben iyi bir iş bulmadan önce iki yıl geçti.

 

— [ It happened a long time ago. ]

— [ The accident happened a year ago today. ]

— [ The accident happened two years ago. ]

— [ The accident happened two hours ago. ]

— [ It is plain that you have done this before. ]

 

— [ It began raining just now. ]

— [ It began snowing just now. ]

— [ The man died a few hours ago. ]

— [ It happened prior to my arrival. ]

— [ Two years went by before I could find a good job. ]

 

— Ev birkaç yüz yıl önce inşa edildi.

— Sen gelmeden önce o gitmiş olacak.

— Bu kitabı daha önce okudunuz mu ?

— Daha önce Londra’da bulundun mu ?

— Bir saat önce kar yağışı durdu.

 

— Hava kararmadan önce eve varmak istiyorsan, acele etsen iyi olur.

— Sen dönmeden önce o buradan ayrılmış olacak.

— Onlar seni almadan önce sen onları al !

— Her şeyden önce, adınızı yazın.

— Her şeyden önce, lütfen adınızı alabilir miyim.

 

— [ The house was built several hundred years ago. ]

— [ She’ll have left before you come back. ]

— [ Have you read this book already? ]

— [ Have you been to London before? ]

— [ It stopped snowing an hour ago. ]

 

— [ You’d better hurry up if you want to get home before dark. ]

— [ He will have left here by the time you return. ]

— [ Get ‘em before they get you! ]

— [ Write your name, first of all. ]

— [ First of all, may I have your name, please? ]

 

— Otobüs gelmeden önce çok bekledim.

— Ondan önce kapı kapalı kaldı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

— Yangın kontrol altına alınmadan önce önce bir süre devam etti.

— Sığır serbestleştirilmesinin kesin sonucu ortaya çıkmadan önce dört yıl olacak.

 

— Sadece treni az önce gitmiş bulmak için istasyona gittim.

— O eve geri dönmeden o çok önce olmayacak.

— Ona üç gün önce işi bitirmiş olduğunu söyledin.

— Birkaç dakika önce buraya koyduğum kitaba ne oldu ?

— Yaz tatilinden önce gitmek için beş günümüz var.

 

— [ I had not waited long before the bus came. ]

— [ The door remained closed before her. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

— [ The fire went on for some time before it was brought under control. ]

— [ It will be four years before the definite result of beef liberalization emerges. ]

 

— [ I got to the station only to find that the train had just left. ]

— [ It won’t be long before he returns home. ]

— [ You told her that you had finished the work three days before. ]

— [ What has become of the book I put here a few minutes ago? ]

— [ We have five days to go before the summer vacation. ]

 

[ 24 ] OLDUĞUNU

— Bazıları onun kötü bir fikir olduğunu düşünüyor.

— Bana onun niçin yok olduğunu söyle.

— Sigara içmenin sağlık için zararlı olduğunu söylemeye gerek yok.

— Jeff onun nerede olduğunu biliyor gibi görünüyor.

— Bütün yolu sadece onun evden uzakta olduğunu anlamak için yürüdüm.

 

— En yakın otel servis telefonunun nerede olduğunu bana söyler misiniz ?

— Gerçekten aç olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun ?

— En yakın ev telefonunun nerede olduğunu bana söyler misin ?

— Onun niçin o kadar kızgın olduğunu merak ediyorum.

— En yakın American Express ofisinin nerede olduğunu biliyor musunuz ?

 

— [ Some think it is a bad idea. ]

— [ Tell me why he was absent. ]

— [ It goes without saying that smoking is bad for the health. ]

— [ Jeff seems to know where she is. ]

— [ I went all the way to see her only to find her away from home. ]

 

— [ Can you tell me where the nearest hotel service phone is? ]

— [ Do you know what it is like to be really hungry? ]

— [ Can you tell me where the nearest courtesy phone is? ]

— [ I wonder why he is so angry. ]

— [ Do you know where the nearest American Express office is? ]

 

— Bay Johnson benim onun olduğunu düşündüğümden daha büyük.

— Ona üç gün önce işi bitirmiş olduğunu söyledin.

— Biz onun yetenekli bir adam olduğunu kabul ediyoruz.

— Doktor hastanın sadece birkaç günlük ömrü olduğunu vurguladı.

— Onlar kişinin mütevazi ya da tembel olduğunu düşünürdü.

 

— Herkes onun iyi bir insan olduğunu söylüyor.

— Ben onun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum.

— Herkes ne olduğunu öğrenmek için merak içindeydi.

— Ben burada bir yanlış anlama olduğunu düşünüyorum.

— Onun kötü bir şey olduğunu düşünüyor musun ?

 

— [ Mr Johnson is older than I thought he was. ]

— [ You told her that you had finished the work three days before. ]

— [ We admit that he is a man of ability. ]

— [ The doctor emphasized that the patient had only a few days. ]

— [ They would think the person is modest or lazy. ]

 

— [ Everyone says that he’s a good man. ]

— [ I think it’s a good idea. ]

— [ Everybody was anxious to know what had happened. ]

— [ I think there has been some misunderstanding here. ]

— [ Do you think it a bad thing? ]

 

— Hangi yolun en kısa olduğunu merak ediyorum.

— Onun benim hatam olduğunu itiraf etmeye hazırım.

— Hangi yöntemin daha iyi olduğunu henüz tartışmadık.

— Betty neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyemez.

— Onun işini kaybetmesine neyin sebep olduğunu düşünüyorsun ?

 

— O tür bir kişi olduğunu bilmiyordum.

— O, onun nasıl mümkün olduğunu soruyor.

— Bugün hangi gün olduğunu biliyor musun ?

— Sahip olduğum tek sorunun şu an evde kapalı kalmam olduğunu düşünüyorum.

— Onun akıllıca bir karar olduğunu sanmıyorum.

 

— [ I wonder which way is the shortest. ]

— [ I’m ready to admit that it was my fault. ]

— [ We have not yet discussed which method is better. ]

— [ Betty can’t tell right from wrong. ]

— [ What do you think caused him to lose his job? ]

 

— [ I didn’t know you were that kind of a person. ]

— [ She’s asking how that’s possible. ]

— [ Do you know what day it is? ]

— [ I think the only problem I have now is being shut in at home. ]

— [ I don’t think that was a wise decision. ]

 

[ 25 ] BÜYÜK

— Bu çok büyük bir sürpriz değil, değil mi ?

— Bir büyük fark var.

— Onlar çok büyük.

— Ne büyük bir köpek.

— Çocuk büyük bir adam oldu.

 

— Ev bizim için çok büyük, bunun da ötesinde o çok pahalı.

— Çocuk büyük bir bilim adamı oldu.

— Dikkat et ! Orada büyük bir çukur var.

— Daha büyük bir bedeni var mı ?

— Çocuk büyük bir devlet adamı oldu.

 

— [ It’s not much of a surprise, is it? ]

— [ There is one big difference. ]

— [ They are very big. ]

— [ What a big dog it is! ]

— [ The boy grew up to be a great man. ]

 

— [ The house is too big for us, and what is more, it is too expensive. ]

— [ The boy grew up to be a great scientist. ]

— [ Watch out! There’s a big hole there. ]

— [ Do you have a larger size? ]

— [ The boy grew up to be a great statesman. ]

 

— İngilizce kompozisyonunda ne büyük bir hata yaptın !

— Ne büyük bir süpermarket !

— Evin arkasında büyük bir bahçe vardı.

— Şehrin büyük bir nüfusu vardır.

— Onlar çok büyük elmalar.

 

— Sevmek ve sevilmek en büyük mutluluk.

— George büyük bir çiftlikte çalışır.

— O kitabı okumak için büyük bir kelime bilgisine ihtiyacın var.

— Sonra küçük kardeş yola çıktı, ve büyük geride kaldı.

— Uzaktan bakıldığında, büyük kaya eski bir kale gibi görünüyor.

 

— [ What a big mistake you made in your English composition! ]

— [ What a big supermarket! ]

— [ There was a large garden behind the house. ]

— [ The city has a large population. ]

— [ They are very big apples. ]

 

— [ To love and to be loved is the greatest happiness. ]

— [ George works on a big farm. ]

— [ You need a large vocabulary to read that book. ]

— [ Then the younger brother set off, and the elder remained behind. ]

— [ Seen from a distance, the big rock looks like an old castle. ]

 

— Onlar onu sadece onun büyük heyecanı için yapıyor.

— Bay Johnson benim onun olduğunu düşündüğümden daha büyük.

— Böyle dergilerin çocuklar üzerinde büyük bir etkisi var.

— Kaza haberi benim için büyük bir şok oldu

— Büyük bir şey yapmak için oğlunu teşvik etti.

 

— Zavallı genç adam sonunda büyük bir sanatçı oldu.

— Biz onun ani ölüm haberine büyük ölçüde şaşırdık.

— İki teori arasında çok büyük bir fark vardır.

— Kaplan yavrusu büyük bir kedi yavrusu gibi görünüyordu.

— Biz onu büyük bir adam olarak görüyor.

 

— [ They do it just for the thrill of it. ]

— [ Mr Johnson is older than I thought he was. ]

— [ Such magazines have a great influence on children. ]

— [ The news of the accident was a great shock to me. ]

— [ He encouraged his son to do something great. ]

 

— [ The poor young man finally became a great artist. ]

— [ We were greatly surprised at the news of his sudden death. ]

— [ There exists an enormous difference between the two theories. ]

— [ The tiger cub looked like a large kitten. ]

— [ We regard him as a great man. ]

 

[ 26 ] VAR

— Ne var ?

— Yeni bir şey var mı ?

— Çok sayıda kitap var, değil mi ?

— Bir büyük fark var.

— Herhangi bir yerde bir telefon var mı ?

 

— Hiç yeni haber var mı ?

— Benim biraz param var.

— Benim az param var.

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— Her iki odada bir saat var mı ?

 

— [ What’s up? ]

— [ Anything new? ]

— [ There are many books, aren’t there? ]

— [ There is one big difference. ]

— [ Is there a telephone anywhere? ]

 

— [ Is there any fresh news? ]

— [ I have a little money. ]

— [ I have little money. ]

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ Is there a clock in either room? ]

 

— Yakında bir telefon var mı ?

— Daha az pahalı bir şeyin var mı ?

— Bir sorun var mı ?

— Kim var orada ?

— Dikkat ! Gelen bir araba var.

 

— Bir fikrim var.

— Sana ihtiyacım var.

— Bir kedi var.

— Masanın üzerinde bir kitap var.

— Burada onu yapan biri var, değil mi ?

 

— [ Is there a telephone near by? ]

— [ Do you have anything less expensive? ]

— [ Is there a problem? ]

— [ Who’s there? ]

— [ Look out! There is a car coming. ]

 

— [ I have an idea. ]

— [ I need you. ]

— [ There is a cat. ]

— [ There is a book on the table. ]

— [ There’s somebody here who did it, isn’t there? ]

 

— Daha ucuz bir şeyin var mı ?

— Söyleyecek başka bir şeyin var mı ?

— Masanın üstünde bir bardak var.

— Masanın üstünde küçük bir fincan ve bir yumurta var.

— Orada hâlâ hiç şeker var mı ?

 

— Onun için yeterli zamanım var.

— Bu odada kaç kişi var ?

— Masanın altında hiç kitap var mı ?

— Masanın üzerinde bir kedi var mı ?

— Söyleyecek bir şeyin var mı ?

 

— [ Do you have anything cheaper? ]

— [ Do you have anything further to say? ]

— [ There is a glass on the table. ]

— [ There is a small teacup and an egg on the table. ]

— [ Is there still any sugar? ]

 

— [ I have enough time for that. ]

— [ How many people are in this room? ]

— [ Are there any books under the desk? ]

— [ Is there a cat on the table? ]

— [ Do you have anything to say? ]

 

[ 27 ] IKI

— Her iki odada bir saat var mı ?

— Otobüs iki dakika erken geldi.

— Her iki kız kardeş güzel.

— Kaza iki yıl önce oldu.

— Kaza, iki saat önce oldu.

 

— Ev iki mil uzakta.

— Her iki gün de tamam.

— Ben iyi bir iş bulmadan önce iki yıl geçti.

— Sadece her iki saatte bir otobüs vardır.

— Caddenin iki tarafında da birçok dükkan var.

 

— [ Is there a clock in either room? ]

— [ The bus was two minutes early. ]

— [ Both sisters are pretty. ]

— [ The accident happened two years ago. ]

— [ The accident happened two hours ago. ]

 

— [ The house is two miles off. ]

— [ Either day is OK. ]

— [ Two years went by before I could find a good job. ]

— [ There is only one bus every two hours. ]

— [ There are many stores on either side of the street. ]

 

— Odada iki yüz kişi vardı.

— Ödevini yaptın mı ? Toplantı yalnızca iki gün sonra.

— Köye sadece iki mil var.

— O, Tokyo’ya döndükten iki gün sonra oldu.

— Birkaç sayfa İngilizce çevirmek iki saatten fazla zamanımı aldı.

 

— Taksi iki yolcu aldı.

— Senin kitabın benimkinin boyutunun iki katı kadar.

— Annem iki şişe portakal suyu aldı.

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Birkaç sayfa ingilizceyi çevirmek iki saatten daha fazla zamanımı aldı.

 

— [ There were two hundred people in the room. ]

— [ Did you do your homework? The meeting is only two days away. ]

— [ It’s only two miles to the village. ]

— [ It happened two days after he got back to Tokyo. ]

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

 

— [ The taxi picked up two passengers. ]

— [ Your book is double the size of mine. ]

— [ My mother bought two bottles of orange juice. ]

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

 

— Bir ya da iki gün içinde onu bitirebileceğim.

— Londra’ya varır varmaz bize iki satır yazmayı unutma.

— Bir ya da iki gün daha sabret.

— Bir ya da iki gün içinde bitirebileceğim.

— Bir ya da iki gün içinde bitirilecek.

 

— Her iki yol da seni istasyona götürecektir.

— Yaşlı kadın bana iki ilginç kitap verdi.

— Her iki çocuk da bir ödül kazandı.

— Gelirin, benimkinin yaklaşık iki katı kadar büyük.

 

— [ I’ll be able to finish it in a day or two. ]

— [ Be sure to drop us a line as soon as you get to London. ]

— [ Have patience for another day or two. ]

— [ I’ll be able to finish in a day or two. ]

— [ It will be finished in a day or two. ]

 

— [ Either way will lead you to the station. ]

— [ The old woman gave me two interesting books. ]

— [ Both of the children won a prize. ]

— [ Your income is about twice as large as mine is. ]

 

[ 28 ] BENI

— Bugünlerde az sayıda kişi beni ziyaret eder.

— Herhangi bir şey olması durumunda, derhal beni ara.

— Dün gece beni aradın mı ?

— Yağmur yağarsa beni ara.

— Ara sıra beni görmek için gel.

 

— Tehlikeli olursa, beni ara.

— Bu haber beni mutlu etti.

— Londra’ya geldiğinde lütfen beni mümkün olduğunca çabuk ara.

— Beni dahil et.

— Eski arkadaşlarımdan biri uzun süredir ilk defa beni ziyaret etti.

 

— [ Few people visit me these days. ]

— [ In case anything happens, call me immediately. ]

— [ Did you call me up last night? ]

— [ Telephone me if it rains. ]

— [ Come and see me once in a while. ]

 

— [ If it gets dangerous, give me a call. ]

— [ The news made me happy. ]

— [ Please call me as soon as possible when you arrive in London. ]

— [ Count me in. ]

— [ An old friend of mine dropped in on me for the first time in ages. ]

 

— Çünkü o beni davet etti.

— Kaza resmi beni hasta ediyor.

— Lütfen beni arabayla istasyona bırak.

— Lütfen beni yalnız bırak.

— Lütfen beni istasyonda karşılamaya gel.

 

— Beni yalnız bırak !

— Beni yalnız bırak.

— Beni rahat bırak.

— Yağmurlu günler beni depresif yapar.

— Senin için ne zaman uygun olursa gelebilir ve beni görebilirsin.

 

— [ Because he invited me. ]

— [ The picture of the accident makes me sick. ]

— [ Please drop me off at the station. ]

— [ Please leave me alone. ]

— [ Please come to meet me at the station. ]

 

— [ Leave me alone! ]

— [ Leave me alone. ]

— [ Leave me alone. ]

— [ Rainy days make me depressed. ]

— [ You can come and see me whenever it’s convenient for you. ]

 

— Jim son üç haftadır beni akşam yemeğine çıkarmak için çalışıyor.

— Yapılacak çok az şey olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

— Beni gece çok geç saatte aramak zorunda değildin.

— Senin için uygun olduğunda gel ve beni gör.

— Herhangi bir zamanda Japonya’ya gelirsen, beni görmeye gel.

 

— Ben seni senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum.

— Uzun bir süre yazmadığım için lütfen beni affet.

— Eğer partiye gideceksen lütfen beni de dahil et.

— Lucy üç gün önce beni görmeye geldi.

— Seni senin beni sevdiğinden daha çok sevmiyorum.

 

— [ Jim has been trying to take me out to dinner for the last three weeks. ]

— [ I was disappointed at there being so little to do. ]

— [ You need not have called me up so late at night. ]

— [ Come and see me when it is convenient for you. ]

— [ If you are ever in Japan, come and see me. ]

 

— [ I love you more than you love me. ]

— [ Please forgive me for not having written for a long time. ]

— [ If you are going to have a party, please count me in. ]

— [ Lucy came to see me three days ago. ]

— [ I don’t like you any more than you like me. ]

 

[ 29 ] EN

— Hangi yol en yakın ?

— Oraya gitmek en az bir saat alır.

— Bu benim en sevdiğim şarkı.

— En yakın banka nerede ?

— O benim en sevdiğim konu değil.

 

— En küçük bir fikrim yok.

— Çoğu Japon en az günde bir kez pirinç yer.

— En az beş dolara mal olur.

— Bill benim en iyi arkadaşım.

— En yakın kilise nerede ?

 

— [ Which way is the nearest? ]

— [ It’ll take at least one hour to go there. ]

— [ It’s my favorite song. ]

— [ Where is the nearest bank? ]

— [ That’s not my favorite topic. ]

 

— [ I don’t have the slightest idea. ]

— [ Most Japanese eat rice at least once a day. ]

— [ It will cost at least five dollars. ]

— [ Bill is my best friend. ]

— [ Where’s the nearest church? ]

 

— En yakın mağaza nerede ?

— Bu, söylediğim en aptalca şey.

— İngilizce en sevdiğim ders oldu.

— Jack sınıfında en uzun çocuk.

— Bu şimdiye kadar söylediğim en aptalca şey.

 

— En yakın alışveriş merkezi nerede ?

— Ne demek istediğine dair en küçük bir fikrim yok.

— Kayak benim en sevdiğim spor.

— Kaza onun en iyi arkadaşını çaldı.

— En yakın müze nerede ?

 

— [ Where’s the nearest department store? ]

— [ That’s the stupidest thing I’ve ever said. ]

— [ English has become my favorite subject. ]

— [ Jack is the tallest boy in his class. ]

— [ That’s the stupidest thing I’ve ever said. ]

 

— [ Where’s the nearest shopping mall? ]

— [ I haven’t the faintest idea what you mean. ]

— [ Skiing is my favorite sport. ]

— [ The accident robbed him of his best friend. ]

— [ Where’s the nearest museum? ]

 

— En çok istediğin birini al.

— Pizza benim en sevdiğim yiyecek.

— Nancy sınıfında en uzun boylu kız.

— Mike, sınıfında en parlak öğrenci.

— En yakın kayıp eşya bürosu nerede ?

 

— Bu, yılın en iyi mevsimi.

— En çok sevdiğin birini al, hangisi olursa olsun.

— O, hayatımdaki en iyi gündü.

— Sevmek ve sevilmek en büyük mutluluk.

— En yakın American Express ofisi nerede ?

 

— [ Take whichever you like best. ]

— [ Pizza is my favorite food. ]

— [ Nancy is the tallest girl in her class. ]

— [ Mike is the brightest student in class. ]

— [ Where is the nearest lost and found? ]

 

— [ It’s the best season of the year. ]

— [ Take the one you like best, whichever it is. ]

— [ That was the best day of my life. ]

— [ To love and to be loved is the greatest happiness. ]

— [ Where is nearest American Express office? ]

 

[ 30 ] GÜN

— Ne güzel bir gün !

— Bu güzel bir gün.

— Güzel bir gün !

— Benim için kötü bir gün.

— Ne sıcak bir gün !

 

— Güzel gün, değil mi ?

— Ne hoş bir gün.

— Hoş bir gün, değil mi ?

— Ne kadar meşgul olursa olsun, her gün resim yapar.

— Bir gün daha geçti.

 

— [ What a lovely day! ]

— [ It’s a lovely day. ]

— [ It’s a beautiful day! ]

— [ That’s a bad day for me. ]

— [ What a hot day it is! ]

 

— [ Beautiful day, isn’t it? ]

— [ What a lovely day! ]

— [ It’s a nice day, isn’t it? ]

— [ She paints every day no matter how busy she is. ]

— [ Another day passed. ]

 

— Birçok Japon her gün banyo yapar.

— Her iki gün de tamam.

— Yağmur bütün gün devam etti.

— Otobüs her gün kaç kez çalışır ?

— Emekli olduğu gün şirket ona altın bir saat hediye etti.

 

— Ödevini yaptın mı ? Toplantı yalnızca iki gün sonra.

— Herkesin işi bir gün ters gidebilir.

— Kaza, önceki gün oldu.

— O, Tokyo’ya döndükten iki gün sonra oldu.

— Sanırım hoş bir gün olacak.

 

— [ Most Japanese take a bath every day. ]

— [ Either day is OK. ]

— [ The rain continued all day. ]

— [ How many times does the bus run each day? ]

— [ The company presented him with a gold watch on the day he retired. ]

 

— [ Did you do your homework? The meeting is only two days away. ]

— [ Even the worthy Homer sometimes nods. ]

— [ The accident happened the day before yesterday. ]

— [ It happened two days after he got back to Tokyo. ]

— [ I think it’s going to be a nice day. ]

 

— Tony her gün ne kadar süre çalışır ?

— Bir haftada yedi gün vardır.

— Kapı bütün gün kapalı kaldı.

— Yağmurlu bir gün.

— Güzel bir gün, değil mi ? Neden bir yürüyüş için dışarı çıkmıyoruz ?

 

— Güzel bir gün, değil mi ? Neden bir yürüyüş için dışarı çıkmıyoruz ?

— Bu güzel günlerden bir gün o sadece hak ettiğini alacak.

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Kötü bir gün için bir kenara bir şey koymalısın.

— O çocuk bütün gün ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

 

— [ How long does Tony run every day? ]

— [ There are seven days in a week. ]

— [ The door remained closed all day. ]

— [ It’s a rainy day. ]

— [ A nice day, isn’t it? Why not go out for a walk? ]

 

— [ It’s a nice day, isn’t it? Why not go out for a walk? ]

— [ One of these fine days he will get his just deserts. ]

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ You should lay by something against a rainy day. ]

— [ That child did nothing but cry all day. ]

 

[ 31 ] FAZLA

— O çok fazla.

— Bu çok fazla !

— Bu çok fazla.

— Çok fazla para mı ?

— O çok fazla pahalı.

 

— O senden daha fazla bir aptal değil.

— Oda oynamak için çok fazla küçük.

— Çok fazla sigara içmek sağlık için iyi değil.

— Çok fazla kitabın var.

— Seninle konuşmak için daha fazla zamanım yok.

 

— [ That’s too much. ]

— [ That’s a lot! ]

— [ That’s too much! ]

— [ Too much money? ]

— [ That’s too expensive. ]

 

— [ He is no more a fool than you are. ]

— [ The room is too small to play in. ]

— [ It is not good for the health to smoke too much. ]

— [ You have many books. ]

— [ I have no more time to talk with you. ]

 

— Yapacak çok fazla şeyler var !

— Evde çok fazla mobilya var.

— Bu günlerde aklımda çok fazla şey var.

— Lütfen çok fazla gürültü yapma.

— Söyleyecek daha fazla şeyim yok.

 

— Orada yüzden fazla öğrenci vardı.

— Doktor daha fazla egzersiz yapmamı tavsiye etti.

— Genellikle Japonya’da haziran ayında fazla yağmur vardır.

— Keşke onunla konuşmak için daha fazla zamanım olsa.

— Meg çok fazla konuşur.

 

— [ There are too many things to do! ]

— [ There is too much furniture in the house. ]

— [ I have too many things on my mind these days. ]

— [ Please don’t make so much noise. ]

— [ I have nothing further to say. ]

 

— [ There were more than 100 students there. ]

— [ The doctor advised me to take more exercise. ]

— [ As a rule we have much rain in June in Japan. ]

— [ I wish I had more time to talk with her. ]

— [ Meg talks too much. ]

 

— Doktor ona daha fazla egzersiz yapmasını tavsiye etti.

— Denize yarım milden daha fazla değil.

— Bill gerçekten çok fazla içer.

— Birkaç sayfa İngilizce çevirmek iki saatten fazla zamanımı aldı.

— Doktor çok fazla sigara içmememi tavsiye etti.

 

— Doktor çok fazla içmememi tavsiye etti.

— Canım daha fazla beklemek istemiyor.

— Gereğinden daha fazla yaptın.

— Bir insan çok fazla içebilir fakat bir insan asla yeterince içmez.

— Bunun niçin işe yaramayacağını sana açıklamak çok fazla zamanımı alır.

 

— [ The doctor advised him to do more exercise. ]

— [ It is no more than half a mile to the sea. ]

— [ Bill really drinks like a fish. ]

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

— [ The doctor advised me not to smoke too much. ]

 

— [ The doctor advised me not to drink too much. ]

— [ I don’t feel like waiting any longer. ]

— [ You’ve done more than enough. ]

— [ One can drink too much, but one never drinks enough. ]

— [ It would take me too much time to explain to you why it’s not going to work. ]

 

[ 32 ] HAKKINDA

— Bu onun hakkında.

— Niçin öyle bir şey hakkında kızgın ?

— Onun niçin o kadar kızgın olduğu hakkında bir fikrim yok.

— O zamandan beri ona ne olduğu hakkında fikrim yok.

— Bana onun hakkında her şeyi söyle.

 

— Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

— Ne demek istediğin hakkında hiçbir fikrim yok.

— Onun hakkında hiç fikrin var mı ?

— Böyle bir şey hakkında üzülmene gerek yok.

— Ben onun hakkında bir şey söyleyeceğim.

 

— [ That’s about it. ]

— [ Why is he angry about something like that? ]

— [ I have no idea why she got so angry. ]

— [ I have no idea what has become of her since. ]

— [ Tell me everything about it. ]

 

— [ I’ve no idea what’s happening. ]

— [ I have no idea what you mean. ]

— [ Do you have any ideas about it? ]

— [ You don’t need to worry about such a thing. ]

— [ I will say something about it. ]

 

— Herkes her zaman Tony hakkında iyi konuşur.

— Onun neye benzediği hakkında bir fikrim yok.

— Onun maliyeti hakkında bir fikrim yok.

— Onun hakkında üzülmene gerek yok.

— Kimsenin John’un nerede olduğu hakkında herhangi bir fikri yok gibi görünüyor.

 

— O, o konu hakkında konuşmak istemiyor.

— Konu hakkında seninle özel olarak konuşabilir miyim ?

— Konu hakkında sizinle özel olarak konuşabilir miyim ?

— Hayatımın neye benzediği hakkında bir fikrin var mı ?

— O, geçmişi hakkında her şeyi biliyor gibi görünüyor.

 

— [ Everyone always speaks well of Tony. ]

— [ I have no idea of what it is like. ]

— [ I have no idea how much it costs. ]

— [ You don’t need to worry about it. ]

— [ No one seems to have any idea where John is. ]

 

— [ She doesn’t want to talk about it. ]

— [ May I talk with you in private about the matter? ]

— [ May I talk with you in private about the matter? ]

— [ Do you have any idea what my life is like? ]

— [ He seems to know all about her past. ]

 

— Yeni evli Japon erkek niçin karısı hakkında kötü bir şey söyledi ?

— Bay Johnson dikkatsiz yönetimi nedeniyle kaybedilen para miktarı hakkında endişe ediyord

— Yaşlı adam hayat hakkında birçok konuda deneyimli ve bilgili.

— Kato ona Amerika Birleşik Devletleri hakkında birçok soru sordu.

— Onun hakkında her şeyi daha sonra sana bildireceğim.

 

— O, onun hakkında sana bir şey söyledi mi ?

— Onun ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrim yok.

— Sen hiç bunun hakkında konuşmak istemedin ki.

— Sana Japonya hakkında daha çok şey anlatacağım.

— Konu hakkında onunla tartışmanın bir faydası yok.

 

— [ Why did the newly married Japanese man say something bad about his wife? ]

— [ Mr Johnson was concerned about the amount of money that was being lost because of carele ]

— [ The old man is wise and knows many things about life. ]

— [ Kato asked him many questions about the United States. ]

— [ I’ll let you know all about it later on. ]

 

— [ Did he say anything about it to you? ]

— [ I have no idea how long it will take. ]

— [ You never wanted to talk about it. ]

— [ I will tell you more about Japan. ]

— [ It is no use arguing with him about it. ]

 

[ 33 ] DA

— Ne kadar da güzel !

— Ev bizim için çok büyük, bunun da ötesinde o çok pahalı.

— Nasıl oldu da onu duydun ?

— Herkes, gerçek ya da potansiyel hasta.

— Bu otelde bir doktor ya da hemşire var mı ?

 

— Nasıl oldu da böyle bir hatayı yaptın ?

— Ya sen ya da arkadaşın hatalı.

— Şarkıcı sadece Japonya’da değil, aynı zamanda Avrupa’da da ünlü.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

 

— [ How beautiful it is! ]

— [ The house is too big for us, and what is more, it is too expensive. ]

— [ How did you come to hear of it? ]

— [ Everyone, whether an actual or potential patient. ]

— [ Do you have a doctor or nurse in this hotel? ]

 

— [ How come you made such a mistake? ]

— [ Either you or your friend is wrong. ]

— [ The singer is famous not only in Japan but also in Europe. ]

— [ To make matters worse, it began to rain. ]

— [ To make matter worse, it began to rain. ]

 

— Caddenin iki tarafında da birçok dükkan var.

— Daha da kötüsü, kar yağmaya başladı.

— Daha da kötüsü kar yağmaya başladı.

— Zahmet yoksa kazanç da yok.

— Ya bugün ya da yarın git bu hiç bir değişiklik yapmayacak.

 

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

— Söyleyecek bir şeyin varsa hemen söyle ya da sesini kes.

— Bir yıl ya da benzer sürede İngilizceye hakim olmak imkansızdır.

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Senin için yalan söyleyecek insanlar, sana da yalan söylerler.

 

— [ There are many stores on either side of the street. ]

— [ To make matters worse, it began snowing. ]

— [ To make matters worse, it began to snow. ]

— [ No pain, no gain. ]

— [ It will not make much difference whether you go today or tomorrow. ]

 

— [ How come you call on us so late at night? ]

— [ If you have something to say, say it now or pipe down. ]

— [ It is impossible to master English in a year or so. ]

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ People who will lie for you, will lie to you. ]

 

— Lisa, sadece İngilizce değil, aynı zamanda Fransızca da konuşur.

— Bir ya da iki gün içinde onu bitirebileceğim.

— Ya sen ya da ben onun yerine gitmeliyim.

— Cevabınızın yanlış ya da doğru olması önemli değil.

— Kazada on beş kişi öldü ya da yaralandı.

 

— Onlar kişinin mütevazi ya da tembel olduğunu düşünürdü.

— Bir ya da iki gün daha sabret.

— Bir ya da iki gün içinde bitirebileceğim.

— Bir ya da iki gün içinde bitirilecek.

— Her iki yol da seni istasyona götürecektir.

 

— [ Lisa speaks not only English but also French. ]

— [ I’ll be able to finish it in a day or two. ]

— [ Either you or I must go in his place. ]

— [ It doesn’t matter whether your answer is right or wrong. ]

— [ Fifteen people were killed or injured in the accident. ]

 

— [ They would think the person is modest or lazy. ]

— [ Have patience for another day or two. ]

— [ I’ll be able to finish in a day or two. ]

— [ It will be finished in a day or two. ]

— [ Either way will lead you to the station. ]

 

[ 34 ] BEN

— Niçin ben ?

— Tam ben giderken o geri geldi.

— Neden ben ?

— Ben senin kalemini ödünç alabilir ?

— Ben göründüğü kadar genç değil.

 

— O, ben varmadan önce oldu.

— Ben iyi bir iş bulmadan önce iki yıl geçti.

— Ben onun hakkında bir şey söyleyeceğim.

— Ben bir an için sizi rahatsız edebilir miyim ?

— Ben sana yeni bir takım yapacağım.

 

— [ Why me? ]

— [ She came back just as I was leaving. ]

— [ Why me? ]

— [ May I borrow your pen? ]

— [ Ben is not as young as he looks. ]

 

— [ It happened prior to my arrival. ]

— [ Two years went by before I could find a good job. ]

— [ I will say something about it. ]

— [ May I bother you for a moment? ]

— [ I’ll make you a new suit. ]

 

— Ben biraz daha süt alabilir miyim ?

— Ben size birkaç soru daha sorabilir miyim ?

— Ben elimden gelen her şeyi yapacağım.

— Ben senin kalemini ödünç alabilir miyim ?

— Ben senin kurşun kalemini kullanabilir miyim ?

 

— Ben bir şey yapacağım.

— Ben senin kalemini kullanabilir miyim ?

— Ben oynamak için dışarı çıkabilir miyim ?

— Ben bir ısırık alabilir miyim ?

— Ben bir mesaj alabilir miyim ?

 

— [ Can I have some more milk? ]

— [ May I ask you some more questions? ]

— [ I’ll do everything I can. ]

— [ Can I borrow your pen? ]

— [ Can I use your pencil? ]

 

— [ I’ll do anything. ]

— [ Can I use your pen? ]

— [ May I go out to play? ]

— [ Can I have a bite? ]

— [ May I take a message? ]

 

— Ben elimden geleni yapacağım.

— Ben kalemini kullanabilir miyim ?

— Ben çantalarımı kontrol edebilir miyim ?

— Merhaba, ben Mike.

— Niye ben ?

 

— Onun için sadece siz değil aynı zamanda ben de sorumluyum.

— Ben en yakın American Express ofisinin telefon numarasını öğrenmek istiyorum.

— Ben onu bir saat istasyonda bekledim, ama o görünmedi.

— Ben o konuda zorunlu olarak seninle aynı fikirde olamam.

— Tepeye kadar koştuktan sonra, ben tamamen nefes nefese kaldım.

 

— [ I’ll do all I can. ]

— [ Can I use your pencil? ]

— [ Could I check my bags? ]

— [ Hello, this is Mike. ]

— [ Why me? ]

 

— [ Not only you but I am responsible for it. ]

— [ I’d like to know the phone number of the nearest American Express office. ]

— [ I waited for him at the station for an hour, but he didn’t show up. ]

— [ I can’t necessarily agree with you on that point. ]

— [ After running up the hill, I was completely out of breath. ]

 

[ 35 ] SADECE

— O sadece biraz daha uzak.

— Sadece on beş dakika.

— Sadece on kişi partiye geldi.

— Bana sadece ne yapmamı istediğini söyle.

— Sadece bir kelime bir kişiye zarar verebilir.

 

— O, sadece seninle şaka yapıyor.

— Oraya yürümek sadece on dakika aldı.

— Masanın üstünde sadece bir kitap vardır.

— Sadece her iki saatte bir otobüs vardır.

— Şarkıcı sadece Japonya’da değil, aynı zamanda Avrupa’da da ünlü.

 

— [ It’s just a little further. ]

— [ Only fifteen minutes. ]

— [ Only ten people showed up for the party. ]

— [ Just tell me what you’d like me to do. ]

— [ Just a word can do harm to a person. ]

 

— [ He is just pulling your leg. ]

— [ It took only ten minutes to walk there. ]

— [ There is only one book on the desk. ]

— [ There is only one bus every two hours. ]

— [ The singer is famous not only in Japan but also in Europe. ]

 

— Köye sadece iki mil var.

— Onların sadece küçük bir kızı vardı.

— Ciddi sorular sadece, lütfen.

— Sadece geçen yıl bir çocuğumuz vardı.

— Sadece biraz süt kaldı.

 

— Açıklama makul geliyor ama bu sadece tutarlı değil.

— Sadece yürümeye devam edin.

— Sadece kısa bir yol, bu yüzden birkaç dakika içinde oraya yürüyebilirsiniz.

— Onun için sadece siz değil aynı zamanda ben de sorumluyum.

— Sadece bunun başka biri için aynı olup olmadığını merak edebilirim.

 

— [ It’s only two miles to the village. ]

— [ Only one little daughter did they have. ]

— [ Serious inquiries only, please. ]

— [ We had a kid just last year. ]

— [ There’s only a little milk left. ]

 

— [ Your explanation sounds plausible, but it just doesn’t hold water. ]

— [ Just keep on walking. ]

— [ It’s only a short way, so you can walk there in a few minutes. ]

— [ Not only you but I am responsible for it. ]

— [ I can only wonder if this is the same for everyone else. ]

 

— Bu güzel günlerden bir gün o sadece hak ettiğini alacak.

— O çocuk sadece dört yaşında fakat şimdiden yüze kadar sayabiliyor.

— Bütün yolu sadece onun evden uzakta olduğunu anlamak için yürüdüm.

— Arabayla istasyondan amcamın evine varmak yaklaşık sadece beş dakika aldı.

— Lisa, sadece İngilizce değil, aynı zamanda Fransızca da konuşur.

 

— Sadece treni az önce gitmiş bulmak için istasyona gittim.

— Sadece dikkatsiz bir hata şirkete milyonlarca dolara mal oldu.

— Bob sadece gitar değil aynı zamanda flüt de çalar.

— Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.

— Sadece siz değil aynı zamanda ben de suçlanmalıyım.

 

— [ One of these fine days he will get his just deserts. ]

— [ That child is only four, but he can already count to 100. ]

— [ I went all the way to see her only to find her away from home. ]

— [ It took only about five minutes to get to my uncle’s house from the station by car. ]

— [ Lisa speaks not only English but also French. ]

 

— [ I got to the station only to find that the train had just left. ]

— [ Only one careless mistake cost the company millions of dollars. ]

— [ Bob plays not only the guitar but also the flute. ]

— [ Not only you but I also was to blame. ]

— [ Not only you but also I am to blame. ]

 

[ 36 ] ADAM

— Zaten bir adam.

— Çocuk büyük bir adam oldu.

— Ne kaba bir adam !

— Bay Johnson, zengin bir adam.

— Kapıda bir adam var.

 

— Adam birkaç saat önce öldü.

— Yaşlı adam bazen kendi kendine konuşur.

— Yaşlı adam geçen hafta öldü.

— Adam bir saat konuşmaya devam etti.

— Adam akıllı ve çalışkan.

 

— [ He’s already a man. ]

— [ The boy grew up to be a great man. ]

— [ What a rude man! ]

— [ Mr Johnson is a rich man. ]

— [ There is a man at the door. ]

 

— [ The man died a few hours ago. ]

— [ The old man sometimes talks to himself. ]

— [ The old man died last week. ]

— [ The man kept talking for an hour. ]

— [ The man is intelligent and industrious. ]

 

— Piyano çalan adam kim ?

— Yaşlı adam yolu dikkatlice yürüyerek geçti.

— Adam ilk görüşte aşık oldu.

— Adam bir otelde giriş yapıyor.

— Adam bir araba kazasında öldü.

 

— Adam aniden yere düştü.

— Yaşlı adam yere düştü.

— Adam ve karısı birbirlerine yardım etti.

— Yaşlı adam benimle Fransızca konuştu.

— Yaşlı adam benimle fransızca konuştu.

 

— [ Who is the man playing the piano? ]

— [ The old man walked across the road carefully. ]

— [ The man fell in love at first sight. ]

— [ The man is checking in at a hotel. ]

— [ The man died in a car accident. ]

 

— [ The man slumped to the floor. ]

— [ The old man fell down on the ground. ]

— [ The man and his wife helped each other. ]

— [ The old man spoke to me in French. ]

— [ The old man spoke to me in French. ]

 

— Adam arabayı çaldığını inkar etti.

— Adam yere düştü.

— Ne terbiyesiz bir adam !

— Keman çalan adam kim ?

— Adam polise teslim edildi.

 

— Adam sonunda itiraf etti.

— Adam ölüm cezasına karşı duyarlı.

— Yaşlı adam tepede durdu.

— Yaşlı adam üzgün görünüyor.

— Yaşlı adam yıllarca krala hizmet etti.

 

— [ The man denied having stolen the car. ]

— [ The man fell down on the ground. ]

— [ What a nasty man he is! ]

— [ Who is the man playing the violin? ]

— [ The man was handed over to the police. ]

 

— [ The man finally confessed. ]

— [ The man is liable to the death penalty. ]

— [ The old man stood on the hill. ]

— [ The old man looks sad. ]

— [ The old man served the king for many years. ]

 

[ 37 ] HIÇ

— Böyle bir şey hiç önemli değil.

— Hiç yeni haber var mı ?

— Hiç sorun değil !

— Orada hâlâ hiç şeker var mı ?

— Masanın altında hiç kitap var mı ?

 

— Onun hakkında hiç fikrin var mı ?

— Buraya yakın hiç sinema var mı ?

— Hiç kalemin var mı ?

— O konuda hiç şüphe yok.

— Hiç iyi haberin var mı ?

 

— [ Such a thing is of no account. ]

— [ Is there any fresh news? ]

— [ No problem at all! ]

— [ Is there still any sugar? ]

— [ Are there any books under the desk? ]

 

— [ Do you have any ideas about it? ]

— [ Are there any movie theaters near here? ]

— [ Do you have any pencils? ]

— [ There’s no mistaking about that. ]

— [ Do you have any good news? ]

 

— Hiç kurşun kalemin var mı ?

— Hiç suyun var mı ?

— John’un burada hiç arkadaşı yok.

— Masanın üstünde hiç portakal yok.

— Hiç şüphe yok.

 

— Kalan hiç süt yok.

— Hiç zamanımız yok.

— Hiç çözüm yok.

— Onu hiç okudunuz mu ?

— Hiç Paris’e gittin mi ?

 

— [ Do you have any pencils? ]

— [ Do you have any water? ]

— [ John has no friends here. ]

— [ There are no oranges on the table. ]

— [ There’s no doubt. ]

 

— [ There isn’t any milk left. ]

— [ We have no time. ]

— [ There isn’t any solution. ]

— [ Did you read it at all? ]

— [ Have you ever gone to Paris? ]

 

— Mary’nin konuşacak hiç kimsesi yok fakat o kendini yalnız hissetmiyor.

— Hiç kimse onu dinlemek için durmaz.

— İngiltere’de hiç bulundun mu ?

— Amerika’da hiç bulundun mu ?

— Hiç planım yok.

 

— Hiç tuz kaldı mı ?

— Hiç Çin şiiri okudun mu ?

— Hiç acelesi yok.

— Hiç acelesi yok.

— Hiç Meksika’da bulundun mu ?

 

— [ Mary has nobody to talk with, but she doesn’t feel lonely. ]

— [ No one stops to listen to him. ]

— [ Have you ever been to Britain? ]

— [ Have you ever been to America? ]

— [ I have no plans whatever. ]

 

— [ Is there any salt left? ]

— [ Have you ever read any Chinese poems? ]

— [ There’s no hurry. ]

— [ There is no hurry. ]

— [ Have you ever been to Mexico? ]

 

[ 38 ] BIRAZ

— O sadece biraz daha uzak.

— Biraz daha yüksek.

— Benim biraz param var.

— Ne olduğuna dair biraz fikrim var.

— Kim biraz sıcak çikolata ister ?

 

— Şimdi her şey biraz çılgın.

— Senin bugün biraz ateşin var, değil mi ?

— Biraz daha ucuz olan bir odanız var mı ?

— Kalan biraz şarap var.

— Biraz meyve suyu, lütfen.

 

— [ It’s just a little further. ]

— [ A little louder. ]

— [ I have a little money. ]

— [ I have some idea of what happened. ]

— [ Who wants some hot chocolate? ]

 

— [ Everything’s a little crazy right now. ]

— [ You have a little fever today, don’t you? ]

— [ Do you have a room that’s a little cheaper? ]

— [ There is little wine left. ]

— [ Some juice, please. ]

 

— Lütfen biraz daha yavaş konuşun.

— Biraz daha şeker koyun.

— Bill Japoncayı biraz konuşabilir.

— Ben biraz daha süt alabilir miyim ?

— Biraz daha küçük olanı var mı ?

 

— Biraz süt ilave et.

— Biraz ekmek ve süte ihtiyacım var.

— Kedi biraz su istiyor gibi görünüyor.

— Ona biraz daha su ilave edin.

— Biraz Fransız şarabın var mı ?

 

— [ Please speak a little more slowly. ]

— [ Put in a little more sugar. ]

— [ Bill can speak Japanese a little. ]

— [ Can I have some more milk? ]

— [ Do you have one a little smaller? ]

 

— [ Add a little milk. ]

— [ I need some bread and milk. ]

— [ The cat seems to want some water. ]

— [ Add more water to it. ]

— [ Do you have any French wine? ]

 

— Biraz daha çay alabilir miyim ?

— Sadece biraz süt kaldı.

— Keşke biraz daha uzun olsam.

— Biraz daha egzersiz yapacağım.

— Sizinle biraz konuşabilir miyim ?

 

— Keşke biraz daha zamanımız olsa.

— Radyo biraz gürültülü.

— Çok yorgun olduğum için öğle yemeği molası sırasında biraz uyudum.

— Onu iyice düşünmem için bana biraz zaman ver.

— Lütfen bana biraz para ödünç verir misin ?

 

— [ Can I have some more tea? ]

— [ There’s only a little milk left. ]

— [ I wish I were a little taller. ]

— [ I’m going to get more exercise. ]

— [ May I talk with you for a moment? ]

 

— [ I wish we had more time. ]

— [ The radio is a bit loud. ]

— [ I slept a little during lunch break because I was so tired. ]

— [ Give me some time to think it over. ]

— [ Would you please lend me some money? ]

 

[ 39 ] TARAFINDAN

— Kız tüm sınıf arkadaşları tarafından alay edildi.

— Çocuğa ebeveynleri tarafından eşlik edildi.

— Ev yangın tarafından tahrip edildi.

— Şehir yangın tarafından tahrip edildi.

— Parti Mac tarafından organize edildi.

 

— Beth’e tembel erkek arkadaşı tarafından onun tarih ödevini yapması rica edildi.

— Ancak Japonya hâlâ diğer ülkeler tarafından yeterince anlaşılamamıştır, ve Japonlar, ayn

— Müze çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilir mi ?

— Bu kitap niçin genç insanlar tarafından seviliyor ?

— O ada bir zamanlar Fransa tarafından yönetildi.

 

— [ The girl was laughed at by all her classmates. ]

— [ The boy was accompanied by his parents. ]

— [ The house was destroyed by fire. ]

— [ The city was destroyed by fire. ]

— [ The party was organized by Mac. ]

 

— [ Beth was asked by her lazy boyfriend to do his history homework. ]

— [ Yet Japan is still not sufficiently understood by other countries, and the Japanese, lik ]

— [ Is the museum visited by many people? ]

— [ Why is this book loved by young people? ]

— [ That island was governed by France at one time. ]

 

— Çocuk neredeyse bir araba tarafından eziliyordu.

— Böyle bir çocuk, herkes tarafından sevilir.

— Araba Ken tarafından ne zaman yıkandı ?

— Herkes onun hikayesi tarafından çok heyecanlandı.

— Beth’den onun tembel erkek arkadaşı tarafından onun tarih ödevini yapması istenildi.

 

— Jim sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor.

— Tembel olduğu için öğretmeni tarafından azarlandı.

— Yaşlı adama torunu tarafından eşlik edildi.

— Onların hepsi onun şarkısı tarafından büyülendi.

— Tekne yüzen bir buz tarafından parçalandı.

 

— [ The child was nearly run over by a car. ]

— [ Such a boy is loved by everybody. ]

— [ When was the car washed by Ken? ]

— [ Everybody was thrilled by his story. ]

— [ Beth was asked by her lazy boyfriend to do his history homework. ]

 

— [ Jim is liked by all his classmates. ]

— [ He was scolded by his teacher for being lazy. ]

— [ The old man was accompanied by his grandchild. ]

— [ They were all charmed by her song. ]

— [ The boat was broken by the floating ice. ]

 

— Herkes onun tarafından yapılan resimlere hayrandır.

— Şirket savaştan hemen sonra başlayan bir gurup girişimci tarafından alındı.

— Neredeyse bir araba tarafından çarpılıyordum.

— Neredeyse bir araba tarafından eziliyordum.

— İngilizce birçok kişi tarafından kullanılmaktadır.

 

— Onun tarafından eve sahip olundu.

— Şarkı herkes tarafından iyi bilinmektedir.

— Köpek bir araba tarafından ezildi.

— Yaşlı adam herkes tarafından sevilirdi.

 

— [ Everyone admires the pictures painted by him. ]

— [ The company is owned by a group of entrepreneurs who started it right after the war. ]

— [ I was nearly hit by a car. ]

— [ I was almost run over by a car. ]

— [ English is used by many people. ]

 

— [ The house is owned by him. ]

— [ The song is well known to everybody. ]

— [ The dog was run over by a car. ]

— [ The old man was loved by everyone. ]

 

[ 40 ] GÜZEL

— Ne güzel bir gün !

— Ne kadar da güzel !

— Bu güzel bir gün.

— Güzel bir gün !

— Güzel, gece çok uzun, değil mi ?

 

— Seni tekrar görmek güzel !

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni tekrar görmek güzel.

— Güzel gün, değil mi ?

— Bu güzel ve sıcak.

 

— [ What a lovely day! ]

— [ How beautiful it is! ]

— [ It’s a lovely day. ]

— [ It’s a beautiful day! ]

— [ Well, the night is quite long, isn’t it? ]

 

— [ Nice to see you again! ]

— [ It is nice to see you again. ]

— [ Nice to see you again. ]

— [ Beautiful day, isn’t it? ]

— [ It’s nice and warm. ]

 

— Ne güzel bir fikir !

— Ne güzel bir çiçek !

— Ne güzel bir şehir !

— Her iki kız kardeş güzel.

— Küçük kız güzel bir kadın oldu.

 

— Birçok arkadaşa sahip olmak ne güzel.

— O güzel bir elbise.

— O zaman güzel bir fikir aklıma geldi.

— Kız kardeşin ne kadar güzel !

— O kızın güzel bir bebeği var.

 

— [ What a good idea! ]

— [ What a beautiful flower! ]

— [ What a beautiful town! ]

— [ Both sisters are pretty. ]

— [ The little girl grew into a beautiful woman. ]

 

— [ It is nice to have a lot of friends. ]

— [ That’s a beautiful dress. ]

— [ I hit upon a good idea then. ]

— [ How pretty your sister is! ]

— [ That girl has a lovely doll. ]

 

— Sonunda aklıma güzel bir fikir geldi.

— Fincan güzel.

— Benim için sürpriz oldu, güzel bir sesi vardı.

— Ne güzel çiçekler !

— Ne güzel bir bahçe.

 

— O, gerçekten güzel bir gündü.

— Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

— Çok güzel bir gündü.

— Ne güzel bir kasaba !

— Bahçede bazı güzel çiçekler var.

 

— [ At last a good idea struck me. ]

— [ The cup is nice. ]

— [ To my surprise, he had a beautiful voice. ]

— [ What lovely flowers! ]

— [ What a beautiful garden! ]

 

— [ It was a really beautiful day. ]

— [ It was a pleasant day, but there were few people in the park. ]

— [ It was such a nice day. ]

— [ What a beautiful town! ]

— [ There are some pretty flowers in the garden. ]

 

[ 41 ] DEĞIL

— O yeni değil.

— O neredeyse bir araba değil.

— O onun işi değil.

— İngilizce benim için kolay değil.

— Güzel, gece çok uzun, değil mi ?

 

— Bu çok büyük bir sürpriz değil, değil mi ?

— O onun, değil mi ?

— O, bir İngilizce kitap değil mi ?

— O, çok iyi olduğum bir şey değil.

— Çok sayıda kitap var, değil mi ?

 

— [ It isn’t new. ]

— [ It isn’t much of a car. ]

— [ That is no business of his. ]

— [ English is not easy for me. ]

— [ Well, the night is quite long, isn’t it? ]

 

— [ It’s not much of a surprise, is it? ]

— [ It is hers, is it not? ]

— [ Isn’t that an English book? ]

— [ It’s not something I’m very good at. ]

— [ There are many books, aren’t there? ]

 

— Güzel gün, değil mi ?

— O kötü bir fikir değil.

— O kadar uzak değil.

— Böyle bir şey hiç önemli değil.

— O benim onunla ilgili fikrim değil.

 

— O sorun değil.

— Hoş bir gün, değil mi ?

— Hiç sorun değil !

— O hiçbir şekilde kesin değil.

— İngilizce zor, değil mi ?

 

— [ Beautiful day, isn’t it? ]

— [ That’s not a bad idea. ]

— [ It’s not so far. ]

— [ Such a thing is of no account. ]

— [ That is not my idea of him. ]

 

— [ That’s not the problem. ]

— [ It’s a nice day, isn’t it? ]

— [ No problem at all! ]

— [ It is by no means certain. ]

— [ English is difficult, isn’t it? ]

 

— Çok sıcak değil mi ?

— O senden daha fazla bir aptal değil.

— Bunu yapmak zor değil.

— Bu önemli değil.

— İngilizce öğrenmek zor değil.

 

— Burada onu yapan biri var, değil mi ?

— O artık genç değil.

— O gerçekten akıllı, değil mi ?

— Çok fazla sigara içmek sağlık için iyi değil.

— Cevap kolay değil mi ?

 

— [ It’s very hot, isn’t it? ]

— [ He is no more a fool than you are. ]

— [ It isn’t hard to do. ]

— [ It doesn’t matter. ]

— [ English is not difficult to learn. ]

 

— [ There’s somebody here who did it, isn’t there? ]

— [ He’s no spring chicken. ]

— [ She’s really smart, isn’t she? ]

— [ It is not good for the health to smoke too much. ]

— [ Isn’t the answer easy? ]

 

[ 42 ] DOĞRU

— Onun genç olduğu doğru fakat o akıllı.

— Genç olduğu doğru, ama akıllı.

— O doğru olabilir.

— Bu doğru olabilir.

— O söylenti doğru değil, değil mi ?

 

— Haber doğru olabilir.

— Köpek koşarak bana doğru geldi.

— Köpek ona doğru koşarak geldi.

— Bu, istasyona giden doğru yol mu ?

— Köpek koşarak bize doğru geldi.

 

— [ It is true that he is young, but he is wise. ]

— [ It is true she is young, but she is wise. ]

— [ It may well be true. ]

— [ It may be true. ]

— [ That rumour is not true, is it? ]

 

— [ The news may be true. ]

— [ The dog came running to me. ]

— [ The dog came running to her. ]

— [ Is this the right way to the station? ]

— [ The dog came running to us. ]

 

— Hikaye garip gelebilir , ama doğru.

— Onun hikayesi doğru olabilir mi ?

— Garip gelebilir ama söylediği doğru.

— Garip gelebilir ama söylediği doğru.

— Söylenti doğru olabilir mi ?

 

— Söylenti doğru olabilir.

— Söylenti doğru olabilir.

— Onun söylediklerini doğru mu kabul ettin ?

— Sanırım o doğru.

— Sanırım o doğru.

 

— [ The story may sound strange, but it is true. ]

— [ Can his story be true? ]

— [ It may sound strange, but what she said is true. ]

— [ It may sound strange, but what he said is true. ]

— [ Can the rumor be true? ]

 

— [ The rumor may be true. ]

— [ The rumor may well be true. ]

— [ Did you accept his statement as true? ]

— [ I believe it to be true. ]

— [ I think it’s true. ]

 

— Sanırım bu doğru.

— Cevabınızın yanlış ya da doğru olması önemli değil.

— Dev gibi bir kuş ona doğru uçarak geldi.

— Affedersiniz,ama bu metro istasyonu için doğru yol mu ?

— Onun zengin olduğu doğru ama bir cimridir.

 

— Onun doğru olduğu konusunda onu ikna edemedim.

— Onun doğru olduğundan emin olsan iyi olur.

— Vardığımız sonuca göre bu doğru bir hikaye.

— Kulağa garip geliyor olabilir ama söylediği doğru.

— Kulağa garip geliyor olabilir ama söylediği doğru.

 

— [ I think it’s true. ]

— [ It doesn’t matter whether your answer is right or wrong. ]

— [ A gigantic bird came flying toward him. ]

— [ Excuse me, but is this the right way to the subway station? ]

— [ It is true he is rich, but he is a miser. ]

 

— [ I could not persuade him that it was true. ]

— [ You’d better make sure that it is true. ]

— [ We’ve come to the conclusion that this is a true story. ]

— [ It may sound strange, but what she said is true. ]

— [ It may sound strange, but what he said is true. ]

 

[ 43 ] TEKRAR

— Seni tekrar görmek güzel !

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni tekrar görmek güzel.

— Böyle bir şey tekrar olabilir mi ?

— Lütfen onu bana tekrar göster.

 

— Asla tekrar bu kadar geç kalma.

— Muhtemelen tekrar yağmur yağacak.

— Lütfen yakında tekrar yazın.

— Aynı hatayı tekrar yaptın.

— Yakında tekrar gel.

 

— [ Nice to see you again! ]

— [ It is nice to see you again. ]

— [ Nice to see you again. ]

— [ Can such a thing happen again? ]

— [ Please show it to me again. ]

 

— [ Never be this late again. ]

— [ It is likely to rain again. ]

— [ Please write back soon. ]

— [ You have made the very same mistake again. ]

— [ Come back soon. ]

 

— Oraya tekrar gitmesen iyi olur.

— Genel anlamda, tarih kendini tekrar eder.

— Tekrar denemenin faydası yok.

— Tekrar gel.

— Çok uzun bir tatil birini tekrar işe başlamak için isteksiz yapar.

 

— Ben kısa sürede sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Ben kısa sürede seninle tekrar görüşmek için sabırsızlanıyorum.

— Çok geçmeden tekrar oldukça iyi olacağını umuyorum.

— Ben kısa sürede size tekrar yazacağım.

— Ben sizi daha sonra tekrar arayacağım.

 

— [ You had better not go there again. ]

— [ Generally speaking, history repeats itself. ]

— [ It is no use trying again. ]

— [ Do come again. ]

— [ Too long a holiday makes one reluctant to start work again. ]

 

— [ I’m looking forward to seeing you again soon. ]

— [ I look forward to meeting you again soon. ]

— [ I hope you will be quite well again before long. ]

— [ I will write you back soon. ]

— [ I’ll call you back later. ]

 

— Yakında seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Ve onu üç günde tekrar kaldıracağım.

— Seni tekrar görmek gerçekten harika, Momoe.

— Bazı kitaplar tekrar tekrar okunmaya değer.

— Günün birinde seni tekrar görmek isterim.

 

— Çok heyecan verici ! Tekrar gitmek istiyorum.

— Lütfen gel ve beni tekrar gör.

— Otobüs durağına vardığımda seni tekrar arayacağım.

 

— [ I look forward to seeing you again very soon. ]

— [ And I will raise it again in three days. ]

— [ It’s really wonderful seeing you again, Momoe. ]

— [ Some books are worth reading over and over again. ]

— [ I would like to see you again sometime. ]

 

— [ It was very exciting! I’d like to go again. ]

— [ Please come and see me again. ]

— [ I’ll call you back when I get to the bus stop. ]

 

[ 44 ] SANA

— Sana ihtiyacım var.

— Sana bir şey mi oldu ?

— Sana söyleyecek bir şeyim var.

— Hemşire onu nasıl yapacağını sana söyleyecek.

— Ben sana yeni bir takım yapacağım.

 

— Bir fincan süt iç, sana iyi gelir.

— Onu yapmak sana kalmış.

— O tamamen sana kalmış.

— Sana bir şey sorabilir miyim ?

— Onu sana açıklamam imkansız.

 

— [ I need you. ]

— [ Is something wrong with you? ]

— [ I have something to tell you. ]

— [ The nurse will tell you how to do it. ]

— [ I’ll make you a new suit. ]

 

— [ Have a cup of milk. It will do you good. ]

— [ It’s up to you to do it. ]

— [ It’s entirely up to you. ]

— [ May I ask you something? ]

— [ It’s impossible for me to explain it to you. ]

 

— Sana başka bir şey getirebilir miyim ?

— Sana yardım edebilir miyim ?

— Doktorun sana tavsiye ettiği gibi yapsan iyi olur.

— Sana bir model uçak yapacağım.

— Bunun niçin işe yaramayacağını sana açıklamak çok fazla zamanımı alır.

 

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Senin için yalan söyleyecek insanlar, sana da yalan söylerler.

— Bir kurşun kalem istiyorsan, sana bir tane ödünç veririm.

— Onun hakkında her şeyi daha sonra sana bildireceğim.

— O, onun hakkında sana bir şey söyledi mi ?

 

— [ Can I bring you anything else? ]

— [ Can I help you? ]

— [ You had better do as the doctor advised you. ]

— [ I’ll make you a model plane. ]

— [ It would take me too much time to explain to you why it’s not going to work. ]

 

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ People who will lie for you, will lie to you. ]

— [ If you want a pencil, I’ll lend you one. ]

— [ I’ll let you know all about it later on. ]

— [ Did he say anything about it to you? ]

 

— Sıkı çalışma ve kendini adama sana başarıyı getirecektir.

— Sana biraz para vermeme ihtiyacın var mı ?

— Öyle aptalca bir şeyi sana ne söyletti ?

— Sana Japonya hakkında daha çok şey anlatacağım.

— Doğum günün için sana bir bisiklet vereceğim.

 

— Ben yakın gelecekte bir ara sana uğrayacağım.

— Elinden geleni yaptığın sürece sana yardım edeceğim.

— Böylesine saçma bir hikayeyi sana kim anlattı ?

— Eğer istersen sana bir tane ödünç veririm.

— Sadece bu sefer sana ödünç para vereceğim.

 

— [ Hard work and dedication will bring you success. ]

— [ Do you need me to give you some money? ]

— [ What made you say such a stupid thing as that? ]

— [ I will tell you more about Japan. ]

— [ I will give you a bicycle for your birthday. ]

 

— [ I’ll drop in on you sometime in the near future. ]

— [ I’ll help you so long as you do your best. ]

— [ Whoever told you such a ridiculous story? ]

— [ I’ll lend you one if you like. ]

— [ I will lend you money just this once. ]

 

[ 45 ] SONRA

— Ya sonra ?

— Sonra ne olacak ?

— Kısa süre sonra yağmur yağmaya başladı.

— Ödevini yaptın mı ? Toplantı yalnızca iki gün sonra.

— O, Tokyo’ya döndükten iki gün sonra oldu.

 

— Hava karardıktan sonra dışarı gitme.

— Sen gittikten sonra geldi.

— Sen ayrıldıktan sonra geldi.

— Tony akşam yemeğinden sonra çalışır mı ?

— Karanlıktan sonra dışarı çıkma.

 

— [ Then what? ]

— [ Then what? ]

— [ Soon after, it began to rain. ]

— [ Did you do your homework? The meeting is only two days away. ]

— [ It happened two days after he got back to Tokyo. ]

 

— [ Don’t go out after it gets dark. ]

— [ He came after you left. ]

— [ He came after you left. ]

— [ Does Tony study after dinner? ]

— [ Don’t go out after dark. ]

 

— Tony akşam yemeğinden sonra çalışır.

— Karanlıktan sonra yalnız yürüme.

— Kazadan kısa bir süre sonra orada canlı bir hayvan buldular.

— Bugün plaja gitmeyi planlıyordum fakat sonra yağmur yağmaya başladı.

— Sonra küçük kardeş yola çıktı, ve büyük geride kaldı.

 

— Tepeye kadar koştuktan sonra, ben tamamen nefes nefese kaldım.

— Onun hakkında her şeyi daha sonra sana bildireceğim.

— Akşam yemeğinden sonra kısa bir toplantı için toplandık.

— O, ondan sonra zor bir hayat sürdü.

— Böylesine zor bir işten sonra yorgun olmalı.

 

— [ Tony studies after dinner. ]

— [ Don’t walk alone after dark. ]

— [ Soon after the accident they found a live animal there. ]

— [ I was planning on going to the beach today, but then it started to rain. ]

— [ Then the younger brother set off, and the elder remained behind. ]

 

— [ After running up the hill, I was completely out of breath. ]

— [ I’ll let you know all about it later on. ]

— [ We got together for short meeting after dinner. ]

— [ He led a hard life after that. ]

— [ He must be tired after such hard work. ]

 

— Eğer bir yanlış görürsen sonra lütfen düzelt.

— Karanlıktan sonra onun dışarı çıkmasına izin verme.

— Bir gecelik uykudan sonra daha iyi hissedersiniz.

— Personel eve gittikten sonra yangın patlak verdi.

— Ben sizi daha sonra tekrar arayacağım.

 

— Daha sonra tekrar arar mısınız, lütfen ?

— Bir süre sonra yeniden yürümeye başladılar.

— Ve daha sonra aşağı metroya indim.

— Üç içkiden sonra, adam kendinden geçti.

— Televizyon seyrettikten sonra, ev ödevimi yapacağım.

 

— [ If you see a mistake, then please correct it. ]

— [ Don’t let her go out after dark. ]

— [ You will feel better after a night’s sleep. ]

— [ The fire broke out after the staff went home. ]

— [ I’ll call you back later. ]

 

— [ Could you call again later please? ]

— [ They began to walk again after a while. ]

— [ And then I went down to the subway. ]

— [ After three drinks, the man passed out. ]

— [ I’ll do my homework after I watch television. ]

 

[ 46 ] YAĞMUR

— Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

— Kısa süre sonra yağmur yağmaya başladı.

— Az önce yağmur yağmaya başladı.

— Ne zaman yağmur başladı ?

— Kısa sürede yağmur şiddetli yağmaya başladı.

 

— Bir hafta boyunca yağmur yağmaya devam etti.

— Çok yağmur yağmaya başladı.

— Yağmur iyi ve şiddetli yağıyordu.

— Yağmur yağarsa beni ara.

— Çok yakında yağmur yağacak.

 

— [ It was raining on and off all night long. ]

— [ Soon after, it began to rain. ]

— [ It began raining just now. ]

— [ When did it begin to rain? ]

— [ It soon began to rain very hard. ]

 

— [ It kept raining for a week. ]

— [ It began to rain in earnest. ]

— [ It was raining good and hard. ]

— [ Telephone me if it rains. ]

— [ It is going to rain very soon. ]

 

— Yağmur bütün gün devam etti.

— Sonunda yağmur yağmaya başladı.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

— Daha da kötüsü, yağmur yağmaya başladı.

— Şiddetli yağmur yağmaya başladı.

 

— Muhtemelen tekrar yağmur yağacak.

— Yarın muhtemelen yağmur yağacak.

— Oyun iptal edildi çünkü aniden yağmur yağmaya başladı.

— Muhtemelen yakında yağmur yağacak.

— Genellikle Japonya’da haziran ayında fazla yağmur vardır.

 

— [ The rain continued all day. ]

— [ At last, it began to rain. ]

— [ To make matters worse, it began to rain. ]

— [ To make matter worse, it began to rain. ]

— [ A heavy rain began to fall. ]

 

— [ It is likely to rain again. ]

— [ It is likely to rain tomorrow. ]

— [ The game was called off because it suddenly started raining. ]

— [ It is likely to rain soon. ]

— [ As a rule we have much rain in June in Japan. ]

 

— Yağmur yağacak gibi geliyor.

— Yağmur yağmaya başladı.

— Yakında yağmur yağacak.

— Yağmur nedeniyle oyun iptal edildi.

— Oyun yağmur nedeniyle iptal edildi.

 

— Yağmur yüzünden oyun iptal edildi.

— Yağmur yağacak mı ?

— Yağmur yağıyordu ve oyun iptal edildi.

— Yağmur nedeniyle toplantı iptal edildi.

— Sonunda yağmur durdu.

 

— [ It feels like rain. ]

— [ The rain began to fall. ]

— [ It is going to rain soon. ]

— [ We called off the game on account of rain. ]

— [ The game was called off on account of rain. ]

 

— [ The baseball game was called off due to rain. ]

— [ Is it going to rain? ]

— [ It was raining and the game was called off. ]

— [ The meeting was canceled because of the rain. ]

— [ The rain stopped at last. ]

 

[ 47 ] ŞIMDI

— Şimdi eve geri gitsen iyi olur.

— Yurt dışında seyahat şimdi daha popüler.

— Şimdi yatmaya gitsen iyi olur.

— Şimdi her şey biraz çılgın.

— Şimdi Londra’da saat yedi.

 

— Nancy şimdi ödevini yapmak zorunda mı ?

— Şimdi yatmaya gitsem iyi olur.

— Kapı şimdi açık.

— Banyo şimdi meşgul.

— Şimdi eve gitsek iyi olur.

 

— [ You had better go back home now. ]

— [ Traveling abroad is now more popular. ]

— [ You had better go to bed now. ]

— [ Everything’s a little crazy right now. ]

— [ It is seven in London now. ]

 

— [ Does Nancy have to do her homework now? ]

— [ I’d better go to bed now. ]

— [ The door is open now. ]

— [ The bathroom is occupied now. ]

— [ We’d better go home now. ]

 

— Proje şimdi devam ediyor.

— Şimdi anahtarı alabilir miyim, lütfen ?

— Şimdi müze kapalı.

— Şimdi aceleyle okula gidelim.

— Şimdi giriş yapabilir miyim ?

 

— Şimdi eve gidebilir miyim ?

— Şimdi eve gidebilir miyim ?

— Şimdi gidebilir miyim ?

— Burada bir yeşil alan vardı; şimdi bir süpermarket var.

— Şimdi bir milyon yenim olsa, bir araba alırdım.

 

— [ The project is now in progress. ]

— [ Can I have the key now, please? ]

— [ The museum is closed now. ]

— [ Now let’s hurry to school. ]

— [ Can I check in now? ]

 

— [ Can I go home now? ]

— [ May I go home now? ]

— [ Can I leave now? ]

— [ There used to be a green field here; now there’s a supermarket. ]

— [ If I had one million yen now, I would buy a car. ]

 

— Fakat şimdi benim için bir şey kalmadı.

— Jack, şimdi ya Londra’da ya da Paris’te.

— O şimdi burada olsa, ona gerçeği söyleyebilirim.

— Bob şimdi bir hafta boyunca yatakta hastadır.

— Dünya şimdi olduğu durumda olmasa, kimseye güvenemem.

 

— Her şey şimdi sizin için hazırdır.

— Şimdi kendine yeni bir araba almalısın.

— Ben şimdi bir silah sesi duydum.

— Şimdi gitmeme izin verir misiniz, lütfen ?

— Şimdi yapabileceğimiz en iyi yol odur.

 

— [ But now, nothing is left for me. ]

— [ Jack is now either in London or Paris. ]

— [ If she were here now, I could tell her the truth. ]

— [ Bob has been sick in bed for a week now. ]

— [ If the world weren’t in the shape it is now, I could trust anyone. ]

 

— [ Everything is now ready for you. ]

— [ You should get yourself a new car now. ]

— [ I heard a shot just now. ]

— [ Will you please let me go now? ]

— [ That’s the best way we can do now. ]

 

[ 48 ] FAKAT

— Onun genç olduğu doğru fakat o akıllı.

— Fakat onlar bunu nasıl yapabilir ?

— O akıllı olabilir fakat sık sık dikkatsiz hatalar yapar.

— Denemenin birkaç hatası var fakat bir bütün olarak çok iyi.

— O bir yol değil fakat bir patika.

 

— Mary’nin konuşacak hiç kimsesi yok fakat o kendini yalnız hissetmiyor.

— Bir insan çok fazla içebilir fakat bir insan asla yeterince içmez.

— O çocuk sadece dört yaşında fakat şimdiden yüze kadar sayabiliyor.

— Bay Johnson bir bilim adamı değil fakat bir şairdir.

— Bugün plaja gitmeyi planlıyordum fakat sonra yağmur yağmaya başladı.

 

— [ It is true that he is young, but he is wise. ]

— [ But how can they do this? ]

— [ He may be clever, but he often makes careless mistakes. ]

— [ Your essay has some mistakes, but as a whole it is very good. ]

— [ It’s not a road, but a path. ]

 

— [ Mary has nobody to talk with, but she doesn’t feel lonely. ]

— [ One can drink too much, but one never drinks enough. ]

— [ That child is only four, but he can already count to 100. ]

— [ Mr Johnson is not a scholar but a poet. ]

— [ I was planning on going to the beach today, but then it started to rain. ]

 

— Şiddetli yağmur yağıyordu fakat o arabayla gezmekte ısrar etti.

— Onu istasyonda bir saat bekledim fakat o görünmedi.

— Hiçbir şeye söz veremem fakat elimden geleni yapacağım.

— Fakat şimdi benim için bir şey kalmadı.

— Jim bir avukat değil fakat bir doktordur.

 

— Üzgünüm fakat canım bugün dışarı çıkmak istemiyor.

— Kız bayıldı, fakat biz onun yüzüne su döktüğümüzde o kendine geldi.

— Yağmur yağıyordu fakat o dışarı gitti.

— Üzgünüm fakat hiç bozuk param yok.

— Ben çalışmak için dışarı gitmene itiraz etmiyorum fakat çocuklara kim bakacak.

 

— [ It was raining hard, but she insisted on going for a drive. ]

— [ I waited for him at the station for an hour, but he didn’t show up. ]

— [ I can’t promise anything, but I’ll do my best. ]

— [ But now, nothing is left for me. ]

— [ Jim is not a lawyer but a doctor. ]

 

— [ I’m sorry, but I don’t feel like going out today. ]

— [ The girl fainted, but she came to when we threw water on her face. ]

— [ It was raining, but he went out. ]

— [ I’m sorry, but I don’t have any small change. ]

— [ I don’t object to your going out to work, but who will look after the children? ]

 

— Bir saat bekledim fakat o görünmedi.

— Fakat sadece Yazın buraya geliyorsun.dedi Tony.

— Fakir, çok az şeye sahip olan değildir fakat çok isteyendir.

— Mike ve kız kardeşi Fransızca konuşabilirler fakat onlar Japonca konuşamazlar.

— Üzgünüm fakat o evde değil.

 

— Sana parayı ödünç vereceğim fakat unutma, bu son kez.

— Üzgünüm fakat henüz mümkün değil.

— Sevmek kolay fakat sevilmek zordur.

— Onun yardımını istemedim fakat kabul etmek zorunda kaldım.

— Wendy’nin deniz kenarında yetiştiği doğru fakat o iyi bir yüzücü değil.

 

— [ I waited for an hour, but he didn’t appear. ]

— [ But you just come here in the summer! Said Tony. ]

— [ Poor is not the one who has too little, but the one who wants too much. ]

— [ Mike and his sister can speak French, but they can’t speak Japanese. ]

— [ I’m sorry, but he isn’t home. ]

 

— [ I’ll lend you the money, but mind you, this is the last time. ]

— [ I’m sorry, but it’s just not possible. ]

— [ It is easy to love, but hard to be loved. ]

— [ I didn’t want his help, but I had to accept it. ]

— [ It is true Wendy grew up at the seaside, but she isn’t a good swimmer. ]

 

[ 49 ] NIÇIN

— Niçin ben ?

— O niçin burada ?

— O niçin onunla geldi ?

— Niçin eve erken geldi ?

— Niçin öyle bir şey hakkında kızgın ?

 

— Onun niçin o kadar kızgın olduğu hakkında bir fikrim yok.

— Niçin ona ihtiyacınız var ?

— Niçin oraya gitmek istediğini bana söyle.

— Bana onun niçin yok olduğunu söyle.

— Hayat niçin o kadar acı dolu ?

 

— [ Why me? ]

— [ Why is he here? ]

— [ Why did he come with her? ]

— [ Why did she come home early? ]

— [ Why is he angry about something like that? ]

 

— [ I have no idea why she got so angry. ]

— [ Why do you need it? ]

— [ Tell me why you want to go there. ]

— [ Tell me why he was absent. ]

— [ Why is life so full of suffering? ]

 

— Onu niçin satın aldın ?

— Niçin gitmek istediğini anlamak zor.

— Niçin onun evine gittin ?

— Hayatın pahasına niçin öyle aptalca bir şey yaptın ?

— Oraya niçin gittin ?

 

— Niçin bu kadar çok insan Kyoto’yu ziyaret ediyor ?

— Onu niçin yaptın ?

— Niçin ayrılmak istediğine dair fikrim yok.

— Niçin Tokyo’ya gittin ?

— O niçin kızgın görünüyor ?

 

— [ What did you buy it for? ]

— [ It is difficult to understand why you want to go. ]

— [ Why did you go to his house? ]

— [ Why did you do such a foolish thing at the risk of your life? ]

— [ What did you go there for? ]

 

— [ Why do so many people visit Kyoto? ]

— [ What did you do that for? ]

— [ I have no idea why you want to part with that. ]

— [ Why did you go to Tokyo? ]

— [ Why does he look black? ]

 

— Yeni evli Japon erkek niçin karısı hakkında kötü bir şey söyledi ?

— Bunun niçin işe yaramayacağını sana açıklamak çok fazla zamanımı alır.

— John’un her zaman okula niçin geç kaldığını merak ediyorum.

— Hiç kimse onun köpekleri niçin sevdiğinin gerçek nedenini bilmiyor.

— Onun niçin o kadar kızgın olduğunu merak ediyorum.

 

— Niçin ? Çünkü ailesinin paraya ihtiyacı vardı. Nedeni o.

— Bu kitap niçin genç insanlar tarafından seviliyor ?

— Niçin çok İngilizce çalışıyorsun ? İngilizce öğretmeni olmak için.

— Onun niçin öyle yaptığı benim anlamamın ötesinde.

— Onun kendini niçin öldürdüğü hâlâ bir sır.

 

— [ Why did the newly married Japanese man say something bad about his wife? ]

— [ It would take me too much time to explain to you why it’s not going to work. ]

— [ I wonder why John is always late for school. ]

— [ No one knows the real reason why we love dogs. ]

— [ I wonder why he is so angry. ]

 

— [ Why? Because his family needed the money, that’s why. ]

— [ Why is this book loved by young people? ]

— [ Why are you studying English so hard? To be an English teacher. ]

— [ Why he did it is beyond my comprehension. ]

— [ Why he killed himself is still a mystery. ]

 

[ 50 ] AZ

— Benim az param var.

— Daha az pahalı bir şeyin var mı ?

— Az sayıda kişi onu nasıl yapacağını biliyor.

— Oraya gitmek en az bir saat alır.

— Çoğu Japon en az günde bir kez pirinç yer.

 

— Az para, birkaç arkadaş.

— En az beş dolara mal olur.

— Çok az sayıda insan böylesine pahalı bir arabayı satın alabilir.

— Bugünlerde az sayıda kişi beni ziyaret eder.

— Az önce yağmur yağmaya başladı.

 

— [ I have little money. ]

— [ Do you have anything less expensive? ]

— [ Few people know how to do it. ]

— [ It’ll take at least one hour to go there. ]

— [ Most Japanese eat rice at least once a day. ]

 

— [ Little money, few friends. ]

— [ It will cost at least five dollars. ]

— [ Few people can buy such an expensive car. ]

— [ Few people visit me these days. ]

— [ It began raining just now. ]

 

— Kompozisyonun çok iyi, ve çok az sayıda hatası var.

— Az önce kar yağmaya başladı.

— Araba kazasında çok az kişi öldü.

— Az pişmiş et ve bir patates, lütfen.

— Kompozisyonunda çok az sayıda hata var.

 

— Sınıfta kalan çok az sayıda öğrenci vardı.

— Sınıfta kalan çok az sayıda öğrenci vardı.

— Sahip olduğum az miktarda parayı aldı.

— Yapılacak az şey var.

— Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

 

— [ Your composition is very good, and it has few mistakes. ]

— [ It began snowing just now. ]

— [ Few people were killed in the car accident. ]

— [ Medium-rare and a potato, please. ]

— [ There are few mistakes in your composition. ]

 

— [ There were few students left in the classroom. ]

— [ There were few students remaining in the classroom. ]

— [ He took away what little money I had. ]

— [ Little remains to be done. ]

— [ It was a pleasant day, but there were few people in the park. ]

 

— Daha az pahalı olanları var mı ?

— Sınıfta az çocuk vardı.

— Az sayıda insan kitabı okumuş gibi görünüyor.

— Sahilde az sayıda kişi vardı.

— Çok az kağıt kaldı.

 

— O günlerde çok az sayıda kişi yurtdışına seyahat edebiliyordu.

— Sadece treni az önce gitmiş bulmak için istasyona gittim.

— Yapılacak çok az şey olması beni hayal kırıklığına uğrattı.

— Jim haftada en az üç kez koşmaya gittiğini söylüyor.

 

— [ Do you have less expensive ones? ]

— [ There were few children in the classroom. ]

— [ Few people seem to have read the book. ]

— [ There were few people on the beach. ]

— [ There is very little paper left. ]

 

— [ In those days, few people could travel abroad. ]

— [ I got to the station only to find that the train had just left. ]

— [ I was disappointed at there being so little to do. ]

— [ Jim says he goes jogging at least three times a week. ]

 

[ 51 ] UZUN

— Ne kadar uzun !

— Güzel, gece çok uzun, değil mi ?

— O uzun zaman önce oldu.

— On yıl beklemek için uzun bir süre.

— Oda uzun süredir boş.

 

— Jack sınıfında en uzun çocuk.

— Jim yaklaşık Bill kadar uzun boylu.

— Çocuk yaşına göre uzun.

— Eski arkadaşlarımdan biri uzun süredir ilk defa beni ziyaret etti.

— Tony, çok uzun boylu bir çocuk.

 

— [ How long it is! ]

— [ Well, the night is quite long, isn’t it? ]

— [ It happened a long time ago. ]

— [ Ten years is a long time to wait. ]

— [ The room has been empty for a long time. ]

 

— [ Jack is the tallest boy in his class. ]

— [ Jim is about as tall as Bill. ]

— [ The boy is tall for his age. ]

— [ An old friend of mine dropped in on me for the first time in ages. ]

— [ Tony is a very tall boy. ]

 

— Bill, Jack kadar uzun boylu.

— Parkta bir sürü uzun ağaç var.

— Bill Bob kadar uzun değil.

— Meg Ken kadar uzun boylu.

— Nancy sınıfında en uzun boylu kız.

 

— Keşke biraz daha uzun olsam.

— Çok uzun boylu oldun.

— Keşke daha uzun boylu olsam.

— Çok uzun kalma.

— Çok uzun bir tatil birini tekrar işe başlamak için isteksiz yapar.

 

— [ Bill is as tall as Jack. ]

— [ There are a lot of tall trees in the park. ]

— [ Bill is not as tall as Bob. ]

— [ Meg is as tall as Ken. ]

— [ Nancy is the tallest girl in her class. ]

 

— [ I wish I were a little taller. ]

— [ You’ve grown so tall. ]

— [ I wish I were taller. ]

— [ Don’t be long. ]

— [ Too long a holiday makes one reluctant to start work again. ]

 

— Genel olarak, kadınlar erkeklerden yaklaşık on yıl daha uzun yaşarlar.

— Bir tavşanın uzun kulakları ve kısa bir kuyruğu var.

— Betty herhangi bir sırrı uzun bir süre kendinde tutamaz.

— Oraya ulaşmak için uzun bir yol yürümek zorundasın.

— Uzun bir süre yazmadığım için lütfen beni affet.

 

— Doktor bana uzun bir tatile çıkmamı tavsiye etti.

— Uzun süredir ilk kez Kyoto’da şiddetli kar yağdı.

— Son karşılaştığımızdan beri oldukça uzun zaman oldu.

— O uzun bir süre hastaymış gibi görünüyor.

 

— [ Generally speaking, women live longer than men by almost ten years. ]

— [ A rabbit has long ears and a short tail. ]

— [ Betty cannot keep any secret to herself for a long time. ]

— [ You have to walk a long way to get there. ]

— [ Please forgive me for not having written for a long time. ]

 

— [ The doctor advised me to take a long holiday. ]

— [ A heavy snow fell in Kyoto for the first time in ages. ]

— [ It’s been quite ages since we last met. ]

— [ He seems to have been ill for a long time. ]

 

[ 52 ] ON

— Neredeyse saat on.

— Saat zaten on bir.

— Sadece on beş dakika.

— On yıl beklemek için uzun bir süre.

— Sadece on kişi partiye geldi.

 

— O, yaklaşık on beş dolara mal olacak.

— O, on bir on beşte oldu.

— Otobüs her on beş dakikada hareket eder.

— Sekiz ile on arasında oldu.

— Otobüs her on dakikada bir gider.

 

— [ It is almost ten o’clock. ]

— [ It is already eleven. ]

— [ Only fifteen minutes. ]

— [ Ten years is a long time to wait. ]

— [ Only ten people showed up for the party. ]

 

— [ It will cost around fifteen dollars. ]

— [ It happened at a quarter past eleven. ]

— [ The bus leaves every fifteen minutes. ]

— [ It happened between eight and ten. ]

— [ The bus leaves every ten minutes. ]

 

— Oraya yürümek sadece on dakika aldı.

— Otobüs durağına on dakikalık yürüyüş.

— Otobüs servisi dokuz ve on arasında iyi değil.

— Her on beş dakikada bir otobüs vardır.

— Otobüs on dakika geç kaldı.

 

— Tren on dakika geç kaldı.

— Kazada yaralanan on beş kişi vardı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

— Genel olarak, kadınlar erkeklerden yaklaşık on yıl daha uzun yaşarlar.

— Kazada on beş kişi öldü ya da yaralandı.

 

— [ It took only ten minutes to walk there. ]

— [ It’s a ten minutes walk to the bus stop. ]

— [ The bus service is not good between nine and ten. ]

— [ There is a bus every fifteen minutes. ]

— [ The bus arrived ten minutes behind time. ]

 

— [ The train was ten minutes behind time. ]

— [ There were fifteen persons injured in the accident. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

— [ Generally speaking, women live longer than men by almost ten years. ]

— [ Fifteen people were killed or injured in the accident. ]

 

— Bir başka on dakikalık yürüyüş bizi kıyıya getirdi.

— Benim arka bahçe on kişiden daha fazlasını barındırabilir.

— Bu iş en az on gün sürecek.

— Hava yoksa insan on dakika bile yaşayamaz.

— CD’yi almak size on dolara mal olacak.

 

— Bizim okul eve on dakikalık yürüyüş mesafesindedir.

— Kazada on kişi öldü ya da yaralandı.

— Son on yılda fiyatlar yüzde elli arttı.

— Ben onun için on dolar ödedim.

— İş en az on gün alır.

 

— [ Another ten minutes’ walk brought us to the shore. ]

— [ My backyard can hold more than ten people. ]

— [ The job will take a minimum of ten days. ]

— [ If there were no air, man could not live even ten minutes. ]

— [ It will cost you 10 dollars to buy the CD. ]

 

— [ Our school is within ten minutes’ walk of my house. ]

— [ Ten people were killed or injured in the accident. ]

— [ Prices have risen by 50 percent during the past ten years. ]

— [ I paid 10 dollars for it. ]

— [ The job will take a minimum of ten days. ]

 

[ 53 ] GERI

— Tam ben giderken o geri geldi.

— Şimdi eve geri gitsen iyi olur.

— Bill gelecek hafta geri gelecek.

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede geri gel.

— Topu bana geri at.

 

— O eve geri dönmeden o çok önce olmayacak.

— Jim onu görme amacı ile Londra’ya geri döndü.

— Jim ve Mike topu ileri ve geri attı.

— Geri dönmemizin zamanı geldi de geçti bile.

— Hayatımın geri kalanını pişman olarak geçirmek istemiyorum.

 

— [ She came back just as I was leaving. ]

— [ You had better go back home now. ]

— [ Bill will return next week. ]

— [ Please come back as soon as possible. ]

— [ Throw the ball back to me. ]

 

— [ It won’t be long before he returns home. ]

— [ Jim went back to London for the purpose of seeing her. ]

— [ Jim and Mike threw the ball back and forth. ]

— [ It’s about time we went back. ]

— [ I don’t want to spend the rest of my life regretting it. ]

 

— Senin aşk problemlerini okuldan geri dönerken tartışalım.

— Öneri geri çevrilmeyecek kadar çok iyi.

— Bay Mitchel geri kalan parayı hafta sonuna kadar ödememi talep etti.

— John’un o kadar iyi bir işi niçin geri çevirdiğini anlayamıyorum.

— John geri döndüğünde sanki bir hayalet görmüş gibi solgun görünüyordu.

 

— Ben az önce geri döndüm.

— Bir saat içinde geri döneceğim.

— Neden iş için geri çevrildim ?

— Kitabı olduğu yere geri koy.

— Lütfen yarın onu geri getir.

 

— [ Let’s discuss your love problems on the way back from school. ]

— [ The offer is too good to turn down. ]

— [ Mr Mitchel demanded that I pay the rest of the money by the end of the week. ]

— [ I can’t understand why John turned down a job as good as that. ]

— [ When John came back, he looked pale as if he had seen a ghost. ]

 

— [ I’ve just come back. ]

— [ I’ll be back within an hour. ]

— [ Why was I turned down for the job? ]

— [ Put the book back where it was. ]

— [ Please bring it back tomorrow. ]

 

— Derhal parayı ona geri getir.

— Onlar teklifini niçin geri çevirdiler ?

— Yağmur başlamadan önce geri dönelim.

— Onu bulduğun yere geri koy.

— Onun ücret artışı ile ilgili ricasını neden geri çevirdin ?

 

— Geri döndükten sonra onunla görüşeceğim.

— Şimdi dönelim ve geri gidelim.

— Onu geri almak ona 5,000 paunda mal oldu.

 

— [ Return the money to him at once. ]

— [ Why did they turn down your proposal? ]

— [ Let’s go back before it begins to rain. ]

— [ Put it back where you found it. ]

— [ Why did you turn down his request for a pay rise? ]

 

— [ I will see him after I get back. ]

— [ Let’s turn and go back now. ]

— [ It cost him five pounds to buy it back. ]

 

[ 54 ] DE

— O hem iyi hem de ucuz.

— Okula gitmenin zamanı geldi de geçti bile, değil mi ?

— Her iki gün de tamam.

— Öğrencilerinin yanı sıra öğretmen de geldi.

— Jim de partiye geliyor.

 

— Jack de, İspanyolca konuşabilir.

— Erkek kardeşlerin her ikisi de hâlâ hayatta.

— Gitmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

— Televizyon izlemeyi bırakmanın zamanı geldi de geçti bile.

— Michael hem İngilizce hem de Japonca konuşur.

 

— [ It is both good and cheap. ]

— [ It’s high time you left for school, isn’t it? ]

— [ Either day is OK. ]

— [ The teacher as well as his students has come. ]

— [ Jim is coming to the party, too. ]

 

— [ Jack may speak Spanish, too. ]

— [ Both brothers are still alive. ]

— [ It’s high time you got going. ]

— [ It’s time you stopped watching television. ]

— [ Michael speaks Japanese, not to mention English. ]

 

— Erkek kardeşlerin her ikisi de öldü.

— İyi bir savaş, ne de kötü bir barış hiçbir zaman olmadı.

— Onun için sadece siz değil aynı zamanda ben de sorumluyum.

— Bu partiyi bitirmemizin zamanı neredeyse geldi de geçti bile.

— Bob sadece gitar değil aynı zamanda flüt de çalar.

 

— Dün senin kadar ben de okula geç kaldım.

— Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.

— Sadece siz değil aynı zamanda ben de suçlanmalıyım.

— Sadece siz değil aynı zamanda ben de hatalıyım.

— Neredeyse çocukları yatmaya göndermenin zamanı geldi de geçti.

 

— [ Both the brothers are dead. ]

— [ There never was a good war nor a bad peace. ]

— [ Not only you but I am responsible for it. ]

— [ It’s about time we brought this party to an end, isn’t it? ]

— [ Bob plays not only the guitar but also the flute. ]

 

— [ I as well as you was late for school yesterday. ]

— [ Not only you but I also was to blame. ]

— [ Not only you but also I am to blame. ]

— [ Not only you but also I am wrong. ]

— [ It’s about time you sent the children to bed. ]

 

— Ne var ki aksi de her zaman doğrudur.

— Eğer partiye gideceksen lütfen beni de dahil et.

— İyi müziği takdir etmek hiç de zor değildir.

— Geri dönmemizin zamanı geldi de geçti bile.

— Yarın balık tutmaya gidersen, ben de giderim.

 

— Mike lisenin ikinci yılında ve Ann de.

— TV izlemeyi bırakmanın zamanı geldi de geçti.

— O, ne iyi ne de kötüdür.

— O, ne iyi ne de kötüdür.

 

— [ And yet, the contrary is always true as well. ]

— [ If you are going to have a party, please count me in. ]

— [ It is not so difficult to appreciate good music. ]

— [ It’s about time we went back. ]

— [ If you go fishing tomorrow, I will, too. ]

 

— [ Mike is in the second year of high school and Ann is too. ]

— [ It’s about time you stopped watching television. ]

— [ It’s neither good nor bad. ]

— [ It is neither good nor bad. ]

 

[ 55 ] YIL

— On yıl beklemek için uzun bir süre.

— Kaza bugün bir yıl önce oldu.

— Kaza iki yıl önce oldu.

— Yakında yeni yıl geliyor.

— O zamandan beri üç yıl geçti.

 

— Orada hava bütün yıl boyu sıcak.

— Kapı tüm yıl boyunca kapalı.

— Ben iyi bir iş bulmadan önce iki yıl geçti.

— Ev birkaç yüz yıl önce inşa edildi.

— Her yıl birçok insan Kyoto’yu ziyaret eder.

 

— [ Ten years is a long time to wait. ]

— [ The accident happened a year ago today. ]

— [ The accident happened two years ago. ]

— [ Soon the new year comes around. ]

— [ Three years have passed since then. ]

 

— [ It is warm there all the year round. ]

— [ The gate is closed all the year round. ]

— [ Two years went by before I could find a good job. ]

— [ The house was built several hundred years ago. ]

— [ Kyoto is visited by many people every year. ]

 

— Her yıl binlerce yabancı Japonya’yı ziyaret eder.

— Sadece geçen yıl bir çocuğumuz vardı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

— Bir yıl ya da benzer sürede İngilizceye hakim olmak imkansızdır.

— Öğrenim yapmak için yurtdışına giden öğrenci sayısı her yıl artmaktadır.

 

— Sığır serbestleştirilmesinin kesin sonucu ortaya çıkmadan önce dört yıl olacak.

— Genel olarak, kadınlar erkeklerden yaklaşık on yıl daha uzun yaşarlar.

— Ben bir yıl boyunca sigara içmekten vazgeçtim.

— John o üç yıl önceki adam değil.

— Geçen yıl Bayan Kato senin öğretmenin miydi ?

 

— [ Thousands of foreigners visit Japan every year. ]

— [ We had a kid just last year. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

— [ It is impossible to master English in a year or so. ]

— [ The number of students going abroad to study is increasing each year. ]

 

— [ It will be four years before the definite result of beef liberalization emerges. ]

— [ Generally speaking, women live longer than men by almost ten years. ]

— [ I gave up smoking for a year. ]

— [ John is not the man he was three years ago. ]

— [ Was Ms. Kato your teacher last year? ]

 

— Türbe iki yüz yıl önce inşa edildi.

— Geçen yıl Bayan Kato sizin öğretmeniniz miydi ?

— Geçen yıl fiyatlarda keskin bir artış vardı.

— Jim’in amcasının gelecek yıl emekli olması bekleniyor.

— Ben, yaklaşık bir yıl önce buradaydım.

 

— Size mutlu bir yeni yıl diliyorum.

— Hiç Yeni Yıl kararları aldın mı ?

— O olay 15 yıl önce oldu.

— Sebebini bilmek istiyorsan, bu yıl beş araba kazasına neden olduğum içindir.

— Geçen yıl bir sanat dersi aldım.

 

— [ The shrine was built two hundred years ago. ]

— [ Was Ms. Kato your teacher last year? ]

— [ There was a sharp rise in prices last year. ]

— [ Jim’s uncle is due to retire next year. ]

— [ I was here about a year ago. ]

 

— [ I wish you a Happy New Year. ]

— [ Did you make any New Year’s resolutions? ]

— [ That event happened 15 years ago. ]

— [ If you want to know why, it’s because I caused five car accidents this year. ]

— [ I took an art class last year. ]

 

[ 56 ] YENI

— O yeni değil.

— Yeni bir şey var mı ?

— Yeni araba onun.

— O araba oldukça yeni.

— Hiç yeni haber var mı ?

 

— O, yeni bir resim mi ?

— Yakında yeni yıl geliyor.

— Aklıma yeni bir fikir geldi.

— Bilgisayar yeni.

— Ben sana yeni bir takım yapacağım.

 

— [ It isn’t new. ]

— [ Anything new? ]

— [ The new car is hers. ]

— [ That car is quite new. ]

— [ Is there any fresh news? ]

 

— [ Is it a recent picture? ]

— [ Soon the new year comes around. ]

— [ A novel idea occurred to me. ]

— [ The computer is new. ]

— [ I’ll make you a new suit. ]

 

— Arabanın yeni bir motoru var.

— Dan yeni bir bilgisayar satın aldı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

— Yeni metot epeyce düşünmeye değer.

— Öğretmen üniversiteden yeni mezun.

 

— Yeni evli Japon erkek niçin karısı hakkında kötü bir şey söyledi ?

— Jack’in yeni bir bisiklet satın almak için parası yok.

— Biz onun yeni bir yol yapma planına karşı çıktık.

— Jack, yeni bir bisiklet satın almayı göze alamaz.

— Jane’in yeni bir erkek arkadaşı var gibi görünüyor.

 

— [ The car has a new engine. ]

— [ Dan bought a new computer. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

— [ The new method is well worth consideration. ]

— [ The teacher is fresh from college. ]

 

— [ Why did the newly married Japanese man say something bad about his wife? ]

— [ Jack can’t afford to buy a new bicycle. ]

— [ We opposed his plan to build a new road. ]

— [ Jack can’t afford to buy a new bicycle. ]

— [ Jane seems to have a new boyfriend. ]

 

— Hasta yeni ilaçlar almasına rağmen daha iyi hissetmiyor.

— Gelecek hafta yeni bir araba satın alacağız.

— John yeni evi ile çok gurur duyuyor.

— Siz yaşlı bir köpeğe yeni numaralar öğretemezsiniz.

— Yeni kütüphane, geçen yıldan beri yapım aşamasında.

 

— Tüm Yeni Yılın kartlarını şimdiden yazdın mı ?

— Tek yararlı cevaplar yeni soruları ortaya atandır.

— Yeni yasa ada halkına zorla kabul ettirildi.

— Size mutlu bir yeni yıl diliyorum.

— Şimdi kendine yeni bir araba almalısın.

 

— [ The patient felt none the better for having taken the new pills. ]

— [ We will purchase a new car next week. ]

— [ John is very proud of his new house. ]

— [ You can’t teach an old dog new tricks. ]

— [ The new library has been under construction since last year. ]

 

— [ Have you written all the New Year’s cards already? ]

— [ The only useful answers are those that raise new questions. ]

— [ The new law was enforced on the people of the island. ]

— [ I wish you a Happy New Year. ]

— [ You should get yourself a new car now. ]

 

[ 57 ] BAŞKA

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— O tamamen başka bir hikaye.

— Söyleyecek başka bir şeyin var mı ?

— Başka bir şey olacak mı ?

— Başka kim partiye geldi ?

 

— Yapmamı istediğin başka bir şey var mı ?

— Yemek istediğiniz başka bir şey var mı ?

— Bu bir tür şakadan başka bir şey değil.

— Park edecek başka bir yer yok.

— O şakadan başka bir şey değil.

 

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ It’s just another story. ]

— [ Do you have anything further to say? ]

— [ Will there be anything else? ]

— [ Who else came to the party? ]

 

— [ Is there anything else you want me to do? ]

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ It’s nothing but a kind of joke. ]

— [ There isn’t anywhere else to park. ]

— [ It is nothing but a joke. ]

 

— O başka oyun oynamak için ısrar ediyor.

— Başka şarap yok.

— Şikayet etmekten başka yapacak bir şeyin yok.

— Bu başka bir olay.

— Sana başka bir şey getirebilir miyim ?

 

— Başka bir yolla söyle.

— Sadece bunun başka biri için aynı olup olmadığını merak edebilirim.

— O çocuk bütün gün ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Dün gece bebek ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Bir başka on dakikalık yürüyüş bizi kıyıya getirdi.

 

— [ He insists on playing another game. ]

— [ They have no more wine. ]

— [ You’ve got nothing to complain of. ]

— [ That is another matter. ]

— [ Can I bring you anything else? ]

 

— [ Say it in another way. ]

— [ I can only wonder if this is the same for everyone else. ]

— [ That child did nothing but cry all day. ]

— [ The baby did nothing but cry all last night. ]

— [ Another ten minutes’ walk brought us to the shore. ]

 

— Lütfen bana başka bir tane daha gösterin.

— O çocuk ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Bu çocuk ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Küçük kız ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— O bebek ağlamaktan başka bir şey yapmaz.

 

— Başka hiç kimsenin bakmadığı yerde beni buldun.

— Adam ölüden başka bir şey değil.

— Bugün sana başka bir şey sormayacağım.

 

— [ Please show me another one. ]

— [ That child did nothing but cry. ]

— [ This child did nothing but cry. ]

— [ The little girl did nothing but cry. ]

— [ That baby does nothing but cry. ]

 

— [ You found me where no one else was looking. ]

— [ The man is all but dead. ]

— [ I won’t ask you anything else today. ]

 

[ 58 ] GITMEK

— Oraya gitmek en az bir saat alır.

— Yüzmeye gitmek için hava yeterince sıcak mı ?

— Niçin oraya gitmek istediğini bana söyle.

— Köpek dışarı gitmek istiyor.

— Niçin gitmek istediğini anlamak zor.

 

— O çocuk ebeveynleri ile birlikte gitmek için ısrar etti.

— Kız annesi ile alışverişe gitmek için ısrar etti.

— Oraya arabayla gitmek beş saatimi aldı.

— Canım dışarı gitmek istiyor.

— Bizden biri gitmek zorunda kalacak.

 

— [ It’ll take at least one hour to go there. ]

— [ Is it hot enough to go swimming? ]

— [ Tell me why you want to go there. ]

— [ The dog wants to go outside. ]

— [ It is difficult to understand why you want to go. ]

 

— [ That child insisted on going there with his parents. ]

— [ The girl insisted on going shopping with her mother. ]

— [ It took me five hours to drive there. ]

— [ I feel like going out. ]

— [ One of us will have to go. ]

 

— Okula yürüyerek gitmek yarım saatimizi alıyor.

— Bir yere gitmek için bir otobüse binmek zorundayım.

— Yaz tatilinden önce gitmek için beş günümüz var.

— Benimle birlikte bir film izlemeye gitmek ister misin ?

— Ben bir kez daha oraya gitmek istiyorum.

 

— Havaalanına gitmek için bir saati gözden çıkarmalısın.

— Avrupa’ya gitmek yerine Amerika’ya gitmeye karar verdim.

— Ben sizinle birlikte gitmek için hazırım.

— Otobüsle oraya gitmek ne kadar sürer ?

— Pazar günü okula gitmek zorunda değilsin.

 

— [ It takes us half an hour to walk to school. ]

— [ I have to take a bus to go anywhere. ]

— [ We have five days to go before the summer vacation. ]

— [ Would you like to go see a movie with me? ]

— [ I want to go there once more. ]

 

— [ You should allow an hour to go to the airport. ]

— [ Instead of going to Europe, I decided to go to America. ]

— [ I am ready to go with you. ]

— [ How long does it take to go there by bus? ]

— [ You don’t have to go to school on Sunday. ]

 

— Çok heyecan verici ! Tekrar gitmek istiyorum.

— Bir içki içmeye gitmek ister misin ?

— Havaalanına gitmek ne kadara mal olacak ?

— Oraya mutlaka kendin gitmek zorunda değilsin.

— Yurt dışında bir geziye davet edildim, ama ben gitmek istemiyorum.

 

— Ben sizinle birlikte gitmek istiyorum.

— Yurt dışına gitmek ister misin ?

— John, bugün okula gitmek için yeteri kadar iyi değildir.

— İstasyona gitmek için hangi otobüse bineceğimi lütfen bana söyleyin.

— Yağmur yağsa bile gitmek zorundayım.

 

— [ It was very exciting! I’d like to go again. ]

— [ Would you like to go have a drink? ]

— [ How much will it cost to get to the airport? ]

— [ You do not necessarily have to go there yourself. ]

— [ I’ve been invited on a trip abroad, but I don’t want to go. ]

 

— [ I want to go with you. ]

— [ Would you like to go abroad? ]

— [ John isn’t well enough to go to school today. ]

— [ Please tell me which bus to take to get to the station. ]

— [ I have to go even if it rains. ]

 

[ 59 ] SAAT

— Neredeyse saat on.

— Saat zaten on bir.

— Saat tam beş.

— Her iki odada bir saat var mı ?

— Oraya gitmek en az bir saat alır.

 

— Akşam yemeği saat kaçta ?

— Saat yanlış.

— Yaklaşık saat kaçta ?

— Saat neredeyse altı.

— Kaza, iki saat önce oldu.

 

— [ It is almost ten o’clock. ]

— [ It is already eleven. ]

— [ It is just five o’clock. ]

— [ Is there a clock in either room? ]

— [ It’ll take at least one hour to go there. ]

 

— [ What time is dinner? ]

— [ The clock is wrong. ]

— [ About what time? ]

— [ It’s almost six o’clock. ]

— [ The accident happened two hours ago. ]

 

— Saat kaç ?

— Saat kaç ?

— Saat onda tren var.

— Saat zaten altı.

— Tren saat onda gelecek.

 

— Londra’da şu anda saat kaç ?

— Adam birkaç saat önce öldü.

— Şimdi Londra’da saat yedi.

— Emekli olduğu gün şirket ona altın bir saat hediye etti.

— Adam bir saat konuşmaya devam etti.

 

— [ What time? ]

— [ What time do you have? ]

— [ There is the train at 10 o’clock. ]

— [ It’s six o’clock already. ]

— [ The train will arrive at ten o’clock. ]

 

— [ What time is it in London now? ]

— [ The man died a few hours ago. ]

— [ It is seven in London now. ]

— [ The company presented him with a gold watch on the day he retired. ]

— [ The man kept talking for an hour. ]

 

— Banka saat kaça kadar açık ?

— Bir saat önce kar yağışı durdu.

— Gürültü birkaç saat devam etti.

— Parti üç saat devam etti.

— Bob genellikle saat onda yatmaya gider.

 

— Toplantı saat onda başladı.

— O kadar çok işim var ki, bir saat daha kalacağım.

— Ben onu bir saat istasyonda bekledim, ama o görünmedi.

— Saat ona yaklaştı. Yatmaya gitme zamanımız geçti bile.

— Onu istasyonda bir saat bekledim fakat o görünmedi.

 

— [ How late is the bank open? ]

— [ It stopped snowing an hour ago. ]

— [ The noise continued for several hours. ]

— [ The party went on for three hours. ]

— [ Bob usually goes to bed at ten. ]

 

— [ The meeting started at ten. ]

— [ I have so much work that I will stay for one more hour. ]

— [ I waited for him at the station for an hour, but he didn’t show up. ]

— [ It’s close to ten o’clock. It’s about time we went to bed. ]

— [ I waited for him at the station for an hour, but he didn’t show up. ]

 

[ 60 ] KI

— Ne yazık ki telefon bozuk.

— Bana öyle geliyor ki tren geç kaldı.

— O kadar iyi bir kitap ki onu üç kez okudum.

— O kadar çok işim var ki, bir saat daha kalacağım.

— Hava o kadar sıcaktı ki onun canı dondurma yemek istedi.

 

— Bana öyle geliyor ki biz onu yanlış anlıyoruz.

— O kadar soğuktu ki bütün gün evde kaldım.

— O kadar soğuktu ki kimse dışarı çıkmak istemedi.

— Öylesine eski bir şarkı ki onu herkes bilir.

— Ne var ki aksi de her zaman doğrudur.

 

— [ Unfortunately the telephone was out of order. ]

— [ It seems to me that the train is late. ]

— [ That was so good a book that I read it three times. ]

— [ I have so much work that I will stay for one more hour. ]

— [ It was so hot that she felt like eating ice cream. ]

 

— [ It appears to me that we misunderstand him. ]

— [ It was so cold that I stayed at home all day. ]

— [ It was so cold that no one wanted to go outside. ]

— [ It is such an old song that everybody knows it. ]

— [ And yet, the contrary is always true as well. ]

 

— Çorba o kadar çok sıcak ki onu içemem.

— O kadar çok yağmur yağıyordu ki içerde oynadık.

— Duydum ki İngiliz insanlarla arkadaşlık kurmak zaman alıyor.

— Ne yazık ki Mary mizah duygusuna sahip değil.

— Sen hiç bunun hakkında konuşmak istemedin ki.

 

— O kadar soğuktu ki bir ateş yaktık.

— Hava o kadar sıcaktı ki yüzmeye gittik.

— O, o kadar değişmiş ki onu tanıyamadım.

— Öylesine sıcak bir gündü ki yüzmeye gittik.

— Bana öyle geliyor ki sen haklısın.

 

— [ The soup is so hot I can’t drink it. ]

— [ It was raining hard, so we played indoors. ]

— [ I hear it takes time to make friends with the English people. ]

— [ It’s a pity that Mary has no sense of humor. ]

— [ You never wanted to talk about it. ]

 

— [ It was so cold that we made a fire. ]

— [ It was so hot that we went swimming. ]

— [ She had changed so much that I couldn’t recognize her. ]

— [ It was such a hot day that we went swimming. ]

— [ It appears to me that you are right. ]

 

— Kahve o kadar sıcaktı ki içemedim.

— İkizler o kadar benziyorlar ki birini diğerinden ayırt etmek neredeyse imkansız.

— Bana öyle görünüyor ki seninki yanlış.

— Hava o kadar sıcak ki bir arabanın kaputunda yumurta pişirebilirsiniz.

— Otobüs o kadar kalabalıktı ki istasyona kadar ayakta tutuldum.

 

— Bu ne yazık ki doğrudur.

— Ne yazık ki bize katılamazsın.

— O kadar soğuktu ki uyuyamadım.

— Madem ki saat sekiz, Sanırım kısa zamanda okula gitmelisin.

— Korkarım ki yarın yağmur yağacak.

 

— [ The coffee was so hot that I couldn’t drink it. ]

— [ The twins look so much alike it’s next to impossible to distinguish one from the other. ]

— [ It seems to me that you are wrong. ]

— [ It’s so hot that you could cook an egg on the hood of a car. ]

— [ The bus was so crowded that I was kept standing all the way to the station. ]

 

— [ It is unfortunately true. ]

— [ It is a pity that you can’t join us. ]

— [ It was so cold that I couldn’t sleep. ]

— [ Seeing that it is 8 o’clock, I think you should leave for school soon. ]

— [ I’m afraid it will rain tomorrow. ]

 

[ 61 ] PARA

— Ne kadar para ?

— Çok fazla para mı ?

— Bir şişe şarap almak için yeterli para var mı ?

— Altın bir para var.

— Az para, birkaç arkadaş.

 

— Ve para nereden geliyor ?

— Para kısa sürede gider.

— Para gelir ve gider.

— Çok para vardır.

— Para konuşur.

 

— [ Too much money? ]

— [ Too much money? ]

— [ Is there enough money to get a bottle of wine? ]

— [ There is a gold coin. ]

— [ Little money, few friends. ]

 

— [ And where is the money coming from? ]

— [ Money soon goes. ]

— [ Money comes and goes. ]

— [ There is a lot of money. ]

— [ Money talks. ]

 

— Eğer para kazanmak için buradaysan, Amerika bulunmak için hoş bir yer.

— Bay Johnson dikkatsiz yönetimi nedeniyle kaybedilen para miktarı hakkında endişe ediyord

— Kötü bir gün için her zaman para biriktirmelisin.

— Bazı insanlar başarıyı çok para kazanma olarak tanımlarlar.

— Lütfen bana biraz para ödünç verir misin ?

 

— Sana biraz para vermeme ihtiyacın var mı ?

— Bir banka bize faizle ödünç para verir.

— Adam güç kazanmak için çok para kullandı.

— Bir at üzerinde para yatırmak akıllıca değil.

— Para ödülü, ona bir gitar satın aldırdı.

 

— [ America is a lovely place to be, if you are here to earn money. ]

— [ Mr Johnson was concerned about the amount of money that was being lost because of carele ]

— [ You should always save money for a rainy day. ]

— [ Some people identify success with having much money. ]

— [ Would you please lend me some money? ]

 

— [ Do you need me to give you some money? ]

— [ A bank lends us money at interest. ]

— [ The man used much money to gain power. ]

— [ It is not wise to put your money on a horse. ]

— [ The prize money allowed him to buy a guitar. ]

 

— Ona ödünç para verecek kadar aptal değilim.

— Sadece bu sefer sana ödünç para vereceğim.

— Para için o kadar çok kaygılanma.

— Yaşlı adam para için bana yalvardı.

— Adam her zaman benden para dilenir.

 

— Bu yolculuk çok fazla para gerektirir.

— O işten hiç para kazandın mı ?

— Para onun istediği en son şeydir.

— Öyle bir kişiye ödünç para vermemeliydin.

— Bana paranın satın alabileceği en iyi çalışanları gönder. Para sorun değil.

 

— [ I know better than to lend him money. ]

— [ I will lend you money just this once. ]

— [ Don’t worry about money so much. ]

— [ The old man begged me for money. ]

— [ The man always cadges money from me. ]

 

— [ The trip calls for a lot of money. ]

— [ Did you make any money out of that business? ]

— [ Money is the last thing he wants. ]

— [ You should not have lent the money to such a person. ]

— [ Send me the best employees that money can buy. Money is no object. ]

 

[ 62 ] ÇOCUK

— O bir çocuk.

— Çocuk büyük bir adam oldu.

— Herhangi bir çocuk ona cevap verebilir.

— Çocuk her zaman bir şey istiyor.

— Çocuk orada.

 

— Herhangi bir çocuk bunu yapabilir.

— Çocuk mutlu oldu.

— Kötü bir çocuk olma.

— Kapının yanında bir erkek çocuk var.

— O, ancak bir çocuk.

 

— [ That a boy! ]

— [ The boy grew up to be a great man. ]

— [ Any child can answer that. ]

— [ The child is always begging for something. ]

— [ The boy is over there. ]

 

— [ Any child can do that. ]

— [ The boy became happy. ]

— [ Don’t be a bad boy. ]

— [ There is a boy near the door. ]

— [ He is but a child. ]

 

— Çocuk büyük bir bilim adamı oldu.

— Çocuk koşarak geldi.

— Jack sınıfında en uzun çocuk.

— O çocuk ebeveynleri ile birlikte gitmek için ısrar etti.

— Birçok erkek çocuk bilgisayar oyunları sever.

 

— Çocuk çok dürüst.

— Çocuk yaşına göre uzun.

— Tony, çok uzun boylu bir çocuk.

— Çocuk büyük bir devlet adamı oldu.

— Çocuk gürültü yapmaya başladı.

 

— [ The boy grew up to be a great scientist. ]

— [ The boy came running. ]

— [ Jack is the tallest boy in his class. ]

— [ That child insisted on going there with his parents. ]

— [ Most boys like computer games. ]

 

— [ The boy is very honest. ]

— [ The boy is tall for his age. ]

— [ Tony is a very tall boy. ]

— [ The boy grew up to be a great statesman. ]

— [ The boy began to make noise. ]

 

— Çocuk ünlü bir müzisyen oldu.

— O çocuk saatlerce ağlamaya devam etti.

— Çocuk okula kabul edildi.

— Sınıfta az çocuk vardı.

— O çocuk bana dilini çıkardı.

 

— O çocuk sanki bir yetişkin gibi konuşuyor.

— O çocuk sanki bir yetişkin gibi konuşuyor.

— George iyi bir çocuk gibi görünüyor.

— Çocuk ağlamaya başladı.

— Çocuk sekiz gündür okulda yok.

 

— [ The boy grew up to be a famous musician. ]

— [ That kid kept crying for hours. ]

— [ The boy was admitted to the school. ]

— [ There were few children in the classroom. ]

— [ That child stuck out his tongue at me. ]

 

— [ That child talks as if he were an adult. ]

— [ That boy talks as if he were a grown up. ]

— [ George seems a good boy. ]

— [ The boy began to cry. ]

— [ The boy has been absent from school for eight days. ]

 

[ 63 ] AMA

— Genç olduğu doğru, ama akıllı.

— Hikaye garip gelebilir , ama doğru.

— Garip gelebilir ama söylediği doğru.

— Garip gelebilir ama söylediği doğru.

— Ama onun bir işe ihtiyacı vardı.

 

— George fakir, ama her zaman mutlu.

— Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

— Açıklama makul geliyor ama bu sadece tutarlı değil.

— Birkaç kitap var ama onlarda bazı baskı hataları var.

— Ben onu bir saat istasyonda bekledim, ama o görünmedi.

 

— [ It is true she is young, but she is wise. ]

— [ The story may sound strange, but it is true. ]

— [ It may sound strange, but what she said is true. ]

— [ It may sound strange, but what he said is true. ]

— [ But he needed a job. ]

 

— [ George is poor, but he’s always happy. ]

— [ It was a pleasant day, but there were few people in the park. ]

— [ Your explanation sounds plausible, but it just doesn’t hold water. ]

— [ There are a few books, but they have some misprints. ]

— [ I waited for him at the station for an hour, but he didn’t show up. ]

 

— Sigara içmek çok zarar verir ama hiç fayda vermez.

— Gerçekten çok genç ama yaşına göre çok tecrübeli.

— Affedersiniz,ama bu metro istasyonu için doğru yol mu ?

— Onun zengin olduğu doğru ama bir cimridir.

— Kulağa garip geliyor olabilir ama söylediği doğru.

 

— Kulağa garip geliyor olabilir ama söylediği doğru.

— Birkaç ısırık geldi, ama bir balık yakalayamadım.

— Bob Anne ile konuşmaya çalıştı, ama yapamadı.

— Beni az ama uzun süre sev.

— Hiç param yok, ama hayallerim var.

 

— [ Smoking does much harm but no good. ]

— [ Indeed he is young, but he is well experienced for his age. ]

— [ Excuse me, but is this the right way to the subway station? ]

— [ It is true he is rich, but he is a miser. ]

— [ It may sound strange, but what she said is true. ]

 

— [ It may sound strange, but what he said is true. ]

— [ I got several bites, but could not hook a fish. ]

— [ Bob tried to speak to Anne, but he couldn’t. ]

— [ Love me little, love me long. ]

— [ I have no money, but I have dreams. ]

 

— Kulağa garip gelebilir ama bu doğru.

— Ama sonuna kadar kalmak zorunda değilsiniz.

— Şu adam zayıf ama karısı şişman.

— Biz şirket başkanı ile konuşmak istedik, ama o bizimle konuşmayı reddetti.

— Affedersiniz ama yardıma ihtiyacınız var mı ?

 

— Yurt dışında bir geziye davet edildim, ama ben gitmek istemiyorum.

— Şüphesiz sevimli, ama güzel değil.

— Balık tutmaya oldukça sık giderdim ama şimdi nadiren gidiyorum.

— Biz itiraz ettik ama o yine de dışarı gitti.

 

— [ It may sound strange, but it is true. ]

— [ But you don’t have to stay to the end. ]

— [ That man is skinny, but his wife is fat. ]

— [ We wanted to speak to the president of the company, but he refused to speak to us. ]

— [ Excuse me, but do you need any help? ]

 

— [ I’ve been invited on a trip abroad, but I don’t want to go. ]

— [ She is no doubt pretty, but she isn’t beautiful. ]

— [ I used to go fishing quite often, but now I rarely go. ]

— [ We objected, but she went out anyway. ]

 

[ 64 ] BÜTÜN

— Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

— Orada hava bütün yıl boyu sıcak.

— Denemenin birkaç hatası var fakat bir bütün olarak çok iyi.

— Yağmur bütün gün devam etti.

— Bütün ev ödevini yaptın mı ?

 

— Bütün gece kar yağıyordu.

— Bütün çocuklar dürüst.

— Bebek bütün gece ağlamaya devam etti.

— Bütün kitabı okudun mu ?

— Kapı bütün gün kapalı kaldı.

 

— [ It was raining on and off all night long. ]

— [ It is warm there all the year round. ]

— [ Your essay has some mistakes, but as a whole it is very good. ]

— [ The rain continued all day. ]

— [ Have you done all your homework? ]

 

— [ It’s been snowing all night. ]

— [ All the boys are honest. ]

— [ The baby kept crying all night. ]

— [ Did you read the whole book? ]

— [ The door remained closed all day. ]

 

— Bütün köpekler canlı.

— Bütün yolu sadece onun evden uzakta olduğunu anlamak için yürüdüm.

— O çocuk bütün gün ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Bütün gün boyunca çiftlikte çalıştığı için, o tamamen yorgundu.

— O kadar soğuktu ki bütün gün evde kaldım.

 

— Ben bütün gün yatakta kalmak zorunda kaldım.

— Neredeyse bütün Japon erkekleri beyzbol oynamayı sever.

— Bütün gün boyunca kuvvetli bir rüzgar esti.

— Keşke o zaman bütün hikayeyi bana anlatsaydın.

— Bütün gökyüzü aydınlandı ve bir patlama vardı.

 

— [ All the dogs are alive. ]

— [ I went all the way to see her only to find her away from home. ]

— [ That child did nothing but cry all day. ]

— [ Having worked on the farm all day long, he was completely tired out. ]

— [ It was so cold that I stayed at home all day. ]

 

— [ I had to stay in bed all day. ]

— [ Almost all Japanese boys like to play baseball. ]

— [ A strong wind blew all day long. ]

— [ If only you had told me the whole story at that time! ]

— [ The whole sky lit up and there was an explosion. ]

 

— Bütün gün sadece orada mı duracaksın ?

— Çünkü onun bütün arkadaşları da fakirdi.

— Bütün hikayeyi bana anlatsan iyi olur.

— Kim şarap, kadın ve şarkı sevmez; bütün hayatı boyunca aptal kalır.

— Jim bütün gün çok garip davrandı.

 

— Biz bütün gün deniz kenarında eğlendik.

— Köpek bütün gece havlamaya devam etti.

— Yapman gereken bütün şey bulaşıkları yıkamak.

— Hemşire onun bütün isteklerini tahmin etti.

— Birlikte çalışarak, bütün evi çabucak temizlediler.

 

— [ Are you just going to stand there all day? ]

— [ Because all his friends were poor, too. ]

— [ You had better tell me the whole story. ]

— [ Who does not love wine, women and song; remains a fool his whole life long. ]

— [ Jim acted very strangely all day. ]

 

— [ We enjoyed ourselves at the seaside all day. ]

— [ The dog kept barking all night. ]

— [ All you have to do is wash the dishes. ]

— [ The nurse anticipated all his wishes. ]

— [ Working together, they cleaned the entire house in no time. ]

 

[ 65 ] KIZ

— Her iki kız kardeş güzel.

— Küçük kız güzel bir kadın oldu.

— Kız kardeşin ne kadar güzel !

— Kız yalnız.

— Kız kardeşim yakında bizimle birlikte olacak.

 

— Kız kardeşine ne oldu.

— Birçok erkek ve kız çocuğu vardı.

— Kız annesi ile alışverişe gitmek için ısrar etti.

— Kız kardeşin hangi sınıfta ?

— Kız tüm sınıf arkadaşları tarafından alay edildi.

 

— [ Both sisters are pretty. ]

— [ The little girl grew into a beautiful woman. ]

— [ How pretty your sister is! ]

— [ The girl is lonely. ]

— [ Our sister will be with us soon. ]

 

— [ What has become of your sister? ]

— [ Many boys and girls were present. ]

— [ The girl insisted on going shopping with her mother. ]

— [ What grade is your sister in? ]

— [ The girl was laughed at by all her classmates. ]

 

— Kız bir hemşire.

— Sarı saçlı bir kız seni görmeye geldi.

— Sarı saçlı bir kız sizi görmeye geldi.

— Nancy sınıfında en uzun boylu kız.

— Kız kardeşin Tokyo’dan Londra’ya ne zaman hareket etti ?

 

— Jim kız arkadaşını çok seviyor.

— Üç kız kardeş çok benzer görünüyor.

— Jones ailesi kız çocuklarını seviyor.

— Japoncayı çok iyi konuşan bir Amerikalı kız tanıyorum.

— Sanırım güzel kız utangaç genç adama veda edecek.

 

— [ The girl is a nurse. ]

— [ A girl with blonde hair came to see you. ]

— [ A girl with blonde hair came to see you. ]

— [ Nancy is the tallest girl in her class. ]

— [ When did your sister leave Tokyo for London? ]

 

— [ Jim is crazy about his girlfriend. ]

— [ The three sisters look very much alike. ]

— [ The Joneses love their daughter. ]

— [ I know an American girl who speaks Japanese very well. ]

— [ I guess that the beautiful girl will say goodbye to the shy young man. ]

 

— Küçük kız ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Biz onu küçük kız kardeşinden ayırt edemeyiz.

— Jane sınıfındaki herhangi bir kız kadar akıllı.

— Nancy benim ilgilenmem için sert bir kız.

— Belki onun çok sayıda kız arkadaşı vardır.

 

— Robert, kız arkadaşı ile konuşmaktan keyif aldı.

— Kız arkadaşı kendisini aradığında Roy mutlu görünüyor.

— Her erkek ve kız onu tanır.

— Kız bayıldı, fakat biz onun yüzüne su döktüğümüzde o kendine geldi.

— Jack’in yanında oturan güzel kız kim ?

 

— [ The little girl did nothing but cry. ]

— [ We cannot distinguish her from her younger sister. ]

— [ Jane is as clever as any girl in her class. ]

— [ Nancy is a hard girl for me to deal with. ]

— [ Maybe he has lots of girlfriends. ]

 

— [ Robert enjoyed talking with his girlfriend. ]

— [ Roy looks happy when his girlfriend calls him. ]

— [ Every boy and girl knows him. ]

— [ The girl fainted, but she came to when we threw water on her face. ]

— [ Who is the pretty girl sitting beside Jack? ]

 

[ 66 ] YARDIM

— Her küçük parça yardım eder.

— Bana yardım et, lütfen.

— Yardım etmek için yapabileceğim bir şey var mı ?

— Bana yardım edecek birine ihtiyacım var.

— Ona yardım etmen gerek.

 

— Adam ve karısı birbirlerine yardım etti.

— Okuldan eve döndüğünde mutfakta annesine yardım etmeye başladı.

— Sana yardım edebilir miyim ?

— Size yardım edebilir miyim ?

— Ben, ne pahasına olursa olsun ona yardım etmeliyim.

 

— [ Every little bit helps. ]

— [ Please give me a hand. ]

— [ Is there anything I can do to help? ]

— [ I need somebody to help me. ]

— [ You’re required to help them. ]

 

— [ The man and his wife helped each other. ]

— [ When she returned home from school, she began to help her mother in the kitchen. ]

— [ Can I help you? ]

— [ Can I help you? ]

— [ I must help her at any cost. ]

 

— Ne pahasına olursa olsun ona yardım etmek zorundayım.

— Bana yardım etmek için bir şey yapabileceğini umuyorum.

— Elimden gelen her konuda size yardım edeceğim.

— Elinden geleni yaptığın sürece sana yardım edeceğim.

— İlk yardım ekibi gelinceye kadar dayanmaya çalış.

 

— Başka hiç kimse yardım etmeyi önermedi.

— Bana bir dakika yardım eder misin ?

— Böyle bir adama yardım etmeye kalkışmam.

— Ev işine yardım etmek zorunda kaldım.

— Daha önce bana hiç yardım etmediğinden dolayı senin için riske girmeyeceğim.

 

— [ I must help her at any cost. ]

— [ I hope you can do something to help me out. ]

— [ I will help you all I can. ]

— [ I’ll help you so long as you do your best. ]

— [ Try to hold on until a rescue team arrives. ]

 

— [ Nobody else offered to help. ]

— [ Will you help me for a minute? ]

— [ I cannot bring myself to help such a man. ]

— [ I had to help with the housework. ]

— [ I’m not going out on a limb for you because you never helped me before. ]

 

— Bana yardım etmen şartıyla onu yaparım.

— Her şeyden önce, birbirinize yardım etmelisiniz.

— Sam yardım isteyen herkese yardım eder.

— Yaşlı kadının yardım edecek kimsesi yok.

— Hasta yardım almanın ötesindeydi, onun için doktorlar daha fazlasını yapamadı.

 

— Lütfen, biri bana yardım etsin.

— Mümkün olursa sana yardım edeceğim.

— Mümkün olursa sana yardım ederim.

— İşin yoksa, bana yardım et.

— Lütfen bana yardım eder misiniz ?

 

— [ I will do it on the condition that you help me. ]

— [ Above all, you must help each other. ]

— [ Sam helps whoever asks him to. ]

— [ The old woman has no one to help her. ]

— [ The patient was quite beyond help, so that the doctors could do no more. ]

 

— [ I need somebody to help me. ]

— [ I’ll help you if possible. ]

— [ I will help you if possible. ]

— [ If you are free, give me a hand. ]

— [ Could you please help me? ]

 

[ 67 ] GEÇ

— Çok geç.

— O zaman çok geç olacak.

— Banka ne kadar geç saatlere kadar açık ?

— Geç oldu.

— Bob eve çok geç geldi.

 

— Kaza gece geç saatlerde oldu.

— Asla tekrar bu kadar geç kalma.

— Bana öyle geliyor ki tren geç kaldı.

— Jim’in babası eve her zaman geç gelir.

— Otobüs on dakika geç kaldı.

 

— [ Too late. ]

— [ It’ll be too late then. ]

— [ How late is the bank open? ]

— [ It’s late. ]

— [ Bob came home very late. ]

 

— [ The accident happened late at night. ]

— [ Never be this late again. ]

— [ It seems to me that the train is late. ]

— [ Jim’s father always comes home late. ]

— [ The bus arrived ten minutes behind time. ]

 

— Tren on dakika geç kaldı.

— Tren yirmi dakika geç kaldı.

— Yolu dikkatle geç.

— Dün toplantıya geç kalmış gibi görünüyor.

— Okula geç kalma.

 

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

— John’un her zaman okula niçin geç kaldığını merak ediyorum.

— Okula geç kalan öğrencilerin sayısı beklediğimden çok daha azdı.

— Dün senin kadar ben de okula geç kaldım.

— Beni gece çok geç saatte aramak zorunda değildin.

 

— [ The train was ten minutes behind time. ]

— [ The train is twenty minutes behind time. ]

— [ Cross the road with care. ]

— [ It seems that he was late for the meeting yesterday. ]

— [ Don’t be late for school. ]

 

— [ How come you call on us so late at night? ]

— [ I wonder why John is always late for school. ]

— [ The number of students who were late for school was much smaller than I had expected. ]

— [ I as well as you was late for school yesterday. ]

— [ You need not have called me up so late at night. ]

 

— Her zamanki gibi, fizik öğretmeni, sınıfa geç kalmıştı.

— Giriş için bu gece biraz geç kalacağım.

— Eve çok geç geldiği için çocuğu azarladı.

— Bill her zamanki gibi okula geç kalmıştı.

— Geç oluyor, bu yüzden gitsek iyi olur.

 

— Gece geç saatlere kadar kalmaya alışkın değilim.

— Öğrenmek için asla çok geç değildir.

— Her zamankinden daha geç yatmaya gittim.

— Niçin geç saatlere kadar çalışmak zorundasın ?

— Fred, sık sık sınıfa geç geliyor.

 

— [ As usual, the physics teacher was late for class. ]

— [ I’ll be a little late tonight for check-in. ]

— [ She scolded the child for coming home so late. ]

— [ Bill was late for school as usual. ]

— [ It’s getting late, so we’d better get going. ]

 

— [ I’m not used to staying up late at night. ]

— [ It is never too late to learn. ]

— [ I went to bed later than usual. ]

— [ Why do you have to work late? ]

— [ Fred often comes late for class. ]

 

[ 68 ] ZORUNDA

— Nancy şimdi ödevini yapmak zorunda mı ?

— Bizden biri gitmek zorunda kalacak.

— Bob son treni kaçırdı ve bir taksiye binmek zorunda kaldı.

— Beni gece çok geç saatte aramak zorunda değildin.

 

— Ben bütün gün yatakta kalmak zorunda kaldım.

— Yağmurdan dolayı oyunu iptal etmek zorunda kaldık.

— Mike bugün annesinin arabasını yıkamak zorunda değil.

— Pazar günü okula gitmek zorunda değilsin.

— Onun önerisini kabul etmek zorunda kaldım.

 

— [ Does Nancy have to do her homework now? ]

— [ One of us will have to go. ]

— [ Bob missed the last train and had to take a taxi. ]

— [ You need not have called me up so late at night. ]

 

— [ I had to stay in bed all day. ]

— [ We had to call off the game because of rain. ]

— [ Mike doesn’t have to wash his mother’s car today. ]

— [ You don’t have to go to school on Sunday. ]

— [ I was forced to accept her proposal. ]

 

— Ev işine yardım etmek zorunda kaldım.

— Otobüsü bir süre beklemek zorunda kaldık.

— Otobüs olmadığı için, yürümek zorunda kaldım.

— Ama sonuna kadar kalmak zorunda değilsiniz.

— Oraya mutlaka kendin gitmek zorunda değilsin.

 

— Ben istasyona kadar koşmak zorunda kaldım.

— Öğretmen tüm öğrencileri değerlendirmek zorunda kaldı.

— Böylesine bir yasaya uymak zorunda değilsin.

— O iş için daha çok erkek atamak zorunda kaldım.

 

— [ I had to help with the housework. ]

— [ We had to wait a little while for a bus. ]

— [ Since there was no bus, I had to walk. ]

— [ But you don’t have to stay to the end. ]

— [ You do not necessarily have to go there yourself. ]

 

— [ I had to run to the station. ]

— [ The teacher had to evaluate all the students. ]

— [ You don’t have to obey such a law. ]

— [ I have to assign more men to that work. ]

 

— Onu hemen yapmak zorunda mıyım ?

— Ne kadar beklemek zorunda kalacağız ?

— Bir müddet beni düzenli olarak ziyaret etmek zorunda kalacaksın.

— Konuşman için tuhaf bir konu ileri sürmek zorunda değilsin.

— Çabucak cevap vermek zorunda değilsin.

 

— Sanırım şimdi gitmek zorunda kalacağım.

— Nancy ve Jane beş buçukta eve gitmek zorunda kaldı.

— Partiyi iptal etmek zorunda kaldım.

— Mary okula gitmek zorunda kaldı.

 

— [ Do I have to do it right away? ]

— [ How long will we have to wait? ]

— [ You’ll have to visit me regularly for a while. ]

— [ You don’t have to come up with an unusual topic for your speech. ]

— [ You don’t have to answer quickly. ]

 

— [ I guess I’ll have to leave now. ]

— [ Nancy and Jane had to go home at five thirty. ]

— [ I had to call off the party. ]

— [ Mary had to go to school. ]

 

[ 69 ] DIŞARI

— Köpek dışarı gitmek istiyor.

— Dün gece dışarı çıktın mı ?

— Canım dışarı gitmek istiyor.

— Bugün dışarı çıkmasan iyi olur.

— Hava karardıktan sonra dışarı gitme.

 

— Kısa bir yürüyüş için dışarı çıkabilir miyim ?

— Ben oynamak için dışarı çıkabilir miyim ?

— Karanlıktan sonra dışarı çıkma.

— Canım dışarı çıkmak istemiyor.

— Güzel bir gün, değil mi ? Neden bir yürüyüş için dışarı çıkmıyoruz ?

 

— [ The dog wants to go outside. ]

— [ Did you go out last night? ]

— [ I feel like going out. ]

— [ You had better not go out today. ]

— [ Don’t go out after it gets dark. ]

 

— [ May I go out for a short walk? ]

— [ May I go out to play? ]

— [ Don’t go out after dark. ]

— [ I don’t feel like going out. ]

— [ A nice day, isn’t it? Why not go out for a walk? ]

 

— Güzel bir gün, değil mi ? Neden bir yürüyüş için dışarı çıkmıyoruz ?

— Bir yerde içki içmek için dışarı çıkmak ister misiniz ?

— O kadar soğuktu ki kimse dışarı çıkmak istemedi.

— Biz cuma günü bir yemek için dışarı çıkıyoruz.

— Dışarı çıkmadan önce kapıyı kilitlemeden bırakmak onun dikkatsizliğiydi.

 

— O zaten öğle yemeği için dışarı çıktı.

— Karanlıktan sonra onun dışarı çıkmasına izin verme.

— Üzgünüm fakat canım bugün dışarı çıkmak istemiyor.

— Yoğun bir kar fırtınası dışarı çıkmamızı engelledi.

— Çok soğuk olduğu için dışarı çıkmadım.

 

— [ It’s a nice day, isn’t it? Why not go out for a walk? ]

— [ Would you like to go out to have a drink somewhere? ]

— [ It was so cold that no one wanted to go outside. ]

— [ We’re going out for a meal on Friday. ]

— [ It was careless of her to leave the door unlocked when she went out. ]

 

— [ He has gone out for lunch already. ]

— [ Don’t let her go out after dark. ]

— [ I’m sorry, but I don’t feel like going out today. ]

— [ A heavy snowstorm kept us from going out. ]

— [ I didn’t go out because it was very cold. ]

 

— Yarın hava güzel olursa dışarı çıkacağım.

— Tam dışarı çıkıyorken, o içeri geldi.

— Yurt dışı şubeleri seçkin ürünleri dışarı çıkarıyor.

— Boş olduğu için, dışarı yürüyüşe çıktı.

— Yağmur yağıyordu fakat o dışarı gitti.

 

— Tam dışarı çıktığımda, yağmur yağmaya başladı.

— Ona dışarı çıkmasına izin verir misiniz ?

— Yağmur yağmazsa ben de dışarı çıkacağım.

— Ben çalışmak için dışarı gitmene itiraz etmiyorum fakat çocuklara kim bakacak.

— Kısa sürede geldiğin sürece dışarı gidebilirsin.

 

— [ I will go out if it is fine tomorrow. ]

— [ He came in just as I was going out. ]

— [ Overseas subsidiaries are putting out top-of the-line products. ]

— [ Being free, she went out for a walk. ]

— [ It was raining, but he went out. ]

 

— [ Just as I went to go out, it began to rain. ]

— [ Could you let him out? ]

— [ Unless it rains, I will go, too. ]

— [ I don’t object to your going out to work, but who will look after the children? ]

— [ You may go out as long as you came back soon. ]

 

[ 70 ] OLDUĞU

— Orada olduğu için.

— Onun genç olduğu doğru fakat o akıllı.

— Genç olduğu doğru, ama akıllı.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— Onun niçin o kadar kızgın olduğu hakkında bir fikrim yok.

 

— O zamandan beri ona ne olduğu hakkında fikrim yok.

— Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

— Ne olduğu umurumda değil.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede gel.

— Dışarıda hava soğuk olduğu için içeri gel.

 

— [ Because it is there. ]

— [ It is true that he is young, but he is wise. ]

— [ It is true she is young, but she is wise. ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ I have no idea why she got so angry. ]

 

— [ I have no idea what has become of her since. ]

— [ I’ve no idea what’s happening. ]

— [ I don’t care what happens. ]

— [ Please come as soon as possible. ]

— [ Come inside because it’s cold outside. ]

 

— Emekli olduğu gün şirket ona altın bir saat hediye etti.

— Kimsenin John’un nerede olduğu hakkında herhangi bir fikri yok gibi görünüyor.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede alt kata gel.

— Mike takımın yıldızı olduğu için kızlar arasında popüler.

— Jim eskiden olduğu gibi değil.

 

— Çocuk, korkak olduğu için, arkadaşıyla alay etti.

— Kutuyu olduğu yerde bırak.

— Sigara içmenin sağlık için bir tehlike olduğu bir gerçektir.

— Biz belgenin onun erkek kardeşine ait olduğu gözüyle baktık.

— Oldukça güzel olduğu için diğer kızlar onu kıskanıyorlar.

 

— [ The company presented him with a gold watch on the day he retired. ]

— [ No one seems to have any idea where John is. ]

— [ Come downstairs as soon as possible. ]

— [ Mike is popular among the girls because he is the star of the team. ]

— [ Jim is not what he was. ]

 

— [ The boy mocked his friend for being a coward. ]

— [ Leave that box where it is. ]

— [ It is a fact that smoking is a danger to health. ]

— [ We regarded the document as belonging to her brother. ]

— [ The other girls are jealous of Lily because she is extremely pretty. ]

 

— Bu kazaya neyin sebep olduğu tam bir sır.

— Şaşırtıcı şekilde, onun bir hırsız olduğu ortaya çıktı.

— Planınızı mümkün olduğu kadar kısa sürede uygulamaya koyun.

— Onun zengin olduğu doğru ama bir cimridir.

— Onun doğru olduğu konusunda onu ikna edemedim.

 

— Çok sayıda iyi arkadaşım olduğu için mutluyum.

— Hangi arabanın daha güzel olduğu söylemek zordur.

— Sigara içmenin sağlık için zararlı olduğu apaçık.

— Dünya şimdi olduğu durumda olmasa, kimseye güvenemem.

— Yapacak çok şey olduğu için, depresyona girdim.

 

— [ It is a complete mystery what caused the accident. ]

— [ Surprisingly enough, he turned out to be a thief. ]

— [ Put your plan into practice as soon as possible. ]

— [ It is true he is rich, but he is a miser. ]

— [ I could not persuade him that it was true. ]

 

— [ I am happy to have so many good friends. ]

— [ It is hard to say which car is nicer. ]

— [ It goes without saying that smoking is bad for the health. ]

— [ If the world weren’t in the shape it is now, I could trust anyone. ]

— [ Having much to do, I felt depressed. ]

 

[ 71 ] SENI

— Seni tekrar görmek güzel !

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni burada görmek oldukça sürpriz oldu.

— O seni daha çekici bile yapar.

 

— Bana seni öyle depresif yapan şeyi söyle.

— Otobüs seni şehir merkezine götürecek.

— Sarı saçlı bir kız seni görmeye geldi.

— Onlar seni almadan önce sen onları al !

— Ben her zaman ne olursa olsun seni seveceğim.

 

— [ Nice to see you again! ]

— [ It is nice to see you again. ]

— [ Nice to see you again. ]

— [ It is quite a surprise to see you here. ]

— [ That makes you even more attractive. ]

 

— [ Tell me what makes you so depressed. ]

— [ The bus will take you to the center of the city. ]

— [ A girl with blonde hair came to see you. ]

— [ Get ‘em before they get you! ]

— [ I’ll always love you, no matter what happens. ]

 

— Ben seni senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum.

— Onun seni ne kadar çok sevdiğinin farkında mısın ?

— Ben seni havaalanında karşılamak için bir araba ayarladım.

— O müzik her zaman bana seni hatırlattı.

— Ne seni buraya bu kadar erken getirdi ?

 

— Her iki yol da seni istasyona götürecektir.

— Seni burada görmeyi çok az hayal ettim.

— Bir saatten fazla bir süredir seni bekliyorum.

— Öyle yapmaman için seni uyardım, değil mi ?

— Bu günlerden birinde seni ziyaret etmeyi düşünüyorum.

 

— [ I love you more than you love me. ]

— [ Are you aware of how much she loves you? ]

— [ I arranged for a car to meet you at the airport. ]

— [ That music always reminded me of you. ]

— [ What made you come here so early? ]

 

— [ Either way will lead you to the station. ]

— [ I little dreamed of seeing you here. ]

— [ I’ve been waiting for you for over an hour. ]

— [ I warned you not to do so, didn’t I? ]

— [ I am thinking of visiting you one of these days. ]

 

— Seni senin beni sevdiğinden daha çok sevmiyorum.

— Yakında seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Seni tekrar görmek gerçekten harika, Momoe.

— Kısa sürede seni görmeye can atıyorum.

— Günün birinde seni tekrar görmek isterim.

 

— Otobüs durağına vardığımda seni tekrar arayacağım.

— Bu günlerden birinde seni oraya götüreceğim.

— Çok geçmeden seni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

— Sen gelene kadar çocuk seni bekleyecek.

 

— [ I don’t like you any more than you like me. ]

— [ I look forward to seeing you again very soon. ]

— [ It’s really wonderful seeing you again, Momoe. ]

— [ I’m looking forward to seeing you soon. ]

— [ I would like to see you again sometime. ]

 

— [ I’ll call you back when I get to the bus stop. ]

— [ I’ll take you there one of these days. ]

— [ I’m looking forward to seeing you before long. ]

— [ The boy will wait for you till you come back. ]

 

[ 72 ] GECE

— Güzel, gece çok uzun, değil mi ?

— Dün gece tuhaf bir şey oldu.

— Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

— Zaten gece yarısı.

— Dün gece beni aradın mı ?

 

— Dün gece beş yangın vardı.

— Bütün gece kar yağıyordu.

— Kaza gece geç saatlerde oldu.

— Bebek bütün gece ağlamaya devam etti.

— Dün gece bu şehirde bir yangın vardı.

 

— [ Well, the night is quite long, isn’t it? ]

— [ A strange thing happened last night. ]

— [ It was raining on and off all night long. ]

— [ It’s midnight already. ]

— [ Did you call me up last night? ]

 

— [ There were five fires last night. ]

— [ It’s been snowing all night. ]

— [ The accident happened late at night. ]

— [ The baby kept crying all night. ]

— [ There was a fire in this city last night. ]

 

— Dün gece dışarı çıktın mı ?

— O gece ay vardı.

— Gece vakti bile olsa, artık sessiz ve huzurlu değil.

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

— Laura için yapılan sürpriz parti bu gece değil, yarın gece.

 

— Dört gece için sahip olduğunuz en ucuz odayı istiyorum.

— Dün gece bebek ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Beni gece çok geç saatte aramak zorunda değildin.

— Sadece konuşmak için gece yarısına kadar uyanık kaldık.

— Bayan Jones, uyumak için her gece koyun sayar.

 

— [ Did you go out last night? ]

— [ There was a moon that night. ]

— [ Even at nighttime, it was not quiet and peaceful any more. ]

— [ How come you call on us so late at night? ]

— [ The surprise party for Laura is not tonight, but tomorrow night. ]

 

— [ I’d like the most inexpensive room you have for four nights. ]

— [ The baby did nothing but cry all last night. ]

— [ You need not have called me up so late at night. ]

— [ We sat up half the night just talking. ]

— [ Mrs. Jones counts sheep every night to go to sleep. ]

 

— Giriş için bu gece biraz geç kalacağım.

— Bir gece için bizi misafir eder misiniz ?

— Bu gece onun evinde onunla temasa geçebilirsin.

— Gece geç saatlere kadar kalmaya alışkın değilim.

— Dün gece çok iyi zaman geçirdik.

 

— Dün gece dünyanın sallandığını hissettin mi ?

— Dün gece, son trene güçlükle yetiştim.

— Mike neredeyse her gece dışarda yer.

— Köpek bütün gece havlamaya devam etti.

— Yangın, gece yarısına doğru patlak verdi.

 

— [ I’ll be a little late tonight for check-in. ]

— [ Will you put us up for one night? ]

— [ You can get in touch with him at his home tonight. ]

— [ I’m not used to staying up late at night. ]

— [ We had a very good time last night. ]

 

— [ Did you feel the earth shake last night? ]

— [ Last night, I barely made the last train? ]

— [ Mike eats out almost every night. ]

— [ The dog kept barking all night. ]

— [ The fire broke out toward midnight. ]

 

[ 73 ] KEZ

— Bir kez daha lütfen.

— Çoğu Japon en az günde bir kez pirinç yer.

— Filmi kaç kez gördün ?

— Otobüs her gün kaç kez çalışır ?

— Son kez yaptığın aynı hatayı yaptın.

 

— Otobüs günde kaç kez çalışır ?

— Şarkıyı bir kez daha söyle lütfen.

— O kadar iyi bir kitap ki onu üç kez okudum.

— İngiltere’yi bir kez daha ziyaret etmek için can atıyorum.

— Jim haftada en az üç kez koşmaya gittiğini söylüyor.

 

— [ Once more, please. ]

— [ Most Japanese eat rice at least once a day. ]

— [ How many times did you see the movie? ]

— [ How many times does the bus run each day? ]

— [ You made the same mistake as last time. ]

 

— [ How many times does the bus run each day? ]

— [ Sing the song once more, please. ]

— [ That was so good a book that I read it three times. ]

— [ I am anxious to visit Britain once again. ]

— [ Jim says he goes jogging at least three times a week. ]

 

— Uzun süredir ilk kez Kyoto’da şiddetli kar yağdı.

— Ben bir kez daha oraya gitmek istiyorum.

— Lütfen bana hikayeyi bir kez daha anlat.

— Çoğu çalışan yılda bir kez zam istiyor.

— Maria haftada bir kez piyano dersleri alır.

 

— Günde kaç kaç kez aynada kendinize bakarsınız ?

— Jim Anne’e birkaç kez çıkma teklif etti.

— Ben onu sadece bir kez gördüm.

— Onunla daha önce bir kez karşılaştım.

— Onu bir kez daha okuyun, lütfen.

 

— [ A heavy snow fell in Kyoto for the first time in ages. ]

— [ I want to go there once more. ]

— [ Please tell me the story once more. ]

— [ Most employees expect a pay raise once a year. ]

— [ Maria takes piano lessons once a week. ]

 

— [ How many times a day do you look at yourself in the mirror? ]

— [ Jim has asked Anne out several times. ]

— [ I saw him but once. ]

— [ I had met him once before. ]

— [ Read it once more, please. ]

 

— Onunla ilk kez o zaman karşılaştım.

— Onu bir kez daha söyler misin ?

— Bir günde üç kez yemek yeriz.

— Kyoto bir kez ziyaret etmeye değer.

— Bu konu hakkında iki kez düşünürdüm.

 

— Bir kez daha deneme hakkın var.

— Bu ilacı günde üç kez alın.

— Çocuk ilk kez bir ata bindi.

— Bob bana ayda bir kez yazar.

— Bir kez başladın mı, devam etmelisin.

 

— [ I met him then for the first time. ]

— [ Would you say it once more? ]

— [ We have three meals a day. ]

— [ Kyoto is worth visiting once. ]

— [ I’d think twice about this. ]

 

— [ You are entitled to try once again. ]

— [ Take this medicine three times a day. ]

— [ The boy rode a horse for the first time. ]

— [ Bob writes to me once a month. ]

— [ Once you begin, you must continue. ]

 

[ 74 ] NEREDE

— Kitap nerede ?

— En yakın banka nerede ?

— En yakın kilise nerede ?

— En yakın mağaza nerede ?

— O kitabı nerede aldın ?

 

— Otobüs durağı nerede ?

— Banka nerede ?

— Şehir merkezi için otobüs durağı nerede ?

— Kaza nerede oldu ?

— En yakın alışveriş merkezi nerede ?

 

— [ Where is the book? ]

— [ Where is the nearest bank? ]

— [ Where’s the nearest church? ]

— [ Where’s the nearest department store? ]

— [ Where did you buy that book? ]

 

— [ Where’s the bus stop? ]

— [ Where is the bank? ]

— [ Where is the bus stop for downtown? ]

— [ Where did the accident take place? ]

— [ Where’s the nearest shopping mall? ]

 

— O tuhaf şeyi nerede buldun ?

— Kimsenin John’un nerede olduğu hakkında herhangi bir fikri yok gibi görünüyor.

— Bunu nerede aldın ?

— En yakın müze nerede ?

— Jim nerede ?

 

— Fikri nerede aldın ?

— Ayakkabılar nerede ?

— Nerede gizli ?

— Alışveriş merkezi nerede ?

— O oyuncak bebeği nerede buldun ?

 

— [ Where did you find that strange thing? ]

— [ No one seems to have any idea where John is. ]

— [ Where did you get this? ]

— [ Where’s the nearest museum? ]

— [ Where is Jim? ]

 

— [ Where did you get the idea? ]

— [ Where’re the shoes? ]

— [ Where is it hidden? ]

— [ Where’s the shopping center? ]

— [ Where did you find that doll? ]

 

— En yakın kayıp eşya bürosu nerede ?

— Jeff onun nerede olduğunu biliyor gibi görünüyor.

— En yakın American Express ofisi nerede ?

— Kayıp eşya bürosu nerede ?

— Duş nerede ?

 

— Okulun nerede ?

— Tony nerede ?

— En yakın otel servis telefonunun nerede olduğunu bana söyler misiniz ?

— En yakın ev telefonunun nerede olduğunu bana söyler misin ?

— En yakın American Express ofisinin nerede olduğunu biliyor musunuz ?

 

— [ Where is the nearest lost and found? ]

— [ Jeff seems to know where she is. ]

— [ Where is nearest American Express office? ]

— [ Where is the lost and found? ]

— [ Where are the showers? ]

 

— [ Where is your school? ]

— [ Where’s Tony? ]

— [ Can you tell me where the nearest hotel service phone is? ]

— [ Can you tell me where the nearest courtesy phone is? ]

— [ Do you know where the nearest American Express office is? ]

 

[ 75 ] KIŞI

— Az sayıda kişi onu nasıl yapacağını biliyor.

— Sadece on kişi partiye geldi.

— Bu odada kaç kişi var ?

— Gerçek anlamı birkaç kişi biliyor.

— Bugünlerde az sayıda kişi beni ziyaret eder.

 

— Birkaç kişi öyle düşünüyor.

— Bir sürü ünlü kişi buraya gelir.

— Araba kazasında çok az kişi öldü.

— Odada iki yüz kişi vardı.

— Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

 

— [ Few people know how to do it. ]

— [ Only ten people showed up for the party. ]

— [ How many people are in this room? ]

— [ Few people know the true meaning. ]

— [ Few people visit me these days. ]

 

— [ Few people think so. ]

— [ Lots of famous people come here. ]

— [ Few people were killed in the car accident. ]

— [ There were two hundred people in the room. ]

— [ It was a pleasant day, but there were few people in the park. ]

 

— Birkaç kişi konferansa geldi.

— Bizden yedi kişi var.

— Savaşın bir sonucu olarak, birçok kişi öldü.

— Sahilde az sayıda kişi vardı.

— Toplantıda kaç kişi vardı ?

 

— Kazada yaralanan on beş kişi vardı.

— Partide yalnızca altı kişi vardı.

— Bu fabrikada yüzlerce kişi çalışır.

— O günlerde çok az sayıda kişi yurtdışına seyahat edebiliyordu.

— Müze çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilir mi ?

 

— [ A few people came to the lecture. ]

— [ There are seven of us. ]

— [ As a result of the war, many people died. ]

— [ There were few people on the beach. ]

— [ How many people were present at the meeting? ]

 

— [ There were fifteen persons injured in the accident. ]

— [ Only six people were present at the party. ]

— [ Hundreds of people work in this factory. ]

— [ In those days, few people could travel abroad. ]

— [ Is the museum visited by many people? ]

 

— Böyle bir şey olacak son kişi olduğunuzu düşündüm.

— Kazada on beş kişi öldü ya da yaralandı.

— Noriko gerçekten güzel bir kişi, değil mi ?

— Kazada on kişi öldü ya da yaralandı.

— O tür bir kişi olduğunu bilmiyordum.

 

— Çok az sayıda kişi derse geldi.

— Kazada oldukça az sayıda kişi yaralandı.

— Sadece bir kişi kazadan sağ kurtuldu.

— Bir milyon kişi savaşta hayatını kaybetti.

— Oyunda sadece bir piyon olan kişi çoğunlukla şirkette büyük konuşur.

 

— [ I thought you would be the last person to be such a thing. ]

— [ Fifteen people were killed or injured in the accident. ]

— [ Noriko really is a nice person, isn’t she? ]

— [ Ten people were killed or injured in the accident. ]

— [ I didn’t know you were that kind of a person. ]

 

— [ Few people came to the lecture. ]

— [ Quite a few people were injured in the accident. ]

— [ Only one person survived the accident. ]

— [ One million people lost their lives in the war. ]

— [ A person who is only a pawn in the game often talks big in company. ]

 

[ 76 ] ŞEYI

— Bana onun hakkında her şeyi söyle.

— Herkes aynı şeyi düşünüyor.

— Böyle bir şeyi yapmaman için hiçbir sebep yok.

— O tuhaf şeyi nerede buldun ?

— Lütfen her şeyi bana bırak.

 

— Senin için her şeyi yapacağım.

— Bana seni öyle depresif yapan şeyi söyle.

— Ben elimden gelen her şeyi yapacağım.

— O, geçmişi hakkında her şeyi biliyor gibi görünüyor.

— Senin için yapabileceğim her şeyi yapacağım.

 

— [ Tell me everything about it. ]

— [ Everyone thinks the same thing. ]

— [ There is no reason why you shouldn’t do such a thing. ]

— [ Where did you find that strange thing? ]

— [ Please leave everything to me. ]

 

— [ I will do anything for you. ]

— [ Tell me what makes you so depressed. ]

— [ I’ll do everything I can. ]

— [ He seems to know all about her past. ]

— [ I will do all I can for you. ]

 

— Betty sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşuyor.

— Yapmamı söylediğin her şeyi yapacağım.

— Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

— Onun hakkında her şeyi daha sonra sana bildireceğim.

— Ben senin için herhangi bir şeyi yapmaya hazırım.

 

— Böyle bir şeyi ona söylemeye nasıl cesaret edersin.

— Ondan daha çok herhangi bir şeyi düşünemiyordum.

— Böyle bir şeyi yapmaya çalışmak zaman israfıdır.

— Öyle aptalca bir şeyi sana ne söyletti ?

— Böyle bir şeyi ne cüretle bana söylersin ?

 

— [ Betty talks as if she knew everything. ]

— [ I’ll do everything you tell me to do. ]

— [ If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. ]

— [ I’ll let you know all about it later on. ]

— [ I am ready to do anything for you. ]

 

— [ How dare you say such a thing to her! ]

— [ I couldn’t think of anything better than that. ]

— [ Trying to do such a thing is a waste of time. ]

— [ What made you say such a stupid thing as that? ]

— [ How dare you say such a thing to me? ]

 

— Öyle bir şeyi satın almayı göze alamam.

— Onun hayatta kalması için her şeyi denedim.

— Dick sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşuyor.

— Onun hakkında her şeyi sana anlatacağım.

— Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yapıyor musun ?

 

— Her şeyi açıklamam sonsuza kadar sürer.

— Öylesine bir şeyi bir kez çok sık yaparsın ve cezalandırılırsın.

— Onun hakkında her şeyi duydum.

— O tür bir şeyi umursamam.

— Açıkçası, yapmak istediğim her şeyi yapmak için zamanım yoktu.

 

— [ I cannot afford to buy such a thing. ]

— [ I tried everything to keep him alive. ]

— [ Dick talks as if he knew everything. ]

— [ I’ll tell you everything about it. ]

— [ Are you doing what you think is right? ]

 

— [ It would take forever for me to explain everything. ]

— [ You do such a thing once too often and get punished. ]

— [ I’ve heard all about it. ]

— [ I don’t care for that sort of thing. ]

— [ I simply haven’t the time to do everything I want to do. ]

 

[ 77 ] EVE

— Niçin eve erken geldi ?

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— Onun eve gitme zamanı.

— Şimdi eve geri gitsen iyi olur.

— Derhal eve gitsen iyi olur.

 

— Babam eve geldi mi ?

— Lütfen mümkün olduğunca çabuk eve gel.

— Bob eve çok geç geldi.

— Neredeyse eve gidiyor olma zamanım.

— Jim’in babası eve her zaman geç gelir.

 

— [ Why did she come home early? ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ It is time for her to go home. ]

— [ You had better go back home now. ]

— [ You’d better go home at once. ]

 

— [ Has Father come home yet? ]

— [ Please come home as quickly as possible. ]

— [ Bob came home very late. ]

— [ It’s about time I was going home. ]

— [ Jim’s father always comes home late. ]

 

— Derhal eve gel.

— Hava kararmadan önce eve varmak istiyorsan, acele etsen iyi olur.

— Okuldan eve döndüğünde mutfakta annesine yardım etmeye başladı.

— Şimdi eve gitsek iyi olur.

— Okuldan eve giderken bir sağanak yağmura yakalandım.

 

— Adam eve zorla girdiğini itiraf etti.

— Karanlık olmadan eve gel.

— Şimdi eve gidebilir miyim ?

— Şimdi eve gidebilir miyim ?

— Eve gidelim.

 

— [ Come home at once. ]

— [ You’d better hurry up if you want to get home before dark. ]

— [ When she returned home from school, she began to help her mother in the kitchen. ]

— [ We’d better go home now. ]

— [ I was caught in a shower on my way home from school. ]

 

— [ The man admitted having broken into the house. ]

— [ Come home before dark. ]

— [ Can I go home now? ]

— [ May I go home now? ]

— [ Let us go home. ]

 

— Okuldan eve giderken bir sağanağa yakalandım ve iliklerime kadar ıslandım.

— O eve geri dönmeden o çok önce olmayacak.

— Eve çok geç geldiği için çocuğu azarladı.

— Bizim okul eve on dakikalık yürüyüş mesafesindedir.

— Eve gelmeden önce ekmek alırsan harika olur.

 

— Personel eve gittikten sonra yangın patlak verdi.

— Lütfen eve giderken benim eve uğra.

— Hava kararıyor. Eve gitsen iyi olur.

— Eve ayda kaç defa mektup yazıyorsun ?

— Eve giderken bulduğum radyoyu tamir ediyorum.

 

— [ On my way home from school, I was caught in a shower and got wet to the skin. ]

— [ It won’t be long before he returns home. ]

— [ She scolded the child for coming home so late. ]

— [ Our school is within ten minutes’ walk of my house. ]

— [ It’d be great if you could pick up some bread before you come home. ]

 

— [ The fire broke out after the staff went home. ]

— [ Please drop in at my house on your way home. ]

— [ It’s getting dark. You’d better go home. ]

— [ How many times a month do you write home? ]

— [ I’m fixing the radio which I found on my way home. ]

 

[ 78 ] İNGILIZCE

— İngilizce benim için kolay değil.

— O, bir İngilizce kitap değil mi ?

— İngilizce zor, değil mi ?

— İngilizce öğrenmek zor değil.

— Benim için sürpriz oldu, o çok iyi İngilizce konuştu.

 

— İngilizce en sevdiğim ders oldu.

— Lütfen İngilizce olarak söyle.

— İngilizce konuşmak zor mu ?

— İngilizce konuşmak çok eğlenceli.

— Bir haftada beş İngilizce dersimiz var.

 

— [ English is not easy for me. ]

— [ Isn’t that an English book? ]

— [ English is difficult, isn’t it? ]

— [ English is not difficult to learn. ]

— [ To my surprise, she spoke English very well. ]

 

— [ English has become my favorite subject. ]

— [ Say it in English. ]

— [ Is it hard to speak English? ]

— [ Speaking English is a lot of fun. ]

— [ We have five English classes a week. ]

 

— İngilizce benim ana dilim değil.

— İngilizce kompozisyonunda ne büyük bir hata yaptın !

— Bir İngilizce sözlüğün var mı ?

— İngilizce bir sözlüğün var mı ?

— İngilizce Japoncadan daha zor mu ?

 

— Birkaç sayfa İngilizce çevirmek iki saatten fazla zamanımı aldı.

— Michael hem İngilizce hem de Japonca konuşur.

— İngilizce çalışmaya başladın mı ?

— Jack İngilizce konuşur.

— Lisa, sadece İngilizce değil, aynı zamanda Fransızca da konuşur.

 

— [ English is not my native language. ]

— [ What a big mistake you made in your English composition! ]

— [ Do you have an English dictionary? ]

— [ Do you have an English dictionary? ]

— [ Is English more difficult than Japanese? ]

 

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

— [ Michael speaks Japanese, not to mention English. ]

— [ Have you begun studying English? ]

— [ Jack speaks English. ]

— [ Lisa speaks not only English but also French. ]

 

— Jane’nin iyi İngilizce konuşan Japon bir arkadaşı var.

— Bay Davis Japon’yaya İngilizce öğretmek için mi geldi ?

— Niçin çok İngilizce çalışıyorsun ? İngilizce öğretmeni olmak için.

— Mümkün olduğunca çok sayıda İngilizce kelime ezberlemelisin.

— İngilizce bir mektup yazmak böyle kolay değildi.

 

— Taro niçin çok iyi şekilde İngilizce konuşabilmektedir ?

— Onu anlaşılır bir İngilizce ile söyler misin ?

— Onu anlaşılır bir İngilizce ile açıklar mısınız ?

— Ne kadar süredir İngilizce öğrenimi yapmaktasın ?

— Brian bu gezi için İngilizce çalıştı.

 

— [ Jane has a Japanese friend who speaks English well. ]

— [ Did Mr Davis come to Japan to teach English? ]

— [ Why are you studying English so hard? To be an English teacher. ]

— [ You should memorize as many English words as possible. ]

— [ It was not so simple to write a letter in English. ]

 

— [ Why can Taro speak English so well? ]

— [ Could you say that in plain English? ]

— [ Will you explain it in plain English? ]

— [ How long have you been studying English? ]

— [ Brian studied English for this trip. ]

 

[ 79 ] HAVA

— Hava çok soğuk.

— Orada hava nasıl ?

— Bugün hava çok sıcak.

— Hava çok daha sıcak oldu.

— Hava soğuk.

 

— Ne muhteşem bir hava.

— Hava bugün son derece soğuk.

— Dışarıda hava yaz gibi.

— Yakında hava daha sıcak olacak.

— Yüzmeye gitmek için hava yeterince sıcak mı ?

 

— [ It’s freezing. ]

— [ How is the weather there? ]

— [ It is very hot today. ]

— [ It has become much warmer. ]

— [ It’s cold. ]

 

— [ What marvelous weather. ]

— [ It’s awfully cold today. ]

— [ It’s like summer outside. ]

— [ It will get warmer soon. ]

— [ Is it hot enough to go swimming? ]

 

— Orada hava bütün yıl boyu sıcak.

— Yakında hava açık olacak.

— Hava sıcak oldu.

— Yüzmek için hava çok soğuk.

— Dışarıda hava soğuk olduğu için içeri gel.

 

— Hava durumu nasıl ?

— Soğuk hava üç hafta devam etti.

— Hava kararmadan önce eve varmak istiyorsan, acele etsen iyi olur.

— Doktor bir hava değişikliği tavsiye etti.

— Hava karardıktan sonra dışarı gitme.

 

— [ It is warm there all the year round. ]

— [ It will clear up soon. ]

— [ The air became warm. ]

— [ It’s much too cold to swim. ]

— [ Come inside because it’s cold outside. ]

 

— [ How’s the weather? ]

— [ The cold weather continued for three weeks. ]

— [ You’d better hurry up if you want to get home before dark. ]

— [ The doctor advised a change of air. ]

— [ Don’t go out after it gets dark. ]

 

— Hava güzel olursa, pikniğe gidelim.

— Dışarıda hava sıcak görünüyor.

— Hava zaten karanlık.

— Hava o kadar sıcaktı ki onun canı dondurma yemek istedi.

— Hava yoksa insan on dakika bile yaşayamaz.

 

— Hava ve su olmasa, hiçbir şey yaşayamazdı.

— Su ve hava olmasa hiçbir şey yaşayamaz.

— Hava o kadar sıcaktı ki yüzmeye gittik.

— Sonunda kar yağışı durdu ve hava ısındı.

— Yarın hava güzel olursa dışarı çıkacağım.

 

— [ Weather permitting, let’s go on a picnic. ]

— [ It seems warm outside. ]

— [ It is already dark. ]

— [ It was so hot that she felt like eating ice cream. ]

— [ If there were no air, man could not live even ten minutes. ]

 

— [ Without air and water, nothing could live. ]

— [ If it were not for air and water, nothing could live. ]

— [ It was so hot that we went swimming. ]

— [ It has finally stopped snowing and has warmed up. ]

— [ I will go out if it is fine tomorrow. ]

 

[ 80 ] AYNI

— O, herkes için aynı.

— Onların hepsi aynı mı ?

— Onların hepsi aynı.

— Herkes aynı şeyi düşünüyor.

— Herkes sizinle aynı fikirde.

 

— O, benimki ile aynı renk.

— Son kez yaptığın aynı hatayı yaptın.

— Şarkıcı sadece Japonya’da değil, aynı zamanda Avrupa’da da ünlü.

— Aynı hatayı tekrar yaptın.

— Çocuk erkek kardeşimle aynı yaşta.

 

— [ It’s the same for everyone. ]

— [ Are they all the same? ]

— [ They are all the same. ]

— [ Everyone thinks the same thing. ]

— [ Everybody agrees with you. ]

 

— [ That is the same color as mine. ]

— [ You made the same mistake as last time. ]

— [ The singer is famous not only in Japan but also in Europe. ]

— [ You have made the very same mistake again. ]

— [ The boy is the same age as my brother. ]

 

— O, otobüste bulduğum şemsiye ile aynı.

— O, otobüste bulduğum aynı şemsiye.

— Onun için sadece siz değil aynı zamanda ben de sorumluyum.

— Sadece bunun başka biri için aynı olup olmadığını merak edebilirim.

— Lisa, sadece İngilizce değil, aynı zamanda Fransızca da konuşur.

 

— Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

— Ben o konuda zorunlu olarak seninle aynı fikirde olamam.

— Bob sadece gitar değil aynı zamanda flüt de çalar.

— Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.

— Sadece siz değil aynı zamanda ben de suçlanmalıyım.

 

— [ That is the same umbrella as I found on the bus. ]

— [ That is the same umbrella that I found on the bus. ]

— [ Not only you but I am responsible for it. ]

— [ I can only wonder if this is the same for everyone else. ]

— [ Lisa speaks not only English but also French. ]

 

— [ If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. ]

— [ I can’t necessarily agree with you on that point. ]

— [ Bob plays not only the guitar but also the flute. ]

— [ Not only you but I also was to blame. ]

— [ Not only you but also I am to blame. ]

 

— Sadece siz değil aynı zamanda ben de hatalıyım.

— George işi babasının yaptığı gibi aynı şekilde yaptı.

— Ben o konuda seninle aynı fikirde değilim.

— Ben bu konuda seninle aynı fikirde olamam.

— Senin sandalyen benimki ile tamamen aynı.

 

— Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim.

— Biz bu konuda hepimiz aynı fikirdeyiz.

— Ona ne sıklıkta söylersem söyleyeyim, o aynı hatayı yapmaya devam ediyor.

— Bob senin gibi aynı yılda doğdu.

 

— [ Not only you but also I am wrong. ]

— [ George did business in the same manner as his father did. ]

— [ I differ from you on that point. ]

— [ I can’t go along with you on that point. ]

— [ Your chair is identical to mine. ]

 

— [ I disagree with you on the matter. ]

— [ We are all one on that point. ]

— [ No matter how often I tell her, she keeps making the same mistake. ]

— [ Bob was born in the same year as you. ]

 

[ 81 ] SENIN

— O bisiklet senin için çok küçük.

— Bu şapka senin için çok küçük.

— Senin mi ?

— Ben senin kalemini ödünç alabilir ?

— Senin evin parka ne kadar uzakta ?

 

— Senin onu sevdiğini o biliyor mu ?

— Senin bugün biraz ateşin var, değil mi ?

— Senin için yapacağım bir şey var mı ?

— Senin bisikletin benimkinden daha iyi.

— Senin tatile ihtiyacın var.

 

— [ That bicycle is too small for you. ]

— [ It is too small a hat for you. ]

— [ Is it yours? ]

— [ May I borrow your pen? ]

— [ How far is it from your house to the park? ]

 

— [ Does he know that you love him? ]

— [ You have a little fever today, don’t you? ]

— [ Is there anything I can do for you? ]

— [ Your bike is better than mine. ]

— [ You are in need of a holiday. ]

 

— Senin elbisen çok hoş.

— Senin için her şeyi yapacağım.

— Hangisi senin kitabın, bu mu yoksa şu mu ?

— Tony İngilizceyi senin kadar iyi konuşur.

— Ben senin kalemini ödünç alabilir miyim ?

 

— Senin kitabın benimkinin boyutunun iki katı kadar.

— Senin için yapabileceğim her şeyi yapacağım.

— Ben senin kurşun kalemini kullanabilir miyim ?

— Senin planın benimkinden daha iyi görünüyor.

— Senin için bir model uçak yapacağım.

 

— [ Your dress is very nice. ]

— [ I will do anything for you. ]

— [ Which is your book, this one or that one? ]

— [ Tony speaks English as well as you. ]

— [ Can I borrow your pen? ]

 

— [ Your book is double the size of mine. ]

— [ I will do all I can for you. ]

— [ Can I use your pencil? ]

— [ Your plan seems better than mine. ]

— [ I’ll make a model plane for you. ]

 

— Ben senin kalemini kullanabilir miyim ?

— Senin söylemen kolay.

— Senin görüşün çok iyimser.

— Senin fikirlerin benimkinden farklı.

— Senin İngilizcen mükemmel.

 

— Hangisi senin kitabın ?

— Senin için ne zaman uygun olursa gelebilir ve beni görebilirsin.

— Senin için yalan söyleyecek insanlar, sana da yalan söylerler.

— Senin çok iyi bir avukat olacağına dair bir hisse sahibim.

— Dün senin kadar ben de okula geç kaldım.

 

— [ Can I use your pen? ]

— [ That’s easy for you to say. ]

— [ Your view is too optimistic. ]

— [ Your ideas are different from mine. ]

— [ Your English is perfect. ]

 

— [ Which is your book? ]

— [ You can come and see me whenever it’s convenient for you. ]

— [ People who will lie for you, will lie to you. ]

— [ I have a feeling you’ll be a very good lawyer. ]

— [ I as well as you was late for school yesterday. ]

 

[ 82 ] HERHANGI

— Herhangi bir yerde bir telefon var mı ?

— Herhangi bir çocuk ona cevap verebilir.

— Herhangi bir tehlike var mı ?

— Herhangi bir şey olur.

— Herhangi bir çocuk bunu yapabilir.

 

— O televizyonda herhangi bir sorun var mı ?

— Herhangi biri onu yapabilir.

— Onun herhangi bir sorunu mu var ?

— Herhangi biri bunu yapabilir.

— O konuda söyleyecek herhangi bir şeyim yok.

 

— [ Is there a telephone anywhere? ]

— [ Any child can answer that. ]

— [ Is there any danger? ]

— [ Anything will do. ]

— [ Any child can do that. ]

 

— [ Is there anything wrong with that television? ]

— [ Anyone can do that. ]

— [ Is anything the matter with him? ]

— [ Anybody can do that. ]

— [ I don’t have anything to say on that subject. ]

 

— Herhangi bir koltuk olur.

— Herhangi bir şey olması durumunda, derhal beni ara.

— Bu sözlüğü herhangi biri kullanabilir.

— Kimsenin John’un nerede olduğu hakkında herhangi bir fikri yok gibi görünüyor.

— Herhangi bir evcil hayvanın var mı ?

 

— Herhangi bir değişiklik fark ettiniz mi ?

— Onun hikayesi herhangi birinin inanması için çok fazla saçma.

— Ben senin için herhangi bir şeyi yapmaya hazırım.

— Betty herhangi bir sırrı uzun bir süre kendinde tutamaz.

— Herhangi bir zamanda Japonya’ya gelirsen, beni görmeye gel.

 

— [ Any seat will do. ]

— [ In case anything happens, call me immediately. ]

— [ Anyone can use this dictionary. ]

— [ No one seems to have any idea where John is. ]

— [ Do you have any pets? ]

 

— [ Did you notice any change? ]

— [ His story was too ridiculous for anyone to believe. ]

— [ I am ready to do anything for you. ]

— [ Betty cannot keep any secret to herself for a long time. ]

— [ If you are ever in Japan, come and see me. ]

 

— Herhangi bir yatak hiç yatak olmamasından daha iyidir.

— Ondan daha çok herhangi bir şeyi düşünemiyordum.

— Bana herhangi bir şey olursa, buraya bakabilirsiniz.

— Herhangi acil durumda ona her zaman güvenebilirsin.

— Herhangi bir ev, hiç olmamasından daha iyidir.

 

— Jane sınıfındaki herhangi bir kız kadar akıllı.

— Lütfen bana herhangi bir soru sormaya çekinmeyin.

— Düzenli olarak herhangi bir ilaç alıyor musun ?

 

— [ Any bed is better than no bed. ]

— [ I couldn’t think of anything better than that. ]

— [ If anything should ever happen to me, you can look here. ]

— [ You can always count on him in any emergency. ]

— [ Any house is better than none. ]

 

— [ Jane is as clever as any girl in her class. ]

— [ Please feel free to ask me any question. ]

— [ Are you taking any medicine regularly? ]

 

[ 83 ] SÜREDE

— Lütfen kısa sürede bana bir cevap yaz.

— Lütfen bana kısa sürede bir cevap yaz.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede bana yaz.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede gel.

 

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede geri gel.

— Kısa sürede yağmur şiddetli yağmaya başladı.

— Para kısa sürede gider.

— Mümkün olduğunca kısa sürede gel.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede alt kata gel.

 

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ Please write to me as soon as possible. ]

— [ Please come as soon as possible. ]

 

— [ Please come back as soon as possible. ]

— [ It soon began to rain very hard. ]

— [ Money soon goes. ]

— [ Come as soon as possible. ]

— [ Come downstairs as soon as possible. ]

 

— Kısa sürede karar vermeye çalış.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onu tamir etmesi için birini gönderir misin ?

— Bir yıl ya da benzer sürede İngilizceye hakim olmak imkansızdır.

— Ben kısa sürede sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Ben kısa sürede seninle tekrar görüşmek için sabırsızlanıyorum.

 

— Mümkün olan kısa sürede bir randevu almaya çalışın.

— Planınızı mümkün olduğu kadar kısa sürede uygulamaya koyun.

— Bir saatten daha az sürede işi bitirdim.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temas edeceğim.

— Ev ödevini elinden geldiğince kısa sürede yaptır.

 

— [ Try to make up your mind soon. ]

— [ Will you send someone to fix it as soon as possible? ]

— [ It is impossible to master English in a year or so. ]

— [ I’m looking forward to seeing you again soon. ]

— [ I look forward to meeting you again soon. ]

 

— [ Try to make an appointment as soon as possible. ]

— [ Put your plan into practice as soon as possible. ]

— [ I finished the work in less than an hour. ]

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ Get your homework done as soon as you can. ]

 

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temasa geçeceğim.

— Elimden geldiğince kısa sürede kitabı teslim edeceğim.

— Bu otobüs ne kadar sürede kalkar ?

— Ben kısa sürede size tekrar yazacağım.

— Ben kısa sürede sizi ziyaret edeceğim.

 

— Onlar ne kadar sürede teslim edilebilirler ?

— O çocuk kısa sürede uykuya daldı.

— Kısa sürede seni görmeye can atıyorum.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onu yaptır.

— Mümkün olduğunca kısa sürede buraya geleceğim.

 

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ I will return the book as soon as I can. ]

— [ How soon does the bus leave? ]

— [ I will write you back soon. ]

— [ I will visit you as soon as I can. ]

 

— [ How soon can they be delivered? ]

— [ That child soon fell asleep. ]

— [ I’m looking forward to seeing you soon. ]

— [ Get it done as soon as possible. ]

— [ I’ll come here as soon as possible. ]

 

[ 84 ] YAPMAK

— Onu yapmak çok kolay.

— Bunu yapmak zor değil.

— Bir şey yapmak için paraya ihtiyacımız var.

— Nancy şimdi ödevini yapmak zorunda mı ?

— Onu yapmak sana kalmış.

 

— Sanırım işi yapmak kolay olacak.

— Öğrenim yapmak için yurtdışına giden öğrenci sayısı her yıl artmaktadır.

— Böyle bir şey yapmak için kendimi ikna edemiyorum.

— Onu yapmak için özel bir alete ihtiyacın olacak.

— Büyük bir şey yapmak için oğlunu teşvik etti.

 

— [ It’s a piece of cake. ]

— [ It isn’t hard to do. ]

— [ We need money to do anything. ]

— [ Does Nancy have to do her homework now? ]

— [ It’s up to you to do it. ]

 

— [ I think it will be easy to do the job. ]

— [ The number of students going abroad to study is increasing each year. ]

— [ I cannot bring myself to do such a thing. ]

— [ You’ll need a special tool to do it. ]

— [ He encouraged his son to do something great. ]

 

— İyi ve sıcak bir banyo yapmak gibisi yok.

— Elimizden gelenin en iyisini yapmak için birlikte çalışalım.

— Ne tür bir iş yapmak istediğinizi düşünmelisiniz.

— Böyle yapmak için özel bir nedenim yok.

— Onu yapmak için zamanım olup olmayacağını bilmiyorum.

 

— Hatalar yapmak her zaman yanlış değildir.

— Böylesine bir hata yapmak onun dikkatsizliğiydi.

— Böylesine bir hata yapmak senin aptallığın.

— Onu yapmak için, risk almak zorundasın.

— Hesap yapmak herkesin önünde tatmin olmanın kabul edilebilir tek sosyal yoludur.

 

— [ There’s nothing like a good hot bath. ]

— [ Let’s work together to do our best. ]

— [ You must consider what kind of work you want to do. ]

— [ I have no particular reason to do so. ]

— [ I don’t know if I’ll have time to do it. ]

 

— [ To make mistakes is not always wrong. ]

— [ It was careless of him to make such a mistake. ]

— [ It is stupid of you to make such a mistake. ]

— [ In order to do that, you have to take risks. ]

— [ Doing math is the only socially acceptable way to masturbate in public. ]

 

— Bunun onu yapmak için en iyi yol olmayabileceğini kabul ediyorum.

— Diplomasi, en iğrenç şeyleri en hoş şekilde yapmak ve söylemektir.

— Ben bir şey yapmak zorundayım.

— Onu hemen yapmak zorunda mıyım ?

— Açıkçası, yapmak istediğim her şeyi yapmak için zamanım yoktu.

 

— Acele etme. Alışveriş yapmak için bütün öğleden sonramız var.

— Her ne yapmak istiyorsan yap.

— Acele ettiğinde, hata yapmak kolaydır.

— Lunaparkı yapmak on yıl aldı.

— Saat kaçta çıkış yapmak zorundayız ?

 

— [ I admit this may not be the best way of doing it. ]

— [ Diplomacy is to do and say the nastiest thing in the nicest way. ]

— [ I have to do something. ]

— [ Do I have to do it right away? ]

— [ I simply haven’t the time to do everything I want to do. ]

 

— [ Take your time. We have all afternoon to shop. ]

— [ Do whatever you want to do. ]

— [ When you’re in a hurry, it’s easy to make a mistake. ]

— [ It took ten years to build the amusement park. ]

— [ What time do we have to check out? ]

 

[ 85 ] ONUNLA

— O benim onunla ilgili fikrim değil.

— O niçin onunla geldi ?

— Onunla ilgili sorunun var mı ?

— Onunla ilgili hata yok.

— Onunla ne yapacağımı söyle.

 

— Keşke onunla konuşmak için daha fazla zamanım olsa.

— Lütfen onunla nasıl temas edebileceğimi söyle.

— Onunla bir ilgim yok.

— Bir zamanlar bir öğrenci iken onunla tanıştım.

— Bir zamanlar bir öğrenci iken onunla tanıştım.

 

— [ That is not my idea of him. ]

— [ Why did he come with her? ]

— [ Do you have any trouble with that? ]

— [ There’s no mistake about it. ]

— [ Tell me what to do with it. ]

 

— [ I wish I had more time to talk with her. ]

— [ Please tell me how I can get in touch with him. ]

— [ It is nothing to me. ]

— [ I once met him when I was a student. ]

— [ I met him once when I was a student. ]

 

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temas edeceğim.

— Konu hakkında onunla tartışmanın bir faydası yok.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temasa geçeceğim.

— Bu gece onun evinde onunla temasa geçebilirsin.

— Onunla ne zaman dans ettiğini gördünüz mü ?

 

— Onunla daha önce bir kez karşılaştım.

— Ben bir saat önce onunla karşılaştım.

— Onunla ilk kez o zaman karşılaştım.

— Lütfen onunla ilgili bir şey düşünmeyin.

— Lütfen onunla ilgili bir şey yap.

 

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ It is no use arguing with him about it. ]

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ You can get in touch with him at his home tonight. ]

— [ When did you see her dancing with him? ]

 

— [ I had met him once before. ]

— [ I met her an hour ago. ]

— [ I met him then for the first time. ]

— [ Please think nothing of it. ]

— [ Please do something about it. ]

 

— Ben bir öğrenci iken onunla tanıştım.

— Neden onun hakkında onunla doğrudan konuşmuyorsun ?

— Oraya ne zaman gitsem, onunla karşılaşırım.

— Onun hakkında onunla konuşmak istiyorum.

— Onunla daha önce tanıştınız mı ?

 

— Bir kez bile onunla karşılaşmadım.

— Onunla birlikte istasyona kadar gittim.

— Ondan sonra onunla asla konuşmadım.

— Onu sevdiğim için onunla evlenmedim.

 

— [ I got to know him when I was a student. ]

— [ Why not talk to her about it directly? ]

— [ Every time I go there, I meet her. ]

— [ I want to talk to him about it. ]

— [ Have you met her before? ]

 

— [ I haven’t met him even once. ]

— [ I rode with her as far as the station. ]

— [ I never spoke to him after that. ]

— [ I didn’t marry her because I loved her. ]

 

[ 86 ] KARŞI

— Adam ölüm cezasına karşı duyarlı.

— Biz onun yeni bir yol yapma planına karşı çıktık.

— Sen bana karşı çok fazla naziksin.

— Ülke komşusu karşı savaş ilan etti.

— Yarım milyon çocuk Nijer’de hâlâ yetersiz beslenme ile karşı karşıyadır.

 

— Eğer huzurlu bir hayat istiyorsak, savaşa karşı çıkmamak elimizde değil.

— Yağmur yağma ihtimaline karşı ceketini al.

— Ona karşı niçin öyle sertsin ?

— Kız bana karşı cana yakın.

— Bay Hasimoto bize karşı adil.

 

— [ The man is liable to the death penalty. ]

— [ We opposed his plan to build a new road. ]

— [ You are much too kind to me. ]

— [ The country declared war against its neighbor. ]

— [ Half a million children still face malnutrition in Niger. ]

 

— [ If we want a peaceful life, we cannot help objecting to war. ]

— [ Take your coat in case it rains. ]

— [ Why are you so bitter against her? ]

— [ The girl is friendly to me. ]

— [ Mr. Hashimoto is fair to us. ]

 

— Planımıza karşı çıkmaya hakkın yok.

— Zor bir durumla karşı karşıyayız.

— İnsanlar genellikle yeni yasaya karşı.

— Bire karşı on bir saate kadar hava açılacak.

— Nakliyatın gecikme ihtimaline karşı özel gecikme sigortamız var.

 

— Herkese karşı kaba davranamazsın ve sonsuza dek onun yanına kalacağını bekleyemezsin.

— Bana karşı çok sabırsızsın.

— Bana karşı çok iyisin.

— Bana karşı niçin kabasın ?

— Herkes ona karşı samimi.

 

— [ You have no right to oppose our plan. ]

— [ We are confronted with a difficult situation. ]

— [ People in general are against the new law. ]

— [ Ten to one it’ll clear up in an hour or so. ]

— [ In case the shipment is delayed, we have special delay insurance. ]

 

— [ You can not be rude to everyone and expect to get away with it forever. ]

— [ You’re so impatient with me. ]

— [ You’ve been very good to me. ]

— [ Why are you short with me? ]

— [ Everyone is friendly to her. ]

 

— Onun başkan olarak seçilmesine kimse karşı çıkmadı.

— Oraya gitmeye karşı uyarıldım.

— Tam kilisenin karşı tarafında.

— Japonyanın savaş sırasında açlığa karşı sürekli bir mücadele verdiğini söyleyebiliriz.

— Bizim milletvekili yeni vergi planına karşı çıktı.

 

— Ev yangına karşı sigortalıdır.

— Öğretmen öğrencilerine karşı otoriter.

— Birçok zorluklarla karşı karşıyayız.

— Süte karşı allerjim var.

— Yangına karşı uyanık olun.

 

— [ Nobody argued against choosing him as chairman. ]

— [ I have been warned against going there. ]

— [ It’s just across the street from the church. ]

— [ We can say that Japan was fighting a constant battle against hunger during the war. ]

— [ Our representative argued against the new tax plan. ]

 

— [ The house is insured against fire. ]

— [ The teacher is strict with his students. ]

— [ We are faced with many difficulties. ]

— [ I have an allergy to milk. ]

— [ Be on your guard against fire. ]

 

[ 87 ] HIZLI

— Araba çok hızlı.

— Ne hızlı bir at !

— Çok hızlı konuşma, lütfen.

— Lütfen çok hızlı konuşma.

— Hangisi daha hızlı bir taksi mi yoksa metro mu ?

 

— Çok hızlı yürüme.

— Bir yangın senin koşabileceğinden daha hızlı yayılır.

— Lütfen onu hızlı bir şekilde yap.

— Şu öğrenci hızlı koşar, değil mi ?

— O kadar hızlı araba sürmek tehlikelidir.

 

— [ The car is very fast. ]

— [ What a fast horse that is! ]

— [ Don’t speak so fast, please. ]

— [ Please don’t speak so fast. ]

— [ Which is quicker, a taxi or the subway? ]

 

— [ Don’t walk so fast. ]

— [ A fire can spread faster than you can run. ]

— [ Please do it quickly. ]

— [ That student runs fast, doesn’t he? ]

— [ It is dangerous to drive so fast. ]

 

— O heyecanlandığında, gittikçe daha hızlı konuştu.

— Yürümek taksiye binmekten daha hızlı olacaktır.

— Mike, kendi sınıfında en hızlı koşar.

— Çok hızlı konuşma eğiliminiz var.

— Her zamankinden daha hızlı yürüdük.

 

— Çok hızlı araba sürmek tehlikelidir.

— Kim daha hızlı koşar, Judy mi yoksa Tony mi ?

— Zamanında ulaşmak için hızlı yürü.

— Mike dün çok hızlı koştu.

— Bir çita herhangi bir hayvan kadar hızlı koşar.

 

— [ As he grew excited, he spoke more and more rapidly. ]

— [ It will be quicker to walk than to take a taxi. ]

— [ Mike runs fastest in his class. ]

— [ You have a tendency to talk too fast. ]

— [ We walked more quickly than usual. ]

 

— [ Driving too fast is dangerous. ]

— [ Who runs faster, Judy or Tony? ]

— [ Walk fast so as to be in time. ]

— [ Mike ran very fast yesterday. ]

— [ A cheetah runs as fast as any animal. ]

 

— O kadar hızlı çalışmayın.

— Jane iyi bir koşucu olmasa da, o çok hızlı yüzebilir.

— Lütfen çok hızlı yürüme. Sana ayak uyduramıyorum.

— Sen yeterince hızlı değilsin.

— Mümkün olduğunca hızlı yürüyün.

 

— Jack hızlı araba sürmez.

— Genek olarak, erkekler kadınlardan daha hızlı koşabilirler.

— Elimden geldiğince hızlı koştum.

— Tony hızlı bir koşucu.

 

— [ Don’t run so fast. ]

— [ Though Jane is not a good runner, she can swim very fast. ]

— [ Please don’t walk so fast. I can’t keep pace with you. ]

— [ You’re not fast enough. ]

— [ Walk as fast as possible. ]

 

— [ Jack doesn’t drive fast. ]

— [ Generally speaking, men can run faster than women can. ]

— [ I ran as fast as I could. ]

— [ Tony is a fast runner. ]

 

[ 88 ] ZIYARET

— Herkes onu ziyaret eder.

— Bugünlerde az sayıda kişi beni ziyaret eder.

— Gel ve bizi ziyaret et.

— Her yıl birçok insan Kyoto’yu ziyaret eder.

— Her yıl binlerce yabancı Japonya’yı ziyaret eder.

 

— Niçin bu kadar çok insan Kyoto’yu ziyaret ediyor ?

— Eski arkadaşlarımdan biri uzun süredir ilk defa beni ziyaret etti.

— O müze ziyaret etmeye değer.

— Sanırım onu ziyaret etsen iyi olur.

— Müze ziyaret etmeye değer.

 

— [ Everybody looks up to him. ]

— [ Few people visit me these days. ]

— [ Do come and visit us. ]

— [ Kyoto is visited by many people every year. ]

— [ Thousands of foreigners visit Japan every year. ]

 

— [ Why do so many people visit Kyoto? ]

— [ An old friend of mine dropped in on me for the first time in ages. ]

— [ That museum is worth visiting. ]

— [ I think you had better call on him. ]

— [ The museum is worth visiting. ]

 

— Kyoto’da ziyaret edilecek bir sürü yer var.

— O müzeyi ziyaret etmeye değer.

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

— İngiltere’yi bir kez daha ziyaret etmek için can atıyorum.

— Ailemi ziyaret etmek için birkaç gün izin alabilir miyim ?

 

— Müze çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilir mi ?

— Yabancı bir ülkeyi ziyaret etmek pahalı olmalı.

— Bu günlerden birinde seni ziyaret etmeyi düşünüyorum.

— Geçen yaz babamın doğduğu yeri ziyaret ettim.

— Ben kısa sürede sizi ziyaret edeceğim.

 

— [ There are many places to visit in Kyoto. ]

— [ It is worth visiting that museum. ]

— [ How come you call on us so late at night? ]

— [ I am anxious to visit Britain once again. ]

— [ May I take a few days off to visit my family? ]

 

— [ Is the museum visited by many people? ]

— [ Visiting a foreign country must be expensive. ]

— [ I am thinking of visiting you one of these days. ]

— [ I visited my father’s hometown last summer. ]

— [ I will visit you as soon as I can. ]

 

— Kyoto bir kez ziyaret etmeye değer.

— Susie bazen babasının ofisini ziyaret eder.

— Bir diş hekimini ziyaret etmen gerekiyor.

— Lucy ara sıra May’i ziyaret eder.

— Niçin bizi ziyaret etmeye gelmiyorsun ?

 

— Doktor günaşırı onu ziyaret eder.

— Bir müddet beni düzenli olarak ziyaret etmek zorunda kalacaksın.

— Roma’yı hiç ziyaret ettin mi ?

— Ziyaret etmeden önce sizi ararım.

— Onu her ziyaret edişinizde, onu video oyunları oynarken bulacaksınız.

 

— [ Kyoto is worth visiting once. ]

— [ Susie sometimes visits her father’s office. ]

— [ You ought to see a dentist. ]

— [ Lucy sometimes visits May. ]

— [ Why don’t you come visit us? ]

 

— [ The doctor visits her every other day. ]

— [ You’ll have to visit me regularly for a while. ]

— [ Have you ever visited Rome? ]

— [ I’ll give you a call before I visit you. ]

— [ Whenever you visit him, you will find him playing video games. ]

 

[ 89 ] KABUL

— Çocuk okula kabul edildi.

— Herkes onun fikrini kabul etti.

— O sorun kabul edildi.

— Onun söylediklerini doğru mu kabul ettin ?

— Hatalarını asla kabul etmemen saçma.

 

— Sonunda kabul etti.

— Öğretmen öğrencilerin talebini kabul etti.

— Komite planı kabul etti.

— Kabul etsende etmesende onu yapacağım.

 

— [ The boy was admitted to the school. ]

— [ Everybody agreed with his idea. ]

— [ That problem was accepted. ]

— [ Did you accept his statement as true? ]

— [ It’s absurd never to admit your mistakes. ]

 

— [ At last he yielded. ]

— [ The teacher gave way to the students’ demand. ]

— [ The committee adopted the plan. ]

— [ I am going to do it whether you agree or not. ]

 

— Biz onun yetenekli bir adam olduğunu kabul ediyoruz.

— Adil ve makul olmadığından dolayı önerinizi kabul edemem.

— Sigara içmenin zararlı olduğu iddiası kabul edildi.

— Yeni yasa ada halkına zorla kabul ettirildi.

— Onun önerisini kabul etmek zorunda kaldım.

 

— Hesap yapmak herkesin önünde tatmin olmanın kabul edilebilir tek sosyal yoludur.

— Hepimiz planın mantıklı olduğunu kabul ettik.

— Yerinde olsam, onun teklifini kabul ederim.

— Bunun onu yapmak için en iyi yol olmayabileceğini kabul ediyorum.

— Johnny Alice’e evlenme teklif etti ve o da kabul etti.

 

— [ We admit that he is a man of ability. ]

— [ I can’t agree to your proposal on the ground that it is not fair and reasonable. ]

— [ The argument that smoking is injurious has become accepted. ]

— [ The new law was enforced on the people of the island. ]

— [ I was forced to accept her proposal. ]

 

— [ Doing math is the only socially acceptable way to masturbate in public. ]

— [ We all agreed that the plan made sense. ]

— [ If I were you, I would accept his offer. ]

— [ I admit this may not be the best way of doing it. ]

— [ Johnny proposed to Alice and she accepted. ]

 

— Sen onun tavsiyesini kabul etmeliydin.

— Biz onun önerisini kabul ettik.

— Bir miktar para kabul edilecektir.

— Alkol içtikten sonra sürüş yapmak kabul edilemez bir davranıştır.

— Bir bireyin sevgisini kabul et.

 

— Kredi kartı kabul ediyor musunuz ?

— Meg Ken’in planını kabul etti.

— Kabul etsende etmesende fark etmez.

— Onun yardımını istemedim fakat kabul etmek zorunda kaldım.

— Film yıldızı söylediği bütün düşüncesiz şeylerden dolayı hatasını kabul etmekte defalarc

 

— [ You should have accepted his advice. ]

— [ We accepted his offer. ]

— [ Any amount of money will be welcome. ]

— [ Driving after drinking alcohol is not acceptable behavior. ]

— [ Accept a person’s love. ]

 

— [ Do you accept Visa card? ]

— [ Meg agreed to Ken’s plan. ]

— [ It makes no difference whether you agree or not. ]

— [ I didn’t want his help, but I had to accept it. ]

— [ The movie star ate crow many times because of all the thoughtless things she said. ]

 

[ 90 ] ASLA

— Asla yalnız olma.

— Asla tekrar bu kadar geç kalma.

— Hatalarını asla kabul etmemen saçma.

— Bir insan çok fazla içebilir fakat bir insan asla yeterince içmez.

— Bir öğretmen hata yapan bir öğrenci ile asla alay etmemelidir.

 

— Asla o zaman hissettiğimden daha fazla yalnız hissetmemiştim.

— Bir Japon asla böyle bir şey yapmaz.

— O zamandan beri ondan asla haber alınmadı.

— Ben asla öyle bir şey duymadım.

— Öğrenmek için asla çok geç değildir.

 

— [ You’ll never be alone. ]

— [ Never be this late again. ]

— [ It’s absurd never to admit your mistakes. ]

— [ One can drink too much, but one never drinks enough. ]

— [ A teacher should never make fun of a pupil who makes a mistake. ]

 

— [ I had never felt more alone than at that time. ]

— [ A Japanese would never do such a thing. ]

— [ He has never been heard of since. ]

— [ I never heard anything like that. ]

— [ It is never too late to learn. ]

 

— Böyle tuhaf bir hikaye asla duymadım.

— Önemli şeyler için asla zamanın yoktur !

— Bir öğretmen öğrencilerinin hatalarına asla gülmemeli.

— Ben asla bir şey duymuyorum.

— Böyle bir şey asla duymadım.

 

— Ondan sonra onunla asla konuşmadım.

— Ben asla bunu tekrar yapmayacağım.

— Orada asla tekrar yaşamak istemezdi.

— Biz pazar günü asla çalışmayız.

— Doğru bir yol bulmadıkça bu alanda asla ileri gitmeyeceksin.

 

— [ I’ve never heard of such a strange story. ]

— [ You never have time for important things! ]

— [ A teacher should never laugh at his students’ mistakes. ]

— [ I never hear anything. ]

— [ I’ve never heard of such a thing. ]

 

— [ I never spoke to him after that. ]

— [ I’ll never do this again. ]

— [ Never again would she want to live there. ]

— [ We never work on Sunday. ]

— [ You’ll never get ahead in this place unless you go through the proper channels. ]

 

— Bu sonuna kadar asla gitmez.

— Bill diğer insanlarla asla tartışmaz.

— Bir şeyi asla bedava alamazsın.

— Biz asla düşündüğümüz kadar çok mutlu, nede mutsuz değiliz.

— Betty asla bir kelime söylemedi.

 

— O asla şehir hakkında tekrar meraklı olmazdı.

— Beth onunla tanışmak için can atıyordu fakat o asla görünmedi.

— Ne olacağını asla bilemezsiniz.

— Benimle asla böyle konuşulmadı.

— Hatalar yapmaktan asla korkma.

 

— [ This is never going to end. ]

— [ Bill never argues with other people. ]

— [ You never get something for nothing. ]

— [ We are never so happy nor so unhappy as we imagine. ]

— [ Betty never said a word. ]

 

— [ Never again would she be curious about the city. ]

— [ Beth was looking forward to meeting him, but he never showed up. ]

— [ You never know what will happen. ]

— [ I’ve never been spoken to like that. ]

— [ Never be afraid of making mistakes. ]

 

[ 91 ] ETMEK

— Ne olacağını tahmin etmek mümkün değil.

— Yardım etmek için yapabileceğim bir şey var mı ?

— Bir pasaport olmadan, bir ülkeyi terk etmek söz konusu değildir.

— İngiltere’yi bir kez daha ziyaret etmek için can atıyorum.

 

— Yurt dışına seyahat etmek benim en sevdiğim şeylerden biridir.

— Ailemi ziyaret etmek için birkaç gün izin alabilir miyim ?

— Ne pahasına olursa olsun ona yardım etmek zorundayım.

— İyi kahveyi kötü kahveden ayırt etmek için dilini eğitmelisin.

— Bana yardım etmek için bir şey yapabileceğini umuyorum.

 

— [ There is no telling what will happen. ]

— [ Is there anything I can do to help? ]

— [ Without a passport, leaving a country is out of the question. ]

— [ I am anxious to visit Britain once again. ]

 

— [ Traveling abroad is one of my favorite things. ]

— [ May I take a few days off to visit my family? ]

— [ I must help her at any cost. ]

— [ You must educate your tongue to distinguish good coffee from bad. ]

— [ I hope you can do something to help me out. ]

 

— Hatalarını fark etmek onun sadece birkaç dakikasını aldı.

— Onu tamir etmek yaklaşık 2000 yene mal olacak.

— İyi müziği takdir etmek hiç de zor değildir.

— Yabancı bir ülkeyi ziyaret etmek pahalı olmalı.

— Yağmurdan dolayı oyunu iptal etmek zorunda kaldık.

 

— Yurt dışında seyahat etmek çok ilginçtir.

— Yurt dışına seyahat etmek ister misiniz ?

— Onun önerisini kabul etmek zorunda kaldım.

— Ev işine yardım etmek zorunda kaldım.

— İkizler o kadar benziyorlar ki birini diğerinden ayırt etmek neredeyse imkansız.

 

— [ It took him only a few minutes to realize his mistakes. ]

— [ It will cost about 2000 yen to repair it. ]

— [ It is not so difficult to appreciate good music. ]

— [ Visiting a foreign country must be expensive. ]

— [ We had to call off the game because of rain. ]

 

— [ Traveling abroad is very interesting. ]

— [ Would you like to travel abroad? ]

— [ I was forced to accept her proposal. ]

— [ I had to help with the housework. ]

— [ The twins look so much alike it’s next to impossible to distinguish one from the other. ]

 

— Tamir etmek için radyoyu parçalara ayırdım.

— Benimle dans etmek ister misin ?

— Bir müddet beni düzenli olarak ziyaret etmek zorunda kalacaksın.

— Bazı insanları memnun etmek zordur.

— Yaşlı adamı memnun etmek zordur.

 

— Biz toplantıyı iptal etmek zorundayız.

— Otobüs hareket etmek üzere idi.

— Partiyi iptal etmek zorunda kaldım.

— Amacım önerine itiraz etmek değil.

— Bana yardım etmek için bir şey yapamaz mısınız ?

 

— [ I took the radio apart to repair it. ]

— [ Would you like to dance with me? ]

— [ You’ll have to visit me regularly for a while. ]

— [ Some people are difficult to please. ]

— [ The old man is hard to please. ]

 

— [ We have to call off the meeting. ]

— [ The bus was about to start. ]

— [ I had to call off the party. ]

— [ I don’t mean to object to your proposal. ]

— [ Can’t you do something to help me? ]

 

[ 92 ] HENÜZ

— Henüz ev ödevini yapmayı bitirdin mi ?

— Jim henüz evde değil.

— Henüz bitirdin mi ?

— Henüz akşam yemeğini yedin mi ?

— Bu kitabı henüz okudun mu ?

 

— Öğle yemeğini henüz yedin mi ?

— Film henüz başladı mı ?

— Henüz onu aradın mı ?

— Onu henüz aradın mı ?

— Elma henüz olgun değil.

 

— [ Have you finished doing your homework yet? ]

— [ Jim hasn’t been home yet. ]

— [ Have you finished yet? ]

— [ Have you eaten dinner yet? ]

— [ Have you read this book yet? ]

 

— [ Have you eaten lunch yet? ]

— [ Has the movie started yet? ]

— [ Have you called her yet? ]

— [ Did you call him yet? ]

— [ The apple is not yet ripe. ]

 

— Henüz kitabı okudun mu ?

— Jim henüz yolun sol tarafında sürmeye alışkın değil.

— Yağmur henüz durdu, bu yüzden gidelim.

— Henüz pasaport için başvuru yaptınız mı ?

— Henüz cevabı buldun mu ?

 

— Bill, yürüyüş için henüz bir yer seçtin mi ?

— Hangi yöntemin daha iyi olduğunu henüz tartışmadık.

— Onun niçin henüz burada olmadığını anlayamıyorum.

— Aç olamazsın. Akşam yemeğini henüz yedin.

— Henüz ne yapacağına karar verdin mi ?

 

— [ Have you read the book yet? ]

— [ Jim is not yet used to driving on the left side of the road. ]

— [ The rain just stopped, so let’s leave. ]

— [ Have you applied for a passport yet? ]

— [ Have you worked out the answer yet? ]

 

— [ Bill, did you take Spot for a walk yet? ]

— [ We have not yet discussed which method is better. ]

— [ I cannot make out why he isn’t here yet. ]

— [ You can’t be hungry. You’ve just had dinner. ]

— [ Have you decided what to do yet? ]

 

— Yağmur henüz durmadı, değil mi ?

— Üzgünüm fakat henüz mümkün değil.

— Henüz o mektubu cevapladın mı ?

— Ben, henüz ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

— Henüz bir karara vardın mı ?

 

— Ellerini henüz yıkamadın, değil mi ?

— Elma henüz oldukça olgun değildir.

— Lucy henüz telefon etti mi ?

— Henüz İngilizce konuşmada iyi değilim.

— Gelmek için söz verdiği halde Bay Smith henüz dönmedi.

 

— [ The rain hasn’t stopped yet, has it? ]

— [ I’m sorry, but it’s just not possible. ]

— [ Have you answered that letter yet? ]

— [ I just don’t know what to say. ]

— [ Have you arrived at a decision yet? ]

 

— [ You have not washed your hands yet, have you? ]

— [ The apple is not quite ripe yet. ]

— [ Has Lucy telephoned yet? ]

— [ I’m not good at speaking English yet. ]

— [ Mr Smith has not turned up yet though he promised to come. ]

 

[ 93 ] OLDUKÇA

— O araba oldukça yeni.

— Oldukça iyi.

— O, gerçekten oldukça iyi bir hikaye.

— Seni burada görmek oldukça sürpriz oldu.

— O, oldukça yakın zamanda oldu.

 

— O oldukça saçma.

— O oldukça iyi bir öneri gibi görünüyor.

— O, oldukça iyi görünüyor.

— Fikirlerin oldukça çağ dışı.

— Sen oldukça bir profesyonel gibi gitar çalıyorsun, değil mi ?

 

— [ That car is quite new. ]

— [ It’s pretty good. ]

— [ It is really quite a good story. ]

— [ It is quite a surprise to see you here. ]

— [ It happened quite recently. ]

 

— [ That is quite absurd. ]

— [ That sounds like a fairly good proposal. ]

— [ It sounds pretty good. ]

— [ Your ideas are quite old fashioned. ]

— [ You play the guitar quite like a professional, don’t you? ]

 

— Oldukça güzel olduğu için diğer kızlar onu kıskanıyorlar.

— İyi bir koltuk almak amacıyla tiyatroya oldukça erken gittim.

— Son karşılaştığımızdan beri oldukça uzun zaman oldu.

— Çok geçmeden tekrar oldukça iyi olacağını umuyorum.

— Ev almak isteyenlerin sayısı oldukça fazla.

 

— Kazada oldukça az sayıda kişi yaralandı.

— Böyle bir olay burada oldukça yaygındır.

— Bu dönem notların ortalamanın oldukça altında.

— Lucy oldukça küçük bir kız.

— O iki fikir oldukça farklıdır.

 

— [ The other girls are jealous of Lily because she is extremely pretty. ]

— [ I went to the theater quite early with a view to getting a good seat. ]

— [ It’s been quite ages since we last met. ]

— [ I hope you will be quite well again before long. ]

— [ There are a great many people trying buy houses. ]

 

— [ Quite a few people were injured in the accident. ]

— [ Such an event is quite common here. ]

— [ Your marks were well below average this term. ]

— [ Lucy is a pretty little girl. ]

— [ Those two ideas are quite distinct. ]

 

— Onun hakkında oldukça emin misiniz ?

— Balık tutmaya oldukça sık giderdim ama şimdi nadiren gidiyorum.

— Elma henüz oldukça olgun değildir.

— Eğer sizin bir itirazınız yoksa ben oldukça iyiyim.

— Oldukça farklı bir nedenden dolayı ona yazdım.

 

— Dikkat etmediğin oldukça açık.

— O, oldukça yaygın olmuştur.

— Kitabın bölümleri oldukça iyi.

— Çoğunlukla oldukça yorgun hissederim.

— Otobüs durağı oldukça kullanışlı.

 

— [ Are you quite certain about it? ]

— [ I used to go fishing quite often, but now I rarely go. ]

— [ The apple is not quite ripe yet. ]

— [ I’m quite all right if you have no objection to it. ]

— [ I wrote to him for quite another reason. ]

 

— [ It’s quite plain that you haven’t been paying attention. ]

— [ It has become quite common. ]

— [ Parts of the book are quite good. ]

— [ I often feel extremely exhausted. ]

— [ The bus stop is quite handy. ]

 

[ 94 ] IŞ

— Ben iyi bir iş bulmadan önce iki yıl geçti.

— Daha yapılacak çok iş var.

— Masa işi sevdiğim bir iş değil.

— Hâlâ yapılacak çok iş var.

— Mükemmel bir iş yaptın.

 

— Tony ne iş yapar ?

— Korkarım bu iş senin için çok fazla.

— Bu iş en az on gün sürecek.

— Ne tür bir iş yapmak istediğinizi düşünmelisiniz.

— Bu iş için başvuruda bulunmak size kalmış.

 

— [ Two years went by before I could find a good job. ]

— [ Much still remains to be done. ]

— [ Desk work is just not my cup of tea. ]

— [ There still remains much to be done. ]

— [ You’ve done a perfect job. ]

 

— [ What does Tony do? ]

— [ I’m afraid this job is too much for you. ]

— [ The job will take a minimum of ten days. ]

— [ You must consider what kind of work you want to do. ]

— [ It is up to you to apply for the job. ]

 

— Bu iş için en iyi adamsın.

— John’un iş için uygun olduğunu düşünmüyorum.

— Biz o firma ile iş yaparız.

— O iş için daha çok erkek atamak zorunda kaldım.

— O, iş için doğru kişidir.

 

— Sadece yeni bir iş düşünüyordum.

— Herhangi bir kitap iş görür.

— Neden iş için geri çevrildim ?

— Bu günlerde iş çok kesat.

— O iş hemen hemen bitti.

 

— [ You’re the best man for the job. ]

— [ I don’t think John is suited for the job. ]

— [ We do business with that company. ]

— [ I have to assign more men to that work. ]

— [ He is the proper person for the job. ]

 

— [ I was just thinking of a new job. ]

— [ Any book will do. ]

— [ Why was I turned down for the job? ]

— [ Business is so slow these days. ]

— [ That job is pretty much finished. ]

 

— Ne iş yaptığını bana bildir.

— Bir robot bir insanın yapabileceğinden daha çok iş yapabilir.

— Ben gelmeden önce iş tamamlanmıştı.

— Git ve iş arkadaşımla konuş.

— Acil iş onun gitmesini engelledi.

 

— Acil iş onun gelişini engelledi.

— Daha fazla eğitimle, daha iyi bir iş bulurdu.

— Bir yıl içinde iş ona 8000 dolar getiriyor.

— Sonunda bir hostes olarak bir iş buldu.

 

— [ Let me know what you’re up to. ]

— [ A robot can do more work than a man can. ]

— [ The work had been completed before I arrived. ]

— [ Go and speak to my colleague. ]

— [ Urgent business prevented him from going. ]

 

— [ Urgent business prevented him from coming. ]

— [ With more education, he would have found a better job. ]

— [ The business brings him in 8000 dollars a year. ]

— [ At last she got a job as a stewardess. ]

 

[ 95 ] SÜRE

— On yıl beklemek için uzun bir süre.

— Akşam yemeği kısa bir süre içerisinde hazır olacak.

— Kısa süre sonra yağmur yağmaya başladı.

— Bir süre beklemek umurumda değil.

— Tony her gün ne kadar süre çalışır ?

 

— Çocuk bir süre durmaya devam etti.

— Telefonu bir süre kullanabilir miyim ?

— Bir süre bu ata binebilir miyim ?

— Kazadan kısa bir süre sonra orada canlı bir hayvan buldular.

— Yangın kontrol altına alınmadan önce önce bir süre devam etti.

 

— [ Ten years is a long time to wait. ]

— [ Dinner will be ready soon. ]

— [ Soon after, it began to rain. ]

— [ I don’t mind waiting for a while. ]

— [ How long does Tony run every day? ]

 

— [ The boy kept standing for a while. ]

— [ May I use the telephone for a while? ]

— [ Can I ride this horse for a while? ]

— [ Soon after the accident they found a live animal there. ]

— [ The fire went on for some time before it was brought under control. ]

 

— Betty herhangi bir sırrı uzun bir süre kendinde tutamaz.

— Uzun bir süre yazmadığım için lütfen beni affet.

— O uzun bir süre hastaymış gibi görünüyor.

— Uzun bir süre önce bana söylemeliydin.

— Ben uzun bir süre onu görmedim.

 

— Beni az ama uzun süre sev.

— O, ne kadar süre orada duracak.

— O, ne kadar süre orada yaşadı ?

— Otobüs ne kadar süre önce ayrıldı ?

— O, kısa süre içinde çok büyüdü.

 

— [ Betty cannot keep any secret to herself for a long time. ]

— [ Please forgive me for not having written for a long time. ]

— [ He seems to have been ill for a long time. ]

— [ You should have told me a long time ago. ]

— [ I haven’t seen him for a long time. ]

 

— [ Love me little, love me long. ]

— [ How long will it stop there? ]

— [ How long has he lived there? ]

— [ How long ago did the bus leave? ]

— [ He grew a lot in no time at all. ]

 

— Çünkü dün uzun bir süre çalıştım.

— Bir süre her ikisi de sessizdi.

— Bir ayı ne kadar süre uyur ?

— Otobüsü bir süre beklemek zorunda kaldık.

— Bir süre sonra yeniden yürümeye başladılar.

 

— Jane, uzun bir süre sessiz kaldı.

— Yangını söndürmek uzun bir süre aldı.

— Peter bir süre için yeni bir daire bulmak için çalışıyor.

— Bir süre sonra, hava karardı.

— Burada ne kadar süre kalacaksın ?

 

— [ Because I studied for a long time yesterday. ]

— [ They were both silent for a while. ]

— [ How long does a bear sleep? ]

— [ We had to wait a little while for a bus. ]

— [ They began to walk again after a while. ]

 

— [ Jane kept silent for a long time. ]

— [ It took a long time to put out the fire. ]

— [ Peter has been trying to find a new apartment for some time. ]

— [ After a while, it grew dark. ]

— [ How long will you stay here? ]

 

[ 96 ] BIRÇOK

— Birçok arkadaşa sahip olmak ne güzel.

— Birçok yüksek bina var.

— Birçok genç Japon bu günlerde yurt dışına seyahat ediyor.

— Onu yapmanın birçok yolu var.

— Birçok Japon her gün banyo yapar.

 

— Birçok erkek ve kız çocuğu vardı.

— Birçok erkek çocuk bilgisayar oyunları sever.

— Birçok insan o savaş sırasında açlıktan öldü.

— Her yıl birçok insan Kyoto’yu ziyaret eder.

— Caddenin iki tarafında da birçok dükkan var.

 

— [ It is nice to have a lot of friends. ]

— [ There are many tall buildings. ]

— [ Many young Japanese travel overseas these days. ]

— [ There are a lot of ways of doing it. ]

— [ Most Japanese take a bath every day. ]

 

— [ Many boys and girls were present. ]

— [ Most boys like computer games. ]

— [ A lot of people starved during that war. ]

— [ Kyoto is visited by many people every year. ]

— [ There are many stores on either side of the street. ]

 

— Kaza sonucu olarak birçok yolcu öldü.

— Bill’in birçok arkadaşı var.

— Bay White birçok arkadaşa sahip gibi görünüyor.

— Savaşın bir sonucu olarak, birçok kişi öldü.

— Odada birçok mobilya vardı.

 

— Kyoto’da birçok tapınak vardır.

— Yaşlı adam hayat hakkında birçok konuda deneyimli ve bilgili.

— Kato ona Amerika Birleşik Devletleri hakkında birçok soru sordu.

— Bilim adamları gökyüzünün mavi olmasıyla ilgili birçok açıklama ileri sürmüştür.

— Birçok bisiklet istasyonun önünde yasa dışı olarak park edilmektedir.

 

— [ As a result of the accident, several passengers were killed. ]

— [ Bill has many friends. ]

— [ Mr White seems to have many friends. ]

— [ As a result of the war, many people died. ]

— [ There was a lot of furniture in the room. ]

 

— [ There are many shrines in Kyoto. ]

— [ The old man is wise and knows many things about life. ]

— [ Kato asked him many questions about the United States. ]

— [ Scientists have come up with many explanations for why the sky is blue. ]

— [ A lot of bicycles are illegally parked in front of the station. ]

 

— Süt, tereyağı, peynir, ve daha birçok şeye dönüştürülebilir.

— Gökyüzünde birçok yıldız var onların hepsini sayamam.

— Birçok adam altın aramak üzere batıya gitti.

— Birçok güzel çiçekler İlkbaharda çiçek açar.

— New York’ta birçok Japon restoranı var.

 

— Firmamızın yurt dışından birçok müşterisi var.

— İngilizce birçok kişi tarafından kullanılmaktadır.

— Birçok çocuklar onun adını bilir.

— Ülkede birçok genç insan işsiz.

— Birçok kişi deli olduğumu düşünür.

 

— [ Milk can be made into butter, cheese, and many other things. ]

— [ There are so many stars in the sky, I can’t count them all. ]

— [ Many men went west in search of gold. ]

— [ Many beautiful flowers bloom in spring. ]

— [ There are many Japanese restaurants in New York. ]

 

— [ Our company has many clients from abroad. ]

— [ English is used by many people. ]

— [ Most boys know his name. ]

— [ Many young people are out of work in the country. ]

— [ Most people think I’m crazy. ]

 

[ 97 ] KIMSE

— Hiç kimse onu dinlemek için durmaz.

— Hiç kimse onun köpekleri niçin sevdiğinin gerçek nedenini bilmiyor.

— Hiç kimse soğuk bir günde dışarıda çalışmak istemez.

— Hiç kimse şimdiye kadar böyle bir şey görmedi.

— O kadar soğuktu ki kimse dışarı çıkmak istemedi.

 

— Hiç kimse öğrenmek için çok yaşlı değildir.

— Soğuk bir günde kimse dışarıda çalışmak istemez.

— Ne yapılacağına gelince hiç kimse karar veremedi.

— Başka hiç kimse yardım etmeyi önermedi.

 

— [ No one stops to listen to him. ]

— [ No one knows the real reason why we love dogs. ]

— [ Nobody wants to work outdoors on a cold day. ]

— [ No one ever saw such a thing. ]

— [ It was so cold that no one wanted to go outside. ]

 

— [ No one is too old to learn. ]

— [ Nobody wants to work outdoors on a cold day. ]

— [ Nobody could decide as to what to do. ]

— [ Nobody else offered to help. ]

 

— O zamandan beri onu kimse görmedi.

— Artık hiç kimse bu dili konuşmuyor.

— Burada sorunla ilgilenen hiç kimse yok.

— Su olmasa dünyada hiç kimse yaşayamaz.

— İngilizcede hiç kimse ona aşık atamaz.

 

— Ona ne olduğunu kimse bilmiyor.

— Hiç kimse onun önünde koşmadı.

— Artık ona hiç kimse güvenmiyor.

— Müzik alanında hiç kimse bu genç kadın eşit değildir.

— Hiç kimse gerçeği inkar edemez.

 

— [ Nobody has seen him ever since. ]

— [ No one speaks this language anymore. ]

— [ There’s no one here who can deal with the problem. ]

— [ If it were not for water, no one could live on earth. ]

— [ No one can match him in English. ]

 

— [ Nobody knows what has become of him. ]

— [ No one ran ahead of him. ]

— [ No one trusts him any more. ]

— [ Nobody is equal to this young woman in the field of music. ]

— [ No one can deny the fact. ]

 

— Bill’in nereye gittiğini kimse bilmiyor.

— Çocuğa hayran olmayan kimse yoktu.

— Sebepsiz bir şey olmayacağı gerçeğini kimse inkar edemez.

— Bir aptaldan başka hiç kimse ona inanmazdı.

— Hiç kimse onu yapamadı.

 

— Neredeyse kimse ona inanmıyordu.

— Neredeyse kimse ona inanmadı.

— Kimse kazanın nasıl olduğunu kesin olarak bilmiyordu.

— Kimse bana yardımcı olamaz.

 

— [ Nobody knows where Bill has gone. ]

— [ There was no one that did not admire the boy. ]

— [ No one can deny the fact that there is no smoke without fire. ]

— [ Nobody but a fool would believe it. ]

— [ No one man could do it. ]

 

— [ Almost no one believed her. ]

— [ Almost no one believed him. ]

— [ No one knew for certain how the accident happened. ]

— [ No one can help me. ]

 

[ 98 ] KISA

— Lütfen kısa sürede bana bir cevap yaz.

— Lütfen bana kısa sürede bir cevap yaz.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede eve gitsen iyi olsun.

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede bana yaz.

— Akşam yemeği kısa bir süre içerisinde hazır olacak.

 

— Kısa süre sonra yağmur yağmaya başladı.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede gel.

— Lütfen mümkün olduğunca kısa sürede geri gel.

— Kısa sürede yağmur şiddetli yağmaya başladı.

— Para kısa sürede gider.

 

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ Please write me a reply soon. ]

— [ You had better go home as soon as possible. ]

— [ Please write to me as soon as possible. ]

— [ Dinner will be ready soon. ]

 

— [ Soon after, it began to rain. ]

— [ Please come as soon as possible. ]

— [ Please come back as soon as possible. ]

— [ It soon began to rain very hard. ]

— [ Money soon goes. ]

 

— Mümkün olduğunca kısa sürede gel.

— Kısa ve öz bir açıklamaya ihtiyacım var.

— Mümkün olduğu kadar kısa sürede alt kata gel.

— Kısa sürede karar vermeye çalış.

— Kısa bir yürüyüş için dışarı çıkabilir miyim ?

 

— Sadece kısa bir yol, bu yüzden birkaç dakika içinde oraya yürüyebilirsiniz.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onu tamir etmesi için birini gönderir misin ?

— Kazadan kısa bir süre sonra orada canlı bir hayvan buldular.

— Bir tavşanın uzun kulakları ve kısa bir kuyruğu var.

— Ben kısa sürede sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

 

— [ Come as soon as possible. ]

— [ I need a concise explanation. ]

— [ Come downstairs as soon as possible. ]

— [ Try to make up your mind soon. ]

— [ May I go out for a short walk? ]

 

— [ It’s only a short way, so you can walk there in a few minutes. ]

— [ Will you send someone to fix it as soon as possible? ]

— [ Soon after the accident they found a live animal there. ]

— [ A rabbit has long ears and a short tail. ]

— [ I’m looking forward to seeing you again soon. ]

 

— Ben kısa sürede seninle tekrar görüşmek için sabırsızlanıyorum.

— Akşam yemeğinden sonra kısa bir toplantı için toplandık.

— Mümkün olan kısa sürede bir randevu almaya çalışın.

— Planınızı mümkün olduğu kadar kısa sürede uygulamaya koyun.

— Hangi yolun en kısa olduğunu merak ediyorum.

 

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temas edeceğim.

— Ev ödevini elinden geldiğince kısa sürede yaptır.

— Mümkün olduğunca kısa sürede onunla temasa geçeceğim.

— Elimden geldiğince kısa sürede kitabı teslim edeceğim.

— O, kısa süre içinde çok büyüdü.

 

— [ I look forward to meeting you again soon. ]

— [ We got together for short meeting after dinner. ]

— [ Try to make an appointment as soon as possible. ]

— [ Put your plan into practice as soon as possible. ]

— [ I wonder which way is the shortest. ]

 

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ Get your homework done as soon as you can. ]

— [ I will get in touch with him as soon as possible. ]

— [ I will return the book as soon as I can. ]

— [ He grew a lot in no time at all. ]

 

[ 99 ] YOKSA

— Bir dolma kalemin mi yoksa bir kurşun kalemin mi var.

— Bir çözüm yoksa, öyleyse hiçbir sorun yok.

— Hangisi daha hızlı bir taksi mi yoksa metro mu ?

— Hangisi daha ağır, kurşun mu yoksa altın mı ?

— Hangisi senin kitabın, bu mu yoksa şu mu ?

 

— Zahmet yoksa kazanç da yok.

— Sakıncası yoksa, bu kitapları masamın üstüne koyun.

— O bir kelebek mi yoksa bir güve mi ?

— Derhal doktoru çağır, yoksa hasta daha kötü olabilir.

— Derhal doktoru çağır, yoksa hasta daha kötü olacak.

 

— [ Do you have a pen or pencil? ]

— [ If there’s no solution, then there’s no problem. ]

— [ Which is quicker, a taxi or the subway? ]

— [ Which is heavier, lead or gold? ]

— [ Which is your book, this one or that one? ]

 

— [ No pain, no gain. ]

— [ Lay these books on my desk, if you don’t mind. ]

— [ Is it a butterfly or a moth? ]

— [ Send for the doctor at once, or the patient may get worse. ]

— [ Send for the doctor at once, or the patient will get worse. ]

 

— Kim daha ağırdır, Ben mi yoksa Mike mı ?

— Domates bir meyve mi yoksa bir sebze midir ?

— Hava yoksa insan on dakika bile yaşayamaz.

— Otobüsle mi yoksa araba ile mi gidiyorsun ?

— Oraya otobüsle mi yoksa arabayla mı gidersin ?

 

— Onun fikrinin lehinde mi yoksa aleyhinde misin ?

— Derhal yatmaya gitsen iyi olur, yoksa soğuk algınlığın daha da kötüleşir.

— Acele et, yoksa son treni kaçıracaksın.

— Derhal git, yoksa okula geç kalacaksın.

— Hangisini daha çok seversin, paten yapmayı mı yoksa kayak yapmayı mı ?

 

— [ Who is heavier, Ben or Mike? ]

— [ Is a tomato a fruit or a vegetable? ]

— [ If there were no air, man could not live even ten minutes. ]

— [ Are you going by bus or car? ]

— [ Do you go there by bus or by car? ]

 

— [ Are you for or against his idea? ]

— [ You had better go to bed right away, or your cold will get worse. ]

— [ Hurry up, or you will be late for the last train. ]

— [ Go at once, or you will be late for school. ]

— [ Which do you like better, skating or skiing? ]

 

— Acele etme, yoksa bazı hatalar yapabilirsin.

— Bir arabaları yoksa, taksi ile gelirler.

— O, tatlı mı yoksa ekşi midir ?

— İşin yoksa, bana yardım et.

— Müzik yoksa hayat da yoktur.

 

— Emek yoksa yemek de yok.

— Acele et, yoksa geç kalacaksın.

— Acele et, yoksa treni kaçıracaksın.

— Acele et, yoksa treni kaçıracaksın.

— Acele et yoksa treni kaçırırsın.

 

— [ Take your time, or you may make some mistakes. ]

— [ If they don’t have a car, they’ll come by taxi. ]

— [ Is it sweet or sour? ]

— [ If you are free, give me a hand. ]

— [ No music, no life. ]

 

— [ No pain, no gain. ]

— [ Hurry up, or you’ll be late. ]

— [ Hurry up, or you’ll miss the train. ]

— [ Hurry, or you’ll miss the train. ]

— [ Hurry up, or you will miss the train. ]

 

[ 100 ] ARABA

— O neredeyse bir araba değil.

— Yeni araba onun.

— O araba oldukça yeni.

— Araba çok hızlı.

— Dikkat ! Gelen bir araba var.

 

— Hangi araba bizim ?

— Araba hazır.

— Binanın önünde bir araba var.

— Böylesine pahalı bir araba almak söz konusu değil.

— O şirket kaç tane araba satın aldı.

 

— [ It isn’t much of a car. ]

— [ The new car is hers. ]

— [ That car is quite new. ]

— [ The car is very fast. ]

— [ Look out! There is a car coming. ]

 

— [ Which car is ours? ]

— [ The car is ready. ]

— [ There is a car in front of the building. ]

— [ Buying such an expensive car is out of the question. ]

— [ How many cars has that company bought? ]

 

— Araba kazasında çok az kişi öldü.

— Sonunda, o, araba aldı.

— Adam bir araba kazasında öldü.

— Araba aniden durdu.

— Araba, binanın önüne park edildi.

 

— Çok sayıda araba benim evin önünde park edilmiş.

— Ben seni havaalanında karşılamak için bir araba ayarladım.

— Şimdi bir milyon yenim olsa, bir araba alırdım.

— Gelecek hafta yeni bir araba satın alacağız.

— Otobüsle mi yoksa araba ile mi gidiyorsun ?

 

— [ Few people were killed in the car accident. ]

— [ At last, he got the car. ]

— [ The man died in a car accident. ]

— [ The car came to an abrupt stop. ]

— [ The car is parked in front of the building. ]

 

— [ A number of cars are parked in front of my house. ]

— [ I arranged for a car to meet you at the airport. ]

— [ If I had one million yen now, I would buy a car. ]

— [ We will purchase a new car next week. ]

— [ Are you going by bus or car? ]

 

— Yarın yağmur yağarsa, oraya araba ile gideriz.

— İçki içmek ve araba sürmek tehlikeli olabilir.

— Bu araba için çok fazla istiyorsun.

— Çocuk neredeyse bir araba tarafından eziliyordu.

— Şimdi kendine yeni bir araba almalısın.

 

— Araba Ken tarafından ne zaman yıkandı ?

— O kadar hızlı araba sürmek tehlikelidir.

— Öğrencilerin bazıları araba ile okula gelirler.

— Mike ona bir araba alması için her zaman babasını rahatsız ediyor.

— Sebebini bilmek istiyorsan, bu yıl beş araba kazasına neden olduğum içindir.

 

— [ If it rains tomorrow, we will go there by car. ]

— [ Drinking and driving can be dangerous. ]

— [ You are asking too much for this car. ]

— [ The child was nearly run over by a car. ]

— [ You should get yourself a new car now. ]

 

— [ When was the car washed by Ken? ]

— [ It is dangerous to drive so fast. ]

— [ Some of the students come to school by car. ]

— [ Mike is always nagging his father to buy him a car. ]

— [ If you want to know why, it’s because I caused five car accidents this year. ]

 

[ 101 ] HIÇBIR

— O hiçbir şekilde kesin değil.

— Soru hiçbir şekilde kolay değil.

— Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

— Ne demek istediğin hakkında hiçbir fikrim yok.

— Böyle bir şeyi yapmaman için hiçbir sebep yok.

 

— Yapacak daha iyi hiçbir şeyim yok.

— Bir çözüm yoksa, öyleyse hiçbir sorun yok.

— Açıklama hiçbir biçimde tatmin edici değil.

— Kompozisyonunda hiçbir dil bilgisi hatası yok.

— İyi bir savaş, ne de kötü bir barış hiçbir zaman olmadı.

 

— [ It is by no means certain. ]

— [ The question is by no means easy. ]

— [ I’ve no idea what’s happening. ]

— [ I have no idea what you mean. ]

— [ There is no reason why you shouldn’t do such a thing. ]

 

— [ I have nothing better to do. ]

— [ If there’s no solution, then there’s no problem. ]

— [ The explanation is by no means satisfactory. ]

— [ Your composition is free from all grammatical mistakes. ]

— [ There never was a good war nor a bad peace. ]

 

— Onun ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrim yok.

— Yaz mevsimi ve dondurma gibi hiçbir şey yoktur.

— Hiçbir şeye söz veremem fakat elimden geleni yapacağım.

— Hiç hata yapmayan biri hiçbir şey yapmayan biridir.

— Hava ve su olmasa, hiçbir şey yaşayamazdı.

 

— Su ve hava olmasa hiçbir şey yaşayamaz.

— Benim orada dinlenmek için hiçbir şansım yoktu.

— Nancy kendisi için hiçbir şeye karar veremez.

— Onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.

— Onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor.

 

— [ I have no idea how long it will take. ]

— [ There is nothing like summer and ice cream. ]

— [ I can’t promise anything, but I’ll do my best. ]

— [ He who makes no mistakes makes nothing. ]

— [ Without air and water, nothing could live. ]

 

— [ If it were not for air and water, nothing could live. ]

— [ I had no chance to relax there. ]

— [ Nancy can’t decide anything for herself. ]

— [ I know almost nothing about it. ]

— [ He knows hardly anything about it. ]

 

— Hiçbir şey ondan daha iyi olamaz.

— Hiçbir şekilde böyle bir şey yapmamalısın.

— Hiçbir şey sevgi kadar değerli değildir.

— Hiçbir ilaç bu hastalığı tedavi edemez.

— O seni hiçbir yere götürmez.

 

— Hiçbir haber iyi haber değildir.

— Odada neredeyse hiçbir şey yoktu.

— Tatil sırasında hiçbir şey yapmadım.

— Hava olmasa hiçbir şey yaşayamaz.

— Hiçbir para mutluluğu satın alamaz.

 

— [ Nothing can be better than that. ]

— [ You must on no account do such a thing. ]

— [ Nothing is as precious as love. ]

— [ No medicine can cure this disease. ]

— [ It will get you nowhere. ]

 

— [ No news is good news. ]

— [ There was almost nothing in the room. ]

— [ I did nothing during the holidays. ]

— [ But for air, nothing could live. ]

— [ No amount of money can buy happiness. ]

 

[ 102 ] NEREDEYSE

— O neredeyse bir araba değil.

— Neredeyse saat on.

— Bu köpek neredeyse bir insan.

— Neredeyse tüm öğrenciler onu biliyor.

— Neredeyse üç.

 

— Saat neredeyse altı.

— Neredeyse eve gidiyor olma zamanım.

— Neredeyse herkes iyi yemeği takdir ediyor.

— Neredeyse herkes davet edildi.

— Kutu neredeyse boş.

 

— [ It isn’t much of a car. ]

— [ It is almost ten o’clock. ]

— [ This dog is almost human. ]

— [ Almost all the students know about it. ]

— [ It is almost three. ]

 

— [ It’s almost six o’clock. ]

— [ It’s about time I was going home. ]

— [ Almost everybody appreciates good food. ]

— [ Almost everybody was invited. ]

— [ The box is almost empty. ]

 

— Neredeyse tüm köpekler hayatta.

— Bu partiyi bitirmemizin zamanı neredeyse geldi de geçti bile.

— Neredeyse çocukları yatmaya göndermenin zamanı geldi de geçti.

— Neredeyse bütün Japon erkekleri beyzbol oynamayı sever.

— Onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.

 

— Onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor.

— Çocuk neredeyse bir araba tarafından eziliyordu.

— Neredeyse tüm erkek çocukları beyzbol oynayabilir.

— İkizler o kadar benziyorlar ki birini diğerinden ayırt etmek neredeyse imkansız.

— Mike neredeyse her gece dışarda yer.

 

— [ Almost all of the dogs are alive. ]

— [ It’s about time we brought this party to an end, isn’t it? ]

— [ It’s about time you sent the children to bed. ]

— [ Almost all Japanese boys like to play baseball. ]

— [ I know almost nothing about it. ]

 

— [ He knows hardly anything about it. ]

— [ The child was nearly run over by a car. ]

— [ Almost all boys can play baseball. ]

— [ The twins look so much alike it’s next to impossible to distinguish one from the other. ]

— [ Mike eats out almost every night. ]

 

— O, neredeyse benim kadar uzundur.

— Ben ona neredeyse hiç inanamıyorum.

— Neredeyse bir araba tarafından çarpılıyordum.

— Neredeyse bir araba tarafından eziliyordum.

— Burada neredeyse hiç yağmur yağmaz.

 

— Orada neredeyse hiç yağmur yağmaz.

— Dün gece neredeyse hiç uyuyamadım.

— Neredeyse hiç çalışmıyorsun, değil mi ?

— Odada neredeyse hiçbir şey yoktu.

— Soğuk kış için neredeyse hazırız.

 

— [ He’s almost as tall as me. ]

— [ I can scarcely believe it. ]

— [ I was nearly hit by a car. ]

— [ I was almost run over by a car. ]

— [ It hardly ever rains here. ]

 

— [ It hardly ever rains there. ]

— [ I could hardly get a wink of sleep last night. ]

— [ You hardly ever work, do you? ]

— [ There was almost nothing in the room. ]

— [ We are all but ready for the cold winter. ]

 

[ 103 ] SATIN

— Çok az sayıda insan böylesine pahalı bir arabayı satın alabilir.

— Onu niçin satın aldın ?

— Erkek arkadaşın için ne satın aldın ?

— Kaç tane resim satın aldın ?

— O şirket kaç tane araba satın aldı.

 

— Onu benim için satın al, lütfen.

— Dan yeni bir bilgisayar satın aldı.

— Ev satın alındı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

— Ne satın aldınız ?

 

— [ Few people can buy such an expensive car. ]

— [ What did you buy it for? ]

— [ What did you buy for your boyfriend? ]

— [ How many pictures did you buy? ]

— [ How many cars has that company bought? ]

 

— [ Buy it for me, please. ]

— [ Dan bought a new computer. ]

— [ The house has been bought. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

— [ What did you buy? ]

 

— Meg bir kutu domates satın aldı.

— Sonunda en iyisini satın almak her zaman daha ucuzdur.

— Jack’in yeni bir bisiklet satın almak için parası yok.

— Zengin olsam, ben güzel bir ev satın alırım.

— Jack, yeni bir bisiklet satın almayı göze alamaz.

 

— Süt, yumurta, tereyağı ve benzeri şeyleri satın almalısınız.

— Keşke o arabayı satın alacak yeterli param olsa.

— Daha pahalı bir saat satın almak istiyorum.

— Gelecek hafta yeni bir araba satın alacağız.

— Öyle bir şeyi satın almayı göze alamam.

 

— [ Meg bought a can of tomatoes. ]

— [ It’s always cheaper in the end to buy the best. ]

— [ Jack can’t afford to buy a new bicycle. ]

— [ If I were rich, I would buy a fine house. ]

— [ Jack can’t afford to buy a new bicycle. ]

 

— [ You must buy milk, eggs, butter, and so on. ]

— [ I wish I had enough money to buy the car. ]

— [ I want to buy a more expensive watch. ]

— [ We will purchase a new car next week. ]

— [ I cannot afford to buy such a thing. ]

 

— Para ödülü, ona bir gitar satın aldırdı.

— Paranın mutluluğu satın alamayacağını söylemeye gerek yok.

— Neden bu kitabı satın almak istiyorsunuz ?

— Ben iki şişe süt satın aldım.

— Zengin adam bir Millet satın aldı.

 

— Yeterli param olsa, onu satın alabilirim.

— Bana paranın satın alabileceği en iyi çalışanları gönder. Para sorun değil.

— Ben sadece lensleri satın alabilir miyim ?

 

— [ The prize money allowed him to buy a guitar. ]

— [ It goes without saying that money cannot buy happiness. ]

— [ Why do you want to buy this book? ]

— [ I bought two bottles of milk. ]

— [ The rich man bought a Millet. ]

 

— [ If I had enough money, I could buy it. ]

— [ Send me the best employees that money can buy. Money is no object. ]

— [ Can I buy only the lenses? ]

 

[ 104 ] KITABI

— Kitabı bitirdin mi ?

— O kitabı nerede aldın ?

— Kitabı isteyen herkes onu alabilir.

— Kitabı okumayı bitirdin mi ?

— Bu kitabı daha önce okudunuz mu ?

 

— Bu kitabı henüz okudun mu ?

— Kitabı sipariş ettin mi ?

— Kitabı masanın üzerine koyun.

— Bütün kitabı okudun mu ?

— Henüz kitabı okudun mu ?

 

— [ Are you through with the book? ]

— [ Where did you buy that book? ]

— [ Whoever wants the book may have it. ]

— [ Have you finished reading the book? ]

— [ Have you read this book already? ]

 

— [ Have you read this book yet? ]

— [ Did you order the book? ]

— [ Put the book on the desk. ]

— [ Did you read the whole book? ]

— [ Have you read the book yet? ]

 

— Bana o kitabı uzat, lütfen.

— Az sayıda insan kitabı okumuş gibi görünüyor.

— Kitabı ilginç buldun mu ?

— Kitabı masaya bırak.

— O kitabı okumak için büyük bir kelime bilgisine ihtiyacın var.

 

— Kitabı bana vermesi için sonunda onu ikna ettim.

— Her şeyden önce, bu kitabı okumak zorundasın.

— Bob’ın okumak için pek çok kitabı var.

— Elimden geldiğince kısa sürede kitabı teslim edeceğim.

— Niçin böyle bir kitabı okuma ihtiyacı duyuyorsun ?

 

— [ Hand me that book, please. ]

— [ Few people seem to have read the book. ]

— [ Did you find the book interesting? ]

— [ Lay the book on the table. ]

— [ You need a large vocabulary to read that book. ]

 

— [ I finally talked her into lending me the book. ]

— [ First of all, you have to read this book. ]

— [ Bob has too many books to read. ]

— [ I will return the book as soon as I can. ]

— [ Why do you need to read such a book? ]

 

— Ben bu kitabı size ödünç vereceğim.

— Her iki kitabı da ilginç bulacaksın.

— Bir kitabı bu kadar pahalı alamam.

— Neden bu kitabı satın almak istiyorsunuz ?

— O kitabı okumak uzun zaman almayacaktır.

 

— Okumak istediğiniz herhangi bir kitabı seçebilirsiniz.

— Kitabı okumayı bitirdiysen kütüphaneye iade et.

— Her iki kitabı da alabilirsin.

— Ben her iki kitabı okumadım.

— Kitabı olduğu yere geri koy.

 

— [ I’ll lend you this book. ]

— [ You will find both of the books interesting. ]

— [ I can’t buy a book this expensive. ]

— [ Why do you want to buy this book? ]

— [ It won’t take long to read that book. ]

 

— [ You may choose whichever book you want to read. ]

— [ If you have finished reading the book, return it to the library. ]

— [ You can take either book. ]

— [ I haven’t read either book. ]

— [ Put the book back where it was. ]

 

[ 105 ] SAYIDA

— Çok sayıda kitap var, değil mi ?

— Az sayıda kişi onu nasıl yapacağını biliyor.

— Çok sayıda kitabın var.

— Çok az sayıda insan böylesine pahalı bir arabayı satın alabilir.

— Bugünlerde az sayıda kişi beni ziyaret eder.

 

— Kompozisyonun çok iyi, ve çok az sayıda hatası var.

— Şehir merkezinde çok sayıda otel var.

— Kompozisyonunda çok az sayıda hata var.

— Sınıfta kalan çok az sayıda öğrenci vardı.

— Sınıfta kalan çok az sayıda öğrenci vardı.

 

— [ There are many books, aren’t there? ]

— [ Few people know how to do it. ]

— [ You have many books. ]

— [ Few people can buy such an expensive car. ]

— [ Few people visit me these days. ]

 

— [ Your composition is very good, and it has few mistakes. ]

— [ There are many hotels downtown. ]

— [ There are few mistakes in your composition. ]

— [ There were few students left in the classroom. ]

— [ There were few students remaining in the classroom. ]

 

— Çok sayıda insan vardı.

— Az sayıda insan kitabı okumuş gibi görünüyor.

— Sahilde az sayıda kişi vardı.

— Londra’da çok sayıda park vardır.

— Lucy benim sahip olduğum kadar çok sayıda arkadaşa sahip.

 

— O günlerde çok az sayıda kişi yurtdışına seyahat edebiliyordu.

— Çok sayıda araba benim evin önünde park edilmiş.

— Müze çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilir mi ?

— Savaşın bir sonucu olarak, çok sayıda mağdur kaldı.

— Çok sayıda iyi arkadaşım olduğu için mutluyum.

 

— [ There were so many people. ]

— [ Few people seem to have read the book. ]

— [ There were few people on the beach. ]

— [ There are a lot of parks in London. ]

— [ Lucy has as many friends as I do. ]

 

— [ In those days, few people could travel abroad. ]

— [ A number of cars are parked in front of my house. ]

— [ Is the museum visited by many people? ]

— [ As a result of the war, a great number of victims remained. ]

— [ I am happy to have so many good friends. ]

 

— Mümkün olduğunca çok sayıda İngilizce kelime ezberlemelisin.

— Onu yapmaman için çok sayıda sebepler var.

— Onu yapmaman için çok sayıda nedenler var.

— Belki onun çok sayıda kız arkadaşı vardır.

— Çok az sayıda kişi derse geldi.

 

— Sana istediğin kadar çok sayıda vereceğim.

— Toplantıya çok az sayıda insan katıldı.

— Kazada oldukça az sayıda kişi yaralandı.

— Kaza çok sayıda ölümlere neden oldu.

— Kazada çok az sayıda yolcu yaralandı.

 

— [ You should memorize as many English words as possible. ]

— [ There are a good many reasons why you shouldn’t do it. ]

— [ There are a good many reasons why you shouldn’t do it. ]

— [ Maybe he has lots of girlfriends. ]

— [ Few people came to the lecture. ]

 

— [ I’ll give you as many as you like. ]

— [ Few people attended the meeting. ]

— [ Quite a few people were injured in the accident. ]

— [ The accident has caused many deaths. ]

— [ Few passengers got injured in the accident. ]

 

[ 106 ] KÖTÜ

— Benim için kötü bir gün.

— O kötü bir fikir değil.

— Ona kötü bir şey olabilir.

— Sigara içmek sizin için kötü.

— Kötü bir şey olacak.

 

— O çok kötü, lütfen kendine dikkat et.

— Bazıları onun kötü bir fikir olduğunu düşünüyor.

— Kötü bir çocuk olma.

— Kötü haber çabuk yayılır.

— Sen kötü bir örnek oldun.

 

— [ That’s a bad day for me. ]

— [ That’s not a bad idea. ]

— [ Something bad may happen to him. ]

— [ Smoking is bad for you. ]

— [ Something bad’s going to happen. ]

 

— [ That’s too bad. Please take care of yourself. ]

— [ Some think it is a bad idea. ]

— [ Don’t be a bad boy. ]

— [ Bad news travels fast. ]

— [ You’ve set a bad example. ]

 

— Kötü bir soğuk algınlığı şarkıcının sesini kaybetmesine sebep oldu.

— Onun sağlığı kötü.

— Kötü bir soğuk algınlığına yakalandım.

— Yeni evli Japon erkek niçin karısı hakkında kötü bir şey söyledi ?

— İyi bir savaş, ne de kötü bir barış hiçbir zaman olmadı.

 

— Kötü bir gün için bir kenara bir şey koymalısın.

— Eğer bir şey yapmaya değiyorsa, kötü olarak yapmaya değer.

— Kötü bir gün için her zaman para biriktirmelisin.

— Kötü havadan dolayı şehrin görülmeye değer yerlerini görme fikrinden vazgeçtim.

— Derhal doktoru çağır, yoksa hasta daha kötü olabilir.

 

— [ A bad cold caused the singer to lose his voice. ]

— [ He is in poor health. ]

— [ I have caught a bad cold. ]

— [ Why did the newly married Japanese man say something bad about his wife? ]

— [ There never was a good war nor a bad peace. ]

 

— [ You should lay by something against a rainy day. ]

— [ If a thing is worth doing it is worth doing badly. ]

— [ You should always save money for a rainy day. ]

— [ I gave up the idea of seeing the sights of the city because of the bad weather. ]

— [ Send for the doctor at once, or the patient may get worse. ]

 

— Derhal doktoru çağır, yoksa hasta daha kötü olacak.

— İyi kahveyi kötü kahveden ayırt etmek için dilini eğitmelisin.

— Yazın et çabuk kötü olur, eti buzdolabında saklamalısın.

— O kötü bir gün için kendini sigortalattı.

— Onun kötü bir şey olduğunu düşünüyor musun ?

 

— Kötü bir soğuk algınlığı ülke genelinde hüküm sürüyor.

— Her zaman en kötü için hazırlıklı olmalıyız.

— Mike erkek kardeşine kötü bir oyun oynadı.

— İyi, onlar kötü haber tez yayılır diyorlar.

— Her zamankinden daha kötü yağmur yağıyor.

 

— [ Send for the doctor at once, or the patient will get worse. ]

— [ You must educate your tongue to distinguish good coffee from bad. ]

— [ In summer meat easily goes bad; you must keep it in the refrigerator. ]

— [ He insured himself for a rainy day. ]

— [ Do you think it a bad thing? ]

 

— [ Bad cold is prevailing throughout the country. ]

— [ We must always be prepared for the worst. ]

— [ Mike played a bad trick on his brother. ]

— [ Well they say bad news travels fast. ]

— [ It is raining worse than ever. ]

 

[ 107 ] ŞEKILDE

— O hiçbir şekilde kesin değil.

— Soru hiçbir şekilde kolay değil.

— Kaza bu şekilde oldu.

— Çocuk bir bıçak ve çatalı çok iyi şekilde kullanabilir.

— George işi babasının yaptığı gibi aynı şekilde yaptı.

 

— Şaşırtıcı şekilde, onun bir hırsız olduğu ortaya çıktı.

— Her ne şekilde olursa olsun onu yap.

— Yavaş yavaş ve net bir şekilde konuşun.

— Eşyaları biraz daha ciddi bir şekilde al.

— Taro niçin çok iyi şekilde İngilizce konuşabilmektedir ?

 

— [ It is by no means certain. ]

— [ The question is by no means easy. ]

— [ The accident happened in this manner. ]

— [ The boy can handle a knife and fork very well. ]

— [ George did business in the same manner as his father did. ]

 

— [ Surprisingly enough, he turned out to be a thief. ]

— [ Do it by all means. ]

— [ Speak slowly and clearly. ]

— [ Take things a little more seriously. ]

— [ Why can Taro speak English so well? ]

 

— Bu her zaman bu şekilde olmuştur.

— Hiçbir şekilde böyle bir şey yapmamalısın.

— Lütfen onu hızlı bir şekilde yap.

— O kelime onu mükemmel şekilde açıklıyor.

— Bana kibar bir şekilde ona bir göz atmama izin verir misin ?

 

— Hikaye mutlu bir şekilde sona erer.

— Şapka ona mükemmel bir şekilde uyuyor.

— David Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşabilir.

— Diplomasi, en iğrenç şeyleri en hoş şekilde yapmak ve söylemektir.

— Daha deneyimli bir avukat, dava ile farklı bir şekilde ilgilenirdi.

 

— [ This is always the way it has been. ]

— [ You must on no account do such a thing. ]

— [ Please do it quickly. ]

— [ That word describes it perfectly. ]

— [ Will you kindly let me have a look at it? ]

 

— [ The story ends happily. ]

— [ The hat fits her perfectly. ]

— [ David can speak French fluently. ]

— [ Diplomacy is to do and say the nastiest thing in the nicest way. ]

— [ A more experienced lawyer would have dealt with the case in a different way. ]

 

— Yakında iyi şekilde kayak yapabileceksin.

— Yangın şiddetli bir şekilde yanıyor.

— Bana o şekilde karşılık verme.

— Ateş parlak bir şekilde yanıyordu.

— Ateş parlak bir şekilde yandı.

 

— Eğer bir hata yaparsanız, sadece düzgün bir şekilde çiziniz.

— Hanako’nun şaşırtıcı şekilde hoş bir insan olduğu ortaya çıktı.

— Acı şekilde ağladığını duymaya katlanamam.

— Affedersiniz, daha yavaş bir şekilde tekrar söyler misiniz ?

— Evden ayrılır ayrılmaz şiddetli şekilde yağmur yağmaya başladı.

 

— [ You will soon be able to ski well. ]

— [ The fire is burning furiously. ]

— [ Don’t talk back to me like that. ]

— [ The fire was burning brightly. ]

— [ The fire burned up brightly. ]

 

— [ If you make a mistake, just cross it out neatly. ]

— [ Hanako turned out to be a surprisingly nice person. ]

— [ I can’t abide hearing you cry so bitterly. ]

— [ Excuse me, could you say that again more slowly? ]

— [ I had hardly left home when it began to rain heavily. ]

 

[ 108 ] SÜRÜ

— Bir sürü ünlü kişi buraya gelir.

— Bir sürü doğum günü kartı yakında gelir.

— Koyun bize sürü verir.

— Bir sürü balık öldü.

— Yapacak bir sürü işim var.

 

— Parkta bir sürü uzun ağaç var.

— Yılın bu zamanında bir sürü karımız var.

— Lütfen bir sürü kurşun kalem al.

— Kyoto’da ziyaret edilecek bir sürü yer var.

— Hâlâ bir sürü zamanımız kaldı.

 

— [ Lots of famous people come here. ]

— [ A lot of birthday cards will arrive soon. ]

— [ Sheep provide us with wool. ]

— [ A lot of fish perished. ]

— [ I have a lot of work to do. ]

 

— [ There are a lot of tall trees in the park. ]

— [ We have a lot of snow at this time of the year. ]

— [ Please get a lot of pencils. ]

— [ There are many places to visit in Kyoto. ]

— [ We still have plenty of time left. ]

 

— Gökyüzünde görülen bir sürü yıldız vardı.

— Buralarda bir sürü ateş böcekleri vardı.

— Köpek her gün bir sürü et yiyor.

— Bir sürü insan varsa, bundan nefret ediyorum.

— Bob’ın odasında bir sürü kitap var.

 

— Ana caddeden bir sürü insan geçti.

— Bir sürü küçük kırmızı kuş her zaman ağaçlarda neşeyle şarkı söylüyor.

— Dağın üzerinde bir sürü maymun var.

— Kyoto’da bir sürü eski tapınaklar var.

— Çiçekler arasında bir sürü ot büyüyordu.

 

— [ There were a lot of stars seen in the sky. ]

— [ There used to be lots of fireflies around here. ]

— [ The dog eats a lot of meat every day. ]

— [ I hate it when there are a lot of people. ]

— [ Bob has a lot of books in his room. ]

 

— [ A lot of people went by on the main street. ]

— [ Many little red birds always sing merrily in the trees. ]

— [ There are many monkeys in the mountain. ]

— [ There are many old temples in Kyoto. ]

— [ Many weeds were growing among the flowers. ]

 

— Jack kompozisyonunda bir sürü hata yaptı.

— Evrende bir sürü gök ada vardır.

— Sel köye bir sürü zarar verdi.

— Bir sürü insan onu bekliyordu.

— Çözülecek bir sürü sorun var.

 

— Anlamadığım bir sürü kelime var.

— Anlamadığım bir sürü sözcük var.

— Stadyumda bir sürü insan vardı.

— Gökyüzünde bir sürü yıldız görebilirsin.

 

— [ Jack made a lot of mistakes in his composition. ]

— [ There are many galaxies in the universe. ]

— [ The flood did a lot of damage to the village. ]

— [ A lot of people were waiting for him. ]

— [ There are many problems to solve. ]

 

— [ There are many words that I don’t understand. ]

— [ There are many words that I don’t understand. ]

— [ There were lots of people in the stadium. ]

— [ You can see a lot of stars in the sky. ]

 

[ 109 ] INSAN

— O iyi bir insan.

— Bu köpek neredeyse bir insan.

— Çok az sayıda insan böylesine pahalı bir arabayı satın alabilir.

— Çoğu insan, öyle düşünüyor.

— Birçok insan o savaş sırasında açlıktan öldü.

 

— Her yıl birçok insan Kyoto’yu ziyaret eder.

— Niçin bu kadar çok insan Kyoto’yu ziyaret ediyor ?

— Çok sayıda insan vardı.

— Az sayıda insan kitabı okumuş gibi görünüyor.

— Savaşta pek çok insan genç yaşta öldü.

 

— [ He’s a good person. ]

— [ This dog is almost human. ]

— [ Few people can buy such an expensive car. ]

— [ Most people think so. ]

— [ A lot of people starved during that war. ]

 

— [ Kyoto is visited by many people every year. ]

— [ Why do so many people visit Kyoto? ]

— [ There were so many people. ]

— [ Few people seem to have read the book. ]

— [ In the war, many people died young. ]

 

— Binlerce insan açlıktan öldü.

— Bir insan çok fazla içebilir fakat bir insan asla yeterince içmez.

— Kuraklıkta, pek çok insan ve hayvan açlıktan öldü.

— Herkes onun iyi bir insan olduğunu söylüyor.

— Hava yoksa insan on dakika bile yaşayamaz.

 

— Bir sürü insan varsa, bundan nefret ediyorum.

— Sadece bir avuç dolusu insan gerçeği biliyor.

— Pek çok insan amaçsızca hayatın içinde sürükleniyor.

— Toplantıya çok az sayıda insan katıldı.

— Ana caddeden bir sürü insan geçti.

 

— [ Thousands of people died of hunger. ]

— [ One can drink too much, but one never drinks enough. ]

— [ In the drought, many people and animals starved to death. ]

— [ Everyone says that he’s a good man. ]

— [ If there were no air, man could not live even ten minutes. ]

 

— [ I hate it when there are a lot of people. ]

— [ Only a handful of people know the fact. ]

— [ Many people drift through life without a purpose. ]

— [ Few people attended the meeting. ]

— [ A lot of people went by on the main street. ]

 

— Ancak, sadece insan topluluğunun bir iletişim aracı olarak sözlü dili vardır.

— Köydeki çoğu insan plana itiraz etti.

— Salgın hastalık sırasında binlerce insan öldü.

— Tam olmanı hayal ettiğim insan tipisin.

— Bir sürü insan onu bekliyordu.

 

— Böyle bir insan başarılı olmalıdır.

— Ülkede birçok genç insan işsiz.

— Çoğu insan gorillerin aptal olduğunu düşünür. Bu doğru mu ?

— Hanako’nun şaşırtıcı şekilde hoş bir insan olduğu ortaya çıktı.

— Çoğu insan TV izlemeyi sever.

 

— [ However, only the human community has verbal languages as a means of communication. ]

— [ Most people in the village objected to the plan. ]

— [ Thousands of people died during the plague. ]

— [ You’re just the kind of person I imagined you’d be. ]

— [ A lot of people were waiting for him. ]

 

— [ Such a man ought to succeed. ]

— [ Many young people are out of work in the country. ]

— [ Most people think that gorillas are stupid. Is that true? ]

— [ Hanako turned out to be a surprisingly nice person. ]

— [ Most people like watching TV. ]

 

[ 110 ] YA

— Ya sonra ?

— Herkes, gerçek ya da potansiyel hasta.

— Bu otelde bir doktor ya da hemşire var mı ?

— Ya sen ya da arkadaşın hatalı.

— Ya bugün ya da yarın git bu hiç bir değişiklik yapmayacak.

 

— Söyleyecek bir şeyin varsa hemen söyle ya da sesini kes.

— Bir yıl ya da benzer sürede İngilizceye hakim olmak imkansızdır.

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Bir ya da iki gün içinde onu bitirebileceğim.

— Ya sen ya da ben onun yerine gitmeliyim.

 

— [ Then what? ]

— [ Everyone, whether an actual or potential patient. ]

— [ Do you have a doctor or nurse in this hotel? ]

— [ Either you or your friend is wrong. ]

— [ It will not make much difference whether you go today or tomorrow. ]

 

— [ If you have something to say, say it now or pipe down. ]

— [ It is impossible to master English in a year or so. ]

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ I’ll be able to finish it in a day or two. ]

— [ Either you or I must go in his place. ]

 

— Cevabınızın yanlış ya da doğru olması önemli değil.

— Kazada on beş kişi öldü ya da yaralandı.

— Onlar kişinin mütevazi ya da tembel olduğunu düşünürdü.

— Bir ya da iki gün daha sabret.

— Bir ya da iki gün içinde bitirebileceğim.

 

— Bir ya da iki gün içinde bitirilecek.

— Ya siz ya da erkek kardeşiniz hatalı.

— Jack, şimdi ya Londra’da ya da Paris’te.

— Kazada on kişi öldü ya da yaralandı.

— Ya siz ya da ben hatalıyım.

 

— [ It doesn’t matter whether your answer is right or wrong. ]

— [ Fifteen people were killed or injured in the accident. ]

— [ They would think the person is modest or lazy. ]

— [ Have patience for another day or two. ]

— [ I’ll be able to finish in a day or two. ]

 

— [ It will be finished in a day or two. ]

— [ Either you or your brother is wrong. ]

— [ Jack is now either in London or Paris. ]

— [ Ten people were killed or injured in the accident. ]

— [ Either you or I am wrong. ]

 

— Biz zengin ya da fakir olup olmadığımıza göre, olayları farklı görürüz.

— Bu savaş, bir yaşam ya da ölüm mücadelesi gibi görünüyordu.

— Doğru olabilir ya da olmayabilir.

— Ya Jim ya da ben ona ondan bahsetmek zorundayız.

— Siz ya da ben seçileceğim.

 

— O mutlu ya da üzgün hissettiğinde hislerini ifade edebilir.

— Yağmur ya da kar yağdığında her zaman botlarımı giyerim.

— Banyolu bir oda mı ya da duşlu bir oda mı istersiniz ?

— O günlerde TV ya da radyo yoktu.

— İnsanlar niçin maymun gibi davranıyor, ya da tam tersi ?

 

— [ We see things differently, according to whether we are rich or poor. ]

— [ That fight seemed like a life-or-death struggle. ]

— [ It may or may not be true. ]

— [ Either Jim or I have to tell her about it. ]

— [ You or I will be chosen. ]

 

— [ She can express her feelings when she feels happy or sad. ]

— [ I always wear boots when it rains or snows. ]

— [ Would you like a room with a bath or a shower? ]

— [ There was no TV or radio in those days. ]

— [ Why do men behave like Apes, and vice versa? ]

 

[ 111 ] ERKEK

— Tam bir erkek.

— Kapının yanında bir erkek çocuk var.

— Bazı erkek çocukları sınıfa geldi.

— Birçok erkek ve kız çocuğu vardı.

— Birçok erkek çocuk bilgisayar oyunları sever.

 

— Erkek arkadaşın için ne satın aldın ?

— Erkek kardeşlerin her ikisi de hâlâ hayatta.

— Erkek kardeşlerin her birinin bir arabası var.

— Erkek kardeşim gürültü duyduğunda ağlamaya başladı.

— Erkek kardeşlerin her ikisi de öldü.

 

— [ You are quite a man. ]

— [ There is a boy near the door. ]

— [ Some boys came into the classroom. ]

— [ Many boys and girls were present. ]

— [ Most boys like computer games. ]

 

— [ What did you buy for your boyfriend? ]

— [ Both brothers are still alive. ]

— [ Each of the brothers has a car. ]

— [ On hearing the noise, my brother started to cry. ]

— [ Both the brothers are dead. ]

 

— Çocuk erkek kardeşimle aynı yaşta.

— Yeni evli Japon erkek niçin karısı hakkında kötü bir şey söyledi ?

— Beth’e tembel erkek arkadaşı tarafından onun tarih ödevini yapması rica edildi.

— Biz belgenin onun erkek kardeşine ait olduğu gözüyle baktık.

— Jane’in yeni bir erkek arkadaşı var gibi görünüyor.

 

— Eğer erkek kardeşim burada olsaydı, ne yapılacağını bilebilirdi.

— Ya siz ya da erkek kardeşiniz hatalı.

— Kapının yanında duran genç benim erkek kardeşimdir.

— Çocuk bir erkek olmaya ve ağlamamaya çalıştı.

— Mike erkek kardeşine kötü bir oyun oynadı.

 

— [ The boy is the same age as my brother. ]

— [ Why did the newly married Japanese man say something bad about his wife? ]

— [ Beth was asked by her lazy boyfriend to do his history homework. ]

— [ We regarded the document as belonging to her brother. ]

— [ Jane seems to have a new boyfriend. ]

 

— [ If my brother were here, he would know what to do. ]

— [ Either you or your brother is wrong. ]

— [ The boy standing by the door is my brother. ]

— [ The boy tried to be a man and not cry. ]

— [ Mike played a bad trick on his brother. ]

 

— İkiz erkek kardeşler iki bezelye kadar benzer.

— Erkek kardeşler arasında güçlü bir bağ vardır.

— Erkek çocuğu yetişkin bir adammış gibi konuşuyor.

— Bir erkek olsam bir beyzbol takımına katılabilirim.

— Erkek kardeşim üniversitede zevk alıyor gibi görünüyor.

 

— Her erkek ve kız onu tanır.

— Neredeyse tüm erkek çocukları beyzbol oynayabilir.

— Kyotodaki erkek kardeşim bir öğretmen oldu.

 

— [ The twin brothers are as like as two peas. ]

— [ There is a strong bond between the brothers. ]

— [ The boy talks as if he were a man. ]

— [ If I were a boy, I could join a baseball team. ]

— [ My brother seems to enjoy himself at college. ]

 

— [ Every boy and girl knows him. ]

— [ Almost all boys can play baseball. ]

— [ My brother in Kyoto became a teacher. ]

 

[ 112 ] BIRKAÇ

— Birkaç şey bize müzik kadar çok zevk verir.

— Az para, birkaç arkadaş.

— Gerçek anlamı birkaç kişi biliyor.

— O çocuğun birkaç arkadaşı var.

— Birkaç kişi öyle düşünüyor.

 

— Birkaç kitabın var.

— Denemenin birkaç hatası var fakat bir bütün olarak çok iyi.

— Adam birkaç saat önce öldü.

— Ev birkaç yüz yıl önce inşa edildi.

— Birkaç askıya ihtiyacım var.

 

— [ Few things give us as much pleasure as music. ]

— [ Little money, few friends. ]

— [ Few people know the true meaning. ]

— [ That child has few friends. ]

— [ Few people think so. ]

 

— [ You have some books. ]

— [ Your essay has some mistakes, but as a whole it is very good. ]

— [ The man died a few hours ago. ]

— [ The house was built several hundred years ago. ]

— [ I need some hangers. ]

 

— Gürültü birkaç saat devam etti.

— Ben size birkaç soru daha sorabilir miyim ?

— Masanın üstünde birkaç kitap vardır.

— Birkaç kişi konferansa geldi.

— Birkaç sayfa İngilizce çevirmek iki saatten fazla zamanımı aldı.

 

— Onu yazmak birkaç saatimi aldı.

— Kompozisyonunda birkaç hata var.

— Lütfen birkaç dakika oturmaya devam edin.

— Sadece kısa bir yol, bu yüzden birkaç dakika içinde oraya yürüyebilirsiniz.

— Birkaç sayfa ingilizceyi çevirmek iki saatten daha fazla zamanımı aldı.

 

— [ The noise continued for several hours. ]

— [ May I ask you some more questions? ]

— [ There are several books on the desk. ]

— [ A few people came to the lecture. ]

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

 

— [ It took me several hours to write it. ]

— [ Your composition has a few mistakes. ]

— [ Please remain seated for a few minutes. ]

— [ It’s only a short way, so you can walk there in a few minutes. ]

— [ It took me more than two hours to translate a few pages of English. ]

 

— Birkaç kitap var ama onlarda bazı baskı hataları var.

— Ailemi ziyaret etmek için birkaç gün izin alabilir miyim ?

— Sizin için açık bırakılmış birkaç üst düzey pozisyon var.

— Birkaç dakika önce buraya koyduğum kitaba ne oldu ?

— Üzerinde düşünmem için bana birkaç gün daha ver.

 

— Hatalarını fark etmek onun sadece birkaç dakikasını aldı.

— Doktor hastanın sadece birkaç günlük ömrü olduğunu vurguladı.

— Birkaç ısırık geldi, ama bir balık yakalayamadım.

— Birkaç ay içerisinde İngilizceyi akıcı olarak konuşabileceksin.

— Jim Anne’e birkaç kez çıkma teklif etti.

 

— [ There are a few books, but they have some misprints. ]

— [ May I take a few days off to visit my family? ]

— [ There are few high-ranking positions left open for you. ]

— [ What has become of the book I put here a few minutes ago? ]

— [ Give me another couple of days to think it over. ]

 

— [ It took him only a few minutes to realize his mistakes. ]

— [ The doctor emphasized that the patient had only a few days. ]

— [ I got several bites, but could not hook a fish. ]

— [ You will be able to speak fluent English in another few months. ]

— [ Jim has asked Anne out several times. ]

 

[ 113 ] TAM

— Tam bir erkek.

— Saat tam beş.

— Tam ben giderken o geri geldi.

— O tam olarak almak istediğim şey.

— Söylediğim tam olarak o değil.

 

— Bu tam bir hikaye.

— Tam biz giderken o geldi.

— O tam olarak ne anlama geliyor ?

— Tam o sırada, telefon çaldı.

— Tam o sırada, otobüs durdu.

 

— [ You are quite a man. ]

— [ It is just five o’clock. ]

— [ She came back just as I was leaving. ]

— [ That is exactly what I wanted to buy. ]

— [ That is not exactly what I said. ]

 

— [ That’s quite a story. ]

— [ She arrived just as I was leaving. ]

— [ What exactly does that mean? ]

— [ Just then, the telephone rang. ]

— [ Just then, the bus stopped. ]

 

— Toplantı tam dokuzda başladı.

— Otobüs tam vaktinde durdu.

— Bu kazaya neyin sebep olduğu tam bir sır.

— O telefon ettiğinde biz tam ayrılmak üzereydik.

— Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

 

— Onu tam birkaç gün önce gördüm.

— Tam dışarı çıkıyorken, o içeri geldi.

— Almayı istediğim şey tam olarak buydu.

— Tam dışarı çıktığımda, yağmur yağmaya başladı.

— Neyin yanlış gittiğini tam olarak öğrenmeliyim.

 

— [ The meeting began at nine o’clock sharp. ]

— [ The bus stopped sharply. ]

— [ It is a complete mystery what caused the accident. ]

— [ We were just about to leave when she telephoned. ]

— [ The portrait looks exactly like the real thing. ]

 

— [ I saw her just the other day. ]

— [ He came in just as I was going out. ]

— [ That is exactly what I wanted to buy. ]

— [ Just as I went to go out, it began to rain. ]

— [ I need to find out exactly what went wrong. ]

 

— Tam o anda, telefonun çaldığını duydum.

— Onun tam olarak niyet ettiği oydu.

— Tam olmanı hayal ettiğim insan tipisin.

— Lütfen otobüs tam bir durağa gelinceye kadar oturmuş olarak kal.

— Benim sana tam güvenim var.

 

— Onun olduğu tam zamanı biliyorum.

— Onun söylediği tam olarak odur.

— Uçuş için tam zamanında vardım.

— Seyirci tam beş dakika alkışladı.

— Bu tam bir karmaşa ve benim sinirime dokunuyor.

 

— [ Just then, I heard the telephone ring. ]

— [ That was exactly what she intended. ]

— [ You’re just the kind of person I imagined you’d be. ]

— [ Please remain seated until the bus comes to a complete stop. ]

— [ I have absolute trust in you. ]

 

— [ I know the exact time when that happened. ]

— [ That’s exactly what he said. ]

— [ I was just in time for the flight. ]

— [ The audience applauded for a full five minutes. ]

— [ It’s a complete mess, and it’s getting on my nerves. ]

 

[ 114 ] ÜÇ

— Neredeyse üç.

— O zamandan beri üç yıl geçti.

— Soğuk hava üç hafta devam etti.

— Parti üç saat devam etti.

— Üç kızdan her biri bir ödül aldı.

 

— Masanın üç çekmecesi var.

— Üç kız kardeş çok benzer görünüyor.

— O kadar iyi bir kitap ki onu üç kez okudum.

— Jim son üç haftadır beni akşam yemeğine çıkarmak için çalışıyor.

— Jim haftada en az üç kez koşmaya gittiğini söylüyor.

 

— [ It is almost three. ]

— [ Three years have passed since then. ]

— [ The cold weather continued for three weeks. ]

— [ The party went on for three hours. ]

— [ Each of the three girls got a prize. ]

 

— [ The desk has three drawers. ]

— [ The three sisters look very much alike. ]

— [ That was so good a book that I read it three times. ]

— [ Jim has been trying to take me out to dinner for the last three weeks. ]

— [ Jim says he goes jogging at least three times a week. ]

 

— Ona üç gün önce işi bitirmiş olduğunu söyledin.

— Mike günde en az üç yüz dolar kazanır.

— Kaza meydana geldiğinde, o üç yıldır fabrikada çalışıyordu.

— Lucy üç gün önce beni görmeye geldi.

— John o üç yıl önceki adam değil.

 

— Jim günde üç mil koşmaya özen gösterir.

— Termometre sıfırın altında üç derece olarak okuyor.

— Ve onu üç günde tekrar kaldıracağım.

— Bir günde üç kez yemek yeriz.

— Parti üç saatten daha fazla sürdü.

 

— [ You told her that you had finished the work three days before. ]

— [ Mike earns no less than three hundred dollars a day. ]

— [ He had been working in the factory for three years when the accident occurred. ]

— [ Lucy came to see me three days ago. ]

— [ John is not the man he was three years ago. ]

 

— [ Jim makes a point of jogging three miles every day. ]

— [ The thermometer reads three degrees below zero. ]

— [ And I will raise it again in three days. ]

— [ We have three meals a day. ]

— [ The party lasted more than three hours. ]

 

— Bu ilacı günde üç kez alın.

— Üç yatak odalı bir evde yaşıyoruz.

— Üç içkiden sonra, adam kendinden geçti.

— Üç kişilik bir masa ayırtmak istiyorum.

— İş için en az üç yüz dolar gerekli idi.

 

— Üç yolcu daha otobüse bindi.

— İstasyon buradan yaklaşık üç mil.

— Şirket üç kez el değiştirdi.

— Gidecek üç sayfam daha var.

— Bana üç parça tebeşir ver.

 

— [ Take this medicine three times a day. ]

— [ We live in a three-bedroom house. ]

— [ After three drinks, the man passed out. ]

— [ I’d like to reserve a table for three. ]

— [ No less than three hundred dollars was needed for the work. ]

 

— [ Three more passengers got on the bus. ]

— [ The station is about three miles from here. ]

— [ The company has changed hands three times. ]

— [ I have three more pages to go. ]

— [ Give me three pieces of chalk. ]

 

[ 115 ] SON

— Bu akşam son derece soğuk.

— Hava bugün son derece soğuk.

— Son kez yaptığın aynı hatayı yaptın.

— Bob son treni kaçırdı ve bir taksiye binmek zorunda kaldı.

— Jim son üç haftadır beni akşam yemeğine çıkarmak için çalışıyor.

 

— Bu arada, son zamanlarda ondan haber aldın mı ?

— Böyle bir şey olacak son kişi olduğunuzu düşündüm.

— Bilim adamları AIDS’e son vermek için harıl harıl çalışıyorlar.

— Oğlumuzun son zamanlarda birden büyümesi bize sürpriz oldu.

— Son karşılaştığımızdan beri oldukça uzun zaman oldu.

 

— [ It’s awfully cold this evening. ]

— [ It’s awfully cold today. ]

— [ You made the same mistake as last time. ]

— [ Bob missed the last train and had to take a taxi. ]

— [ Jim has been trying to take me out to dinner for the last three weeks. ]

 

— [ By the way, have you heard from him lately? ]

— [ I thought you would be the last person to be such a thing. ]

— [ Scientists are working hard to put an end to AIDS. ]

— [ To our surprise, our son has suddenly shot up recently. ]

— [ It’s been quite ages since we last met. ]

 

— Son on yılda fiyatlar yüzde elli arttı.

— O zaman, tren son derece kalabalıktı.

— Acele et, yoksa son treni kaçıracaksın.

— Para onun istediği en son şeydir.

— Son beş yıldır fiyat artışımız yok.

 

— Dün gece, son trene güçlükle yetiştim.

— O, partide görmeyi beklediğim son kadındı.

— John son zamanlarda çok kilo aldı.

— Yarış son dakikaya kadar devam etti.

— Sana parayı ödünç vereceğim fakat unutma, bu son kez.

 

— [ Prices have risen by 50 percent during the past ten years. ]

— [ At that time, the train was terribly crowded. ]

— [ Hurry up, or you will be late for the last train. ]

— [ Money is the last thing he wants. ]

— [ We haven’t had a price increase in the last five years. ]

 

— [ Last night, I barely made the last train? ]

— [ She was the last woman that I expected to see at the party. ]

— [ John has put on a lot of weight recently. ]

— [ The race went down to the wire. ]

— [ I’ll lend you the money, but mind you, this is the last time. ]

 

— Son zamanlarda ondan haber almadım.

— Bunu görünce son derece şaşırmıştım.

— Burada görmeyi beklediğim son kişisin.

— İngiliz halkı genel olarak evcil hayvanlarına son derece düşkündür.

— Yakın gelecekte, AIDS’e son verebileceğiz.

 

— Son zamanlara kadar onun hakkında bir şey bilmiyordum.

— Gerçekten mi ? Onun evlenecek son kişi olduğunu düşünüyordum.

— Ben biraz daha erken çıksaydım, son treni yakalardım.

— Hava son derece sıcaktı, bu yüzden ceketimi çıkardım.

— Onu son kez gördüğümden beri Shelly gerçekten büyümüş.

 

— [ I have not heard from her recently. ]

— [ I was extremely surprised when I saw this. ]

— [ You are the last person I expected to see here. ]

— [ The British people in general are extremely fond of their pets. ]

— [ In the near future, we will be able to put an end to AIDS. ]

 

— [ I didn’t know about that until quite recently. ]

— [ Really? I thought she’d be the last person to get married. ]

— [ If I had left a little earlier, I would have caught the last train. ]

— [ It was extremely hot, so I took my coat off. ]

— [ Shelly’s really filled out since the last time I saw her. ]

 

[ 116 ] DEVAM

— Onu yapmaya devam et.

— Bir hafta boyunca yağmur yağmaya devam etti.

— Soğuk hava üç hafta devam etti.

— Yağmur bütün gün devam etti.

— Adam bir saat konuşmaya devam etti.

 

— Devam et.

— Devam et !

— Devam et.

— Bebek bütün gece ağlamaya devam etti.

— Gürültü birkaç saat devam etti.

 

— [ Stick to it! ]

— [ It kept raining for a week. ]

— [ The cold weather continued for three weeks. ]

— [ The rain continued all day. ]

— [ The man kept talking for an hour. ]

 

— [ Go ahead. ]

— [ Keep it up! ]

— [ Keep it up. ]

— [ The baby kept crying all night. ]

— [ The noise continued for several hours. ]

 

— Parti üç saat devam etti.

— O çocuk saatlerce ağlamaya devam etti.

— Tatil çok sıkıcı olmaya devam ediyor.

— Sürücü yüksek bir hızda devam etti.

— Çocuk bir süre durmaya devam etti.

 

— Ne söyleyeceğini bilmediği için, sessiz kalmaya devam etti.

— Proje şimdi devam ediyor.

— Bill saatlerce ağlamaya devam etti.

— Lütfen birkaç dakika oturmaya devam edin.

— Oyun hala devam ediyor mu ?

 

— [ The party went on for three hours. ]

— [ That kid kept crying for hours. ]

— [ The holiday continues to be very boring. ]

— [ The driver maintained a high speed. ]

— [ The boy kept standing for a while. ]

 

— [ Not knowing what to say, she remained silent. ]

— [ The project is now in progress. ]

— [ Bill kept on crying for hours. ]

— [ Please remain seated for a few minutes. ]

— [ Is the play still running? ]

 

— Sadece yürümeye devam edin.

— Devam edin ve konuşun.

— Lütfen oturmaya devam edin.

— Yangın kontrol altına alınmadan önce önce bir süre devam etti.

— Uzağa gitsen bile, telefon üzerinden birbirimizle temas kurmaya devam edelim.

 

— Devam edin ve istediğiniz bir şey ile başlayın.

— Ona ne sıklıkta söylersem söyleyeyim, o aynı hatayı yapmaya devam ediyor.

— Görüşmeler iki gün boyunca devam etti.

— Köpek bütün gece havlamaya devam etti.

— Bir kez başladın mı, devam etmelisin.

 

— [ Just keep on walking. ]

— [ Go ahead and talk. ]

— [ Please remain seated. ]

— [ The fire went on for some time before it was brought under control. ]

— [ Even if you go far away, let’s keep in touch with each other over the phone. ]

 

— [ Go ahead and start with anything you like. ]

— [ No matter how often I tell her, she keeps making the same mistake. ]

— [ The talks continued for two days. ]

— [ The dog kept barking all night. ]

— [ Once you begin, you must continue. ]

 

[ 117 ] ERKEN

— Niçin eve erken geldi ?

— Otobüs iki dakika erken geldi.

— İyi bir koltuk almak için yapmanız gereken tek şey, erken çıkmaktır.

— İyi bir koltuk almak amacıyla tiyatroya oldukça erken gittim.

— Ne kadar erken olursa, o kadar iyidir.

 

— Ne seni buraya bu kadar erken getirdi ?

— O günlerde ben daha erken yatmaya gittim.

— Toplantı her zamankinden daha erken sona erdi.

— Daha erken yazmadığım için lütfen beni affet.

— İyi bir koltuk almak için erken gidin.

 

— [ Why did she come home early? ]

— [ The bus was two minutes early. ]

— [ All that you have to do to get a good seat is to leave early. ]

— [ I went to the theater quite early with a view to getting a good seat. ]

— [ The sooner, the better. ]

 

— [ What made you come here so early? ]

— [ In those days, I went to bed earlier. ]

— [ The meeting ended earlier than usual. ]

— [ Please forgive me for not having written sooner. ]

— [ Go early in order to get a good seat. ]

 

— Buraya neden bu kadar erken geldin ?

— Kalkmak için vakit hâlâ çok erken.

— Bu kadar erken gelmene gerek yoktu.

— Keşke evden beş dakika erken çıksaydım.

— Niçin bu kadar erken kalktın ?

 

— Kalkmak için vakit çok erken.

— Erken kalkan erken yol alır.

— Biz erken başlamak için anlaştık.

— Erken gelmene ne mâni oldu ?

— Biz erken bir başlangıç yaptık.

 

— [ What did you come here so early for? ]

— [ It’s still too early to get up. ]

— [ You did not need to come so early. ]

— [ If only I had left home five minutes earlier. ]

— [ Why did you get up so early? ]

 

— [ It is too early to get up. ]

— [ The early bird catches the worm. ]

— [ We agreed to start early. ]

— [ What prevented you from coming earlier? ]

— [ We got an early start. ]

 

— Ben biraz daha erken çıksaydım, son treni yakalardım.

— Bill çok erken kalktı ve ilk treni yakaladı.

— Başım çok kötü ağrıyordu. Bu yüzden erken yattım.

— Bununla birlikte, birçok kişi erken emekliliği tercih ediyor.

— Çok daha erken söylemeliydin.

 

— Ben çok erken yatarım.

— Biraz daha erken kalkmalısın.

 

— [ If I had left a little earlier, I would have caught the last train. ]

— [ Bill got up so early that he caught the first train. ]

— [ I had a bad headache. That’s why I went to bed early. ]

— [ Nevertheless, many are choosing early retirement. ]

— [ You should have said so earlier. ]

 

— [ I go to bed very early. ]

— [ You must get up a little earlier. ]

 

[ 118 ] SIK

— O akıllı olabilir fakat sık sık dikkatsiz hatalar yapar.

— Bill sık sık parka gider.

— Bob sık sık sigarayı bırakmak için çalışır.

— Sık sık bu belirtilerin olur mu ?

— Akşam yemeği için sık sık balık yer misin ?

 

— Ben bir öğrenci iken, ona sık sık yazdım.

— Ben çok sık kayak yapmaya giderim.

— Fred, sık sık sınıfa geç geliyor.

— Biz sık sık balığı çiğ yedik.

— Bay Newman sık sık Japonya geliyor.

 

— [ He may be clever, but he often makes careless mistakes. ]

— [ Bill often goes to the park. ]

— [ Bob often tries to give up smoking. ]

— [ Do you have this symptom often? ]

— [ Do you often have fish for dinner? ]

 

— [ I often wrote to her when I was a student. ]

— [ I go skiing very often. ]

— [ Fred often comes late for class. ]

— [ We often eat fish raw. ]

— [ Mr Newman often comes to Japan. ]

 

— Yazın sık sık plajda yüzmeye giderim.

— Spenser’in annesi onun yaptığı her küçük hatayı sık sık irdeler.

— Öylesine bir şeyi bir kez çok sık yaparsın ve cezalandırılırsın.

— Ben sık sık onu görürüm.

— Sık sık dışarıda yer misin ?

 

— Balık tutmaya oldukça sık giderdim ama şimdi nadiren gidiyorum.

— Denize yakın yaşıyorum. Bu yüzden sık sık plaja giderim.

— Sık sık onunla otobüste konuşurum.

— Mümkün olduğunca sık sözlüğe bakın.

— Ben sık sık seninle tanıştığım yer hakkında düşünüyorum.

 

— [ I often go swimming at the beach in the summer. ]

— [ Spenser’s mother often scrutinizes him for every small mistake he makes. ]

— [ You do such a thing once too often and get punished. ]

— [ I often see him. ]

— [ Do you eat out often? ]

 

— [ I used to go fishing quite often, but now I rarely go. ]

— [ I live near the sea so I often get to go to the beach. ]

— [ I often talk to him on the bus. ]

— [ Refer to the dictionary as often as possible. ]

— [ I often think about the place where I met you. ]

 

— Peter ve ben sık sık sinemaya giderdik.

— Sık sık sinemaya giderim.

— Fikrini çok sık değiştirme.

— Salem’de iken, ben John ile sık sık tenis oynardım.

 

— Brian’ın kız arkadaşı sık sık onu lüks restoranlara götürmesi için yalvarır.

— Jack orada sık sık koşuya giderdi.

— Mary annesine daha sık yardım edeceğine söz verdi.

 

— [ Peter and I would often go to the movies. ]

— [ I often go to the movies. ]

— [ Don’t change your mind so often. ]

— [ When I was in Salem, I would often play tennis with John. ]

 

— [ Brian’s girlfriend often begs him to take her to luxurious restaurants. ]

— [ Jack would often go jogging there. ]

— [ Mary promised her mother that she would help her more often. ]

 

[ 119 ] KÜÇÜK

— O bisiklet senin için çok küçük.

— Bu şapka senin için çok küçük.

— Oda oynamak için çok fazla küçük.

— Masanın üstünde küçük bir fincan ve bir yumurta var.

— Küçük kız güzel bir kadın oldu.

 

— Her küçük parça yardım eder.

— Ne küçük bir dünya !

— En küçük bir fikrim yok.

— Ne demek istediğine dair en küçük bir fikrim yok.

— Biraz daha küçük olanı var mı ?

 

— [ That bicycle is too small for you. ]

— [ It is too small a hat for you. ]

— [ The room is too small to play in. ]

— [ There is a small teacup and an egg on the table. ]

— [ The little girl grew into a beautiful woman. ]

 

— [ Every little bit helps. ]

— [ What a small world! ]

— [ I don’t have the slightest idea. ]

— [ I haven’t the faintest idea what you mean. ]

— [ Do you have one a little smaller? ]

 

— Onların sadece küçük bir kızı vardı.

— Masa Meg için çok küçük.

— Buralarda küçük bir tapınak vardı.

— Küçük köpek kurtulmaya çalıştı.

— Sonra küçük kardeş yola çıktı, ve büyük geride kaldı.

 

— Ona en küçük bir rahatsızlık bile vermek istemiyorum.

— Gerçekten ucuz olan küçük mütevazi bir dükkan biliyorum.

— Ben o zaman sadece küçük bir çocuktum.

— Daha küçük bir boyutu olan var mı ?

— Yaşlı adam ona küçük bir bebek verdi.

 

— [ Only one little daughter did they have. ]

— [ The desk is too small for Meg. ]

— [ There used to be a small shrine around here. ]

— [ The small dog tried to get away. ]

— [ Then the younger brother set off, and the elder remained behind. ]

 

— [ I don’t want to put her to even a small inconvenience. ]

— [ I know a hole in the wall that’s really cheap. ]

— [ I was only a little child then. ]

— [ Do you have a smaller size? ]

— [ The old man gave her a small doll. ]

 

— Küçük kız ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Biz onu küçük kız kardeşinden ayırt edemeyiz.

— Küçük kızın ellerinde oyuncak bir bebek var.

— Küçük çocuk babasının kollarında kendini güvende hissetti.

— Ayakkabıların çok küçük olduğu için ayakların şişmiş.

 

— En küçük hata ölümcül bir felakete götürebilir.

— Bir sürü küçük kırmızı kuş her zaman ağaçlarda neşeyle şarkı söylüyor.

— Spenser’in annesi onun yaptığı her küçük hatayı sık sık irdeler.

— Kep benim için çok küçük.

 

— [ The little girl did nothing but cry. ]

— [ We cannot distinguish her from her younger sister. ]

— [ The little girl has a doll in her hands. ]

— [ The little boy felt secure in his father’s arms. ]

— [ Your feet are swollen because your shoes are too small. ]

 

— [ The slightest mistake may lead to a fatal disaster. ]

— [ Many little red birds always sing merrily in the trees. ]

— [ Spenser’s mother often scrutinizes him for every small mistake he makes. ]

— [ The cap is too small for me. ]

 

[ 120 ] IZIN

— O bir hafta izin aldı.

— Bir günlük izin alabilir miyim ?

— Ailemi ziyaret etmek için birkaç gün izin alabilir miyim ?

— Solgun görünüyorsun. Bir gün izin alsan iyi olur.

— Karanlıktan sonra onun dışarı çıkmasına izin verme.

 

— Bana kibar bir şekilde ona bir göz atmama izin verir misin ?

— Onu yapman için sana izin vereceğim.

— Şimdi gitmeme izin verir misiniz, lütfen ?

— Ona dışarı çıkmasına izin verir misiniz ?

— O onun yalnız gitmesine izin verdi.

 

— [ He took a week off. ]

— [ Do you mind if I take a day off? ]

— [ May I take a few days off to visit my family? ]

— [ You look pale. You’d better take a day off. ]

— [ Don’t let her go out after dark. ]

 

— [ Will you kindly let me have a look at it? ]

— [ I will give you permission to do it. ]

— [ Will you please let me go now? ]

— [ Could you let him out? ]

— [ She allowed him to go alone. ]

 

— Bir gün izin alabilir misin ?

— Oraya gitmeme izin verir misin ?

— Lütfen gitmeme izin verir misin ?

— Yarın benim izin günüm.

— Biraz izin verir misiniz ?

 

— Şartlar benim yurt dışına gitmeme izin vermedi.

— Onu yapmana izin vereceğimi hayal bile etmezdim.

— Lütfen o resimlere göz atmama izin verin.

— Onu görmeme izin ver.

— Sigaranı söndür. Burada sigara içmeye izin verilmez.

 

— [ Can you get a day off? ]

— [ Will you permit me to go there? ]

— [ Will you please let me go now? ]

— [ Tomorrow is my day off. ]

— [ Will you excuse me for just a moment? ]

 

— [ The circumstances did not allow me to go abroad. ]

— [ I wouldn’t dream of letting you do that. ]

— [ Please let me have a look at those pictures. ]

— [ Let me see that. ]

— [ Put out your cigarette. Smoking’s not permitted here. ]

 

— Onu yapmana izin veremem.

— Janet bana her zaman onun daktilosunu kullanmama izin verir.

— Rosie’ye saat on bire kadar yatmaması için izin verildi.

— Size bir içki ısmarlamama izin verin.

— Herhangi birinin ateşe yaklaşmasına izin vermeyin.

 

— Muhakeme gücümüzün hislerimiz tarafından gölgelenmesine izin verirsek her zaman yanlış a

— Bir şarkı söylememize izin verin.

— Yakında dışarı çıkmana izin verilecektir.

 

— [ I can’t allow you to do that. ]

— [ Janet always lets me use her typewriter. ]

— [ Rosie was allowed to stay up till eleven o’clock. ]

— [ Let me buy you a drink. ]

— [ Don’t let anyone come near the fire. ]

 

— [ If we let our reasoning power be overshadowed by our emotions, we would be barking up th ]

— [ Let us sing a song. ]

— [ You will be allowed to go out soon. ]

 

[ 121 ] SIZE

— Bu konuda karar vermek size kalmış.

— Ben size birkaç soru daha sorabilir miyim ?

— Size havaalanına kadar eşlik edebilir miyim ?

— Bu size kalmış.

— Ne yapacağına karar vermek size kalmış.

 

— Tamamen size kalmış.

— Size yardım edebilir miyim ?

— Bir kaleme ihtiyacınız varsa, size bir tane ödünç veririm.

— Elimden gelen her konuda size yardım edeceğim.

— O mavi elbise size çok iyi uyuyor.

 

— [ It’s up to you to decide the matter. ]

— [ May I ask you some more questions? ]

— [ May I accompany you to the airport? ]

— [ It is up to you. ]

— [ It is up to you to decide what to do. ]

 

— [ It’s all up to you. ]

— [ Can I help you? ]

— [ If you need a pen, I’ll lend you one. ]

— [ I will help you all I can. ]

— [ That blue dress suits you very well. ]

 

— CD’yi almak size on dolara mal olacak.

— Paraya ihtiyacınız olursa, size biraz ödünç veririm.

— Bu iş için başvuruda bulunmak size kalmış.

— Size mutlu bir yeni yıl diliyorum.

— Ben kısa sürede size tekrar yazacağım.

 

— Ben bu kitabı size ödünç vereceğim.

— Ben, istasyona giden yolu size göstereceğim.

— Ben size yardımcı olmaktan mutlu olurum.

— Size tekrar hizmet etmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

— Size verecek hoş bir hediyem var.

 

— [ It will cost you 10 dollars to buy the CD. ]

— [ If you need any money, I’ll lend you some. ]

— [ It is up to you to apply for the job. ]

— [ I wish you a Happy New Year. ]

— [ I will write you back soon. ]

 

— [ I’ll lend you this book. ]

— [ I’ll show you the way to the station. ]

— [ I will be glad to help you. ]

— [ We are looking forward to serving you again. ]

— [ I have a nice present to give you. ]

 

— Ben size bir içki ısmarlayabilir miyim ?

— Ben size seve seve yardımcı olacaktım, sadece şimdi çok meşgulüm.

— Ben bu parayı size vereceğim.

— Ben size bir hikaye anlatacağım.

— Konuyu size daha sonra açıklayacağım.

 

— Havaalanına kadar size eşlik edeceğim.

— Ben size onu göstermek istedim.

— Ben size memnuniyetle yardımcı olurum.

— Size biraz yardım edebileceğimi umuyorum.

— Size yardımcı olabilir miyim, madam ?

 

— [ Can I buy you a drink? ]

— [ I would gladly help you, only I am too busy now. ]

— [ I’ll give you this money. ]

— [ I’ll tell you a story. ]

— [ I’ll explain the matter to you later on. ]

 

— [ I’ll accompany you to the airport. ]

— [ I wanted to show it to you. ]

— [ I will gladly help you. ]

— [ I hope I can be of some help to you. ]

— [ May I help you ma’am? ]

 

[ 122 ] BIZE

— Birkaç şey bize müzik kadar çok zevk verir.

— Müzik bize çok zevk verir.

— Köpek koşarak bize doğru geldi.

— Koyun bize sürü verir.

— O zevk bize ait.

 

— Bazı ilaçlar bize zarar verir.

— Bu bize zarar verecek.

— Bize iyi ders vermesinin dışında Dünyada bir şey yok.

— Amcanız Bob, akşam yemeği için bize davet etti.

— Oğlumuzun son zamanlarda birden büyümesi bize sürpriz oldu.

 

— [ Few things give us as much pleasure as music. ]

— [ Music affords us much pleasure. ]

— [ The dog came running to us. ]

— [ Sheep provide us with wool. ]

— [ It’s our pleasure. ]

 

— [ Some medicine does us harm. ]

— [ It will do harm to us. ]

— [ There is nothing in the world but teaches us some good lesson. ]

— [ Uncle Bob invited us to have dinner. ]

— [ To our surprise, our son has suddenly shot up recently. ]

 

— Londra’ya varır varmaz bize iki satır yazmayı unutma.

— Bir banka bize faizle ödünç para verir.

— Kart oyunu için bize katılmak ister misiniz ?

— Tony, bize bir parça yararlı tavsiye verdi.

— Eğer zamanın olursa, lütfen bize uğra.

 

— Gelecek hakkında öğrenmek istiyorsan geçmişe bakmalısın diyorlar.Tarihin bize öğretecek

— Bir inek bize süt verir.

— Onun bize yardımcı olacağını umuyoruz.

— Pochi koşarak bize doğru geldi.

— Mary yarın bize yardımcı olacak.

 

— [ Be sure to drop us a line as soon as you get to London. ]

— [ A bank lends us money at interest. ]

— [ Would you like to join us for a game of cards? ]

— [ Tony gave us a piece of helpful advice. ]

— [ If you have time, please drop in on us. ]

 

— [ They say you should consult the past if you want to learn about the future. History has ]

— [ A cow gives us milk. ]

— [ We expect that he’ll help us. ]

— [ Pochi came running toward us. ]

— [ Mary is going to help us tomorrow. ]

 

— Ne yazık ki bize katılamazsın.

— Bay Kato bize İngilizce öğretiyor.

— O, Cumaya kadar kesin olarak bize kararını bildireceğini söyledi.

— Hikayeyi bize baştan sona anlat.

— Bay Hasimoto bize karşı adil.

 

— Yüzme için bize katılacak mısın ?

— İnekler bize süt verir.

— İnekler ihtiyacımız olan birçok şey bize verirler.

— Sürücü bize hangi otobüse binmemiz gerektiğini söyledi.

 

— [ It is a pity that you can’t join us. ]

— [ Mr Kato teaches us English. ]

— [ He said he would give us his decision for sure by Friday. ]

— [ Tell us the story from beginning to end. ]

— [ Mr. Hashimoto is fair to us. ]

 

— [ Will you join us for a swim? ]

— [ Cows give us milk. ]

— [ Cows supply us with many things we need. ]

— [ The driver told us which bus we should take. ]

 

[ 123 ] YEMEK

— Yemek için istediğin başka bir şey var mı ?

— Yemek istediğiniz başka bir şey var mı ?

— Şarap yemek yapabilir.

— Canım tatlı bir şey yemek istiyor.

— Hava o kadar sıcaktı ki onun canı dondurma yemek istedi.

 

— Öğle yemeği yemek için iyi bir yer biliyor musunuz ?

— Biz cuma günü bir yemek için dışarı çıkıyoruz.

— Doktor bana çok fazla yemek yemememi tavsiye etti.

— Ben ilk önce biraz pasta yemek istiyorum.

— Menünün içinde büyük bir çeşit yemek vardı.

 

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ Is there anything else you would like to eat? ]

— [ Wine can make the meal. ]

— [ I feel like eating something sweet. ]

— [ It was so hot that she felt like eating ice cream. ]

 

— [ Do you know a good place to have lunch? ]

— [ We’re going out for a meal on Friday. ]

— [ The doctor advised me not to eat too much. ]

— [ I want to eat some cake first. ]

— [ There was a great variety of dishes on the menu. ]

 

— Bir günde üç kez yemek yeriz.

— Yemek için tatlı bir şey istiyorum.

— Hava, yemek gibi insanların temel ihtiyaçlarındandır.

— Jack bizim için yemek pişirmekle meşgul.

— Pizza yemek için şehir merkezine gidiyoruz.

 

— Çok miktarda yemek artığı içeride kaldı.

— Emek yoksa yemek de yok.

— Tatlı bir şey yemek istiyorum.

— Balık yemek sağlığın için yararlıdır.

— Yemek yerken bir kitap okurum.

 

— [ We have three meals a day. ]

— [ I want something sweet to eat. ]

— [ Air, like food, is a basic human need. ]

— [ Jack is busy cooking for us. ]

— [ We are going downtown to eat pizza. ]

 

— [ Lots of leftovers remained inside. ]

— [ No pain, no gain. ]

— [ I feel like eating something sweet. ]

— [ Eating fish is good for your health. ]

— [ I read a book while eating. ]

 

— Yemek onun açlığını tatmin etti.

— Tuz, yemek pişirmek için gereklidir.

— Oturma odası yemek odasına bitişiktir.

— Ne yemek zorunda kalacaksın ?

— Ne yemek zorunda kaldın ?

 

— Öğünler arasında yemek yemek kötü bir alışkanlıktır.

— Yemek için hazır mısınız ?

— Eğer henüz yemek yediysen, yüzmesen iyi olur.

— Bir öğün yemek atlamak size zarar vermez.

 

— [ The meal satisfied his hunger. ]

— [ Salt is necessary for cooking. ]

— [ The living room adjoins the dining room. ]

— [ What will you have to eat? ]

— [ What did you have to eat? ]

 

— [ Eating between meals is a bad habit. ]

— [ Are you ready to eat? ]

— [ You’d better not swim if you’ve just eaten. ]

— [ It won’t hurt you to skip one meal. ]

 

[ 124 ] BURADA

— O niçin burada ?

— Burada onu yapan biri var, değil mi ?

— Seni burada görmek oldukça sürpriz oldu.

— Burada ne oldu ?

— Burada her şey yolunda mı ?

 

— Bu sandalyenin burada ne işi var ?

— Nancy, burada sizin için bir mektup var.

— O burada olsa, ne söyler ?

— Jack, burada değil.

— Sizin ayakkabılar burada.

 

— [ Why is he here? ]

— [ There’s somebody here who did it, isn’t there? ]

— [ It is quite a surprise to see you here. ]

— [ What happened here? ]

— [ Is everything OK here? ]

 

— [ What’s this chair doing here? ]

— [ Nancy, here’s a letter for you. ]

— [ If he were here, what would he say? ]

— [ Jack isn’t here. ]

— [ Your shoes are here. ]

 

— John’un burada hiç arkadaşı yok.

— Benim kitabımın burada ne işi var ?

— Burada olmanın vakti çoktan geldi.

— Burada eski bir tapınak vardı.

— Burada bir kilise vardı.

 

— Burada bir mağaza vardı.

— Burada bir yeşil alan vardı; şimdi bir süpermarket var.

— Eğer erkek kardeşim burada olsaydı, ne yapılacağını bilebilirdi.

— Ben burada bir yanlış anlama olduğunu düşünüyorum.

— Seni burada görmeyi çok az hayal ettim.

 

— [ John has no friends here. ]

— [ What’s my book doing here? ]

— [ It’s about time you got here! ]

— [ There used to be an old temple here. ]

— [ There used to be a church here. ]

 

— [ There used to be a store right here. ]

— [ There used to be a green field here; now there’s a supermarket. ]

— [ If my brother were here, he would know what to do. ]

— [ I think there has been some misunderstanding here. ]

— [ I little dreamed of seeing you here. ]

 

— O şimdi burada olsa, ona gerçeği söyleyebilirim.

— Onun niçin henüz burada olmadığını anlayamıyorum.

— John beş dakika içinde burada olacak.

— Burada ishal için biraz ilaç var.

— Böyle bir olay burada oldukça yaygındır.

 

— Burada sorunla ilgilenen hiç kimse yok.

— Sen burada olduğun sürece, ben kalacağım.

— Oraya gitmektense burada kalmayı tercih ederim.

— Sanırım burada kalsam daha iyi olur.

— Keşke şimdi Beth burada benimle olsa.

 

— [ If she were here now, I could tell her the truth. ]

— [ I cannot make out why he isn’t here yet. ]

— [ John will be here in five minutes. ]

— [ Here’s some medicine for diarrhea. ]

— [ Such an event is quite common here. ]

 

— [ There’s no one here who can deal with the problem. ]

— [ As long as you’re here, I’ll stay. ]

— [ I would rather stay here than go there. ]

— [ I think I’d better stay here. ]

— [ I wish Beth were here with me now. ]

 

[ 125 ] ALMAK

— O tam olarak almak istediğim şey.

— Bir şişe şarap almak için yeterli para var mı ?

— Onu almak için yeterli parası var.

— Böylesine pahalı bir araba almak söz konusu değil.

— Otobüs yolcuları almak için durdu.

 

— İyi bir koltuk almak için yapmanız gereken tek şey, erken çıkmaktır.

— Sonunda en iyisini satın almak her zaman daha ucuzdur.

— Jack’in yeni bir bisiklet satın almak için parası yok.

— İyi bir koltuk almak amacıyla tiyatroya oldukça erken gittim.

— Daha pahalı bir saat satın almak istiyorum.

 

— [ That is exactly what I wanted to buy. ]

— [ Is there enough money to get a bottle of wine? ]

— [ He has enough money to buy it. ]

— [ Buying such an expensive car is out of the question. ]

— [ The bus stopped to take up passengers. ]

 

— [ All that you have to do to get a good seat is to leave early. ]

— [ It’s always cheaper in the end to buy the best. ]

— [ Jack can’t afford to buy a new bicycle. ]

— [ I went to the theater quite early with a view to getting a good seat. ]

— [ I want to buy a more expensive watch. ]

 

— CD’yi almak size on dolara mal olacak.

— İyi bir koltuk almak için erken gidin.

— Neden bu kitabı satın almak istiyorsunuz ?

— Ev almak isteyenlerin sayısı oldukça fazla.

— Yakında sizden haber almak için sabırsızlanıyorum.

 

— Onu yapmak için, risk almak zorundasın.

— Resim eğitimi almak için Fransa’ya gidiyorum.

— Şirket 20 kişiyi işe almak istiyor.

— Bir gezi için vize almak istiyorum.

— Biraz yiyecek almak için dükkana girdik.

 

— [ It will cost you 10 dollars to buy the CD. ]

— [ Go early in order to get a good seat. ]

— [ Why do you want to buy this book? ]

— [ There are a great many people trying buy houses. ]

— [ I am looking forward to hearing from you soon. ]

 

— [ In order to do that, you have to take risks. ]

— [ I’m going to France to study painting. ]

— [ The company wants to employ 20 people. ]

— [ I want to get a sightseeing visa. ]

— [ We went into a shop to get some food. ]

 

— Beni otelden almak için rahatsız olmayın.

— Yeni bir bilgisayar almak zorundayım.

— Biraz peynir satın almak istiyorum.

— Bir Picasso satın almak istiyorum.

— Tatlı olarak kek almak istiyorum.

 

— Sizden haber almak için sabırsızlanıyorum.

— Sizden haber almak için sabırsızlanıyorum.

— Mac bir yabani at almak istediğinden beri, para biriktiriyor.

— Mac bir yabani at almak istediğinden beri, parasını biriktiriyor.

— Onları yurt dışından almak zorundayız.

 

— [ Don’t bother to pick me up at the hotel. ]

— [ I have to get a new computer. ]

— [ I would like to buy some cheese. ]

— [ I’d like to buy a Picasso. ]

— [ I’d like to have cake for dessert. ]

 

— [ I’m looking forward to hearing from you soon. ]

— [ I look forward to hearing from you soon. ]

— [ Since Mac wants to buy a new Mustang, he is saving money. ]

— [ Since Mac wants to buy a new Mustang, he is saving money. ]

— [ We have to buy them from abroad. ]

 

[ 126 ] GERÇEKTEN

— O, gerçekten, bir hata olabilir.

— O, gerçekten oldukça iyi bir hikaye.

— O gerçekten akıllı, değil mi ?

— O, gerçekten harika bir fikir.

— Bu konuda gerçekten bir fikrim yok.

 

— O gerçekten harika.

— O gerçekten benimki olabilir mi ?

— O gerçekten zeki, değil mi ?

— O gerçekten korkunç.

— O, gerçekten güzel bir gündü.

 

— [ It may, indeed, be a mistake. ]

— [ It is really quite a good story. ]

— [ She’s really smart, isn’t she? ]

— [ That’s really a great idea. ]

— [ I really don’t have an opinion about it. ]

 

— [ It is really wonderful. ]

— [ Can it really be mine? ]

— [ She’s really smart, isn’t she? ]

— [ It’s really horrible. ]

— [ It was a really beautiful day. ]

 

— Bill gerçekten çok fazla içer.

— O, gerçekten ilginç görünüyor.

— Olayları gerçekten oldukları gibi görmeye çalış.

— Gerçekten aç olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun ?

— Gerçekten çok genç ama yaşına göre çok tecrübeli.

 

— Gerçekten ucuz olan küçük mütevazi bir dükkan biliyorum.

— Noriko gerçekten güzel bir kişi, değil mi ?

— Ondan önce, gerçekten emin olsak iyi olur.

— Seni tekrar görmek gerçekten harika, Momoe.

— Geçen gün için sana hâlâ teşekkür etmedim. Bunu gerçekten takdir ediyorum.

 

— [ Bill really drinks like a fish. ]

— [ That sounds really interesting. ]

— [ Try to see things as they really are. ]

— [ Do you know what it is like to be really hungry? ]

— [ Indeed he is young, but he is well experienced for his age. ]

 

— [ I know a hole in the wall that’s really cheap. ]

— [ Noriko really is a nice person, isn’t she? ]

— [ Before that, we had better make sure of the fact. ]

— [ It’s really wonderful seeing you again, Momoe. ]

— [ I still haven’t thanked you for the other day. I really appreciate it. ]

 

— Eğer biri bu kitabın konusu ne diye sorarsa, gerçekten bilmiyorum.

— Gerçekten çok meraklısın, değil mi ?

— Senin gerçekten müzik kulağın var.

— Sen gerçekten sıkı bir işçisin.

— Onun söylediği beni gerçekten incitti.

 

— Ben, gerçekten ödeme için hazırım.

— Sen gerçekten beni rezil ettin.

— Gerçekten buraya ait olmadığımı hissediyorum.

— Gerçekten mi ? Onun evlenecek son kişi olduğunu düşünüyordum.

— Mike gerçekten kızkardeşinin başka bir şey olduğunu düşünüyordu.

 

— [ If anyone was to ask what the point of the story is, I really don’t know. ]

— [ You are really full of curiosity, aren’t you? ]

— [ You really have an ear for music. ]

— [ You’re really a hard worker. ]

— [ What he said really hurt me. ]

 

— [ I am quite ready for payment. ]

— [ You really made me lose face. ]

— [ I feel that I don’t really belong here. ]

— [ Really? I thought she’d be the last person to get married. ]

— [ Mike really thought your sister was something else. ]

 

[ 127 ] HAFTA

— Bill gelecek hafta geri gelecek.

— Bir hafta boyunca yağmur yağmaya devam etti.

— O bir hafta izin aldı.

— Soğuk hava üç hafta devam etti.

— Yaşlı adam geçen hafta öldü.

 

— Teklif geçen hafta ele alındı.

— Gelecek hafta yeni bir araba satın alacağız.

— Bob şimdi bir hafta boyunca yatakta hastadır.

— O adam gelecek hafta duruşmaya gidiyor.

— Bay Mitchel geri kalan parayı hafta sonuna kadar ödememi talep etti.

 

— [ Bill will return next week. ]

— [ It kept raining for a week. ]

— [ He took a week off. ]

— [ The cold weather continued for three weeks. ]

— [ The old man died last week. ]

 

— [ The proposal came up last week. ]

— [ We will purchase a new car next week. ]

— [ Bob has been sick in bed for a week now. ]

— [ That man is going on trial next week. ]

— [ Mr Mitchel demanded that I pay the rest of the money by the end of the week. ]

 

— Londra’da keyifli bir iki hafta geçirdim.

— Ben geçen hafta Çince öğrenmeye başladım.

— Bir hafta içinde işi bitireceğim.

— Hava bütün hafta boyunca güzeldi.

— Bir hafta içinde teslim edebiliriz.

 

— Biz bir hafta kalmayı planlıyoruz.

— Ben bir hafta için en ucuz arabanızı kiralamak istiyorum.

— Güzel bir hafta sonu geçirin.

— Yeni mağaza önümüzdeki hafta açılacak.

— Ben önümüzdeki hafta Avrupa’ya gidiyorum.

 

— [ I had an enjoyable two weeks in London. ]

— [ I started learning Chinese last week. ]

— [ I’ll finish the work in a week or less. ]

— [ The weather has been nice all week. ]

— [ We are able to deliver within a week. ]

 

— [ We plan to stay a week. ]

— [ I’d like to rent your most inexpensive car for a week. ]

— [ Have a nice weekend. ]

— [ The new store is going to open next week. ]

— [ I’m going to Europe next week. ]

 

— Komite iki hafta ara verdi.

— Jane geçen hafta bu kitabını bana ödünç verdi.

— Kötü bir soğuk algınlığı bu hafta çalışmamı engelledi.

— John geçen hafta kötü bir soğuk algınlığı geçirdi.

— Bu hafta çok çalıştın.

 

— Yağmur bir hafta sürdü.

— Bir hafta içinde sana CD’yi geri vereceğim.

— Evde bir hafta kaldım.

— Bilet bir hafta geçerlidir.

— Jimmy genellikle hafta sonları beni görmeye geliyor.

 

— [ The committee adjourned for two weeks. ]

— [ Jane lent me this book of hers last week. ]

— [ A bad cold has kept me from studying this week. ]

— [ John had a bad cold last week. ]

— [ You worked a lot this week. ]

 

— [ The rain lasted a week. ]

— [ I will give you back the CD in a week. ]

— [ I stayed home for a week. ]

— [ The ticket is valid for a week. ]

— [ Jimmy often comes to see me on weekends. ]

 

[ 128 ] HÂLÂ

— Orada hâlâ hiç şeker var mı ?

— Balık hâlâ canlı mı ?

— Hâlâ yapılacak çok şey var.

— Hâlâ yapılacak çok iş var.

— Yen dolar karşısında hâlâ düşük.

 

— Erkek kardeşlerin her ikisi de hâlâ hayatta.

— Oda servisi hâlâ mevcut mu ?

— Hâlâ çaya ihtiyacın var mı ?

— Hâlâ bir sürü zamanımız kaldı.

— On yıl önce satın aldığım evim hâlâ yeni görünüyor.

 

— [ Is there still any sugar? ]

— [ Is the fish still alive? ]

— [ There still remains much to be done. ]

— [ There still remains much to be done. ]

— [ The yen is still low against the dollar. ]

 

— [ Both brothers are still alive. ]

— [ Is room service still available? ]

— [ Do you still need tea? ]

— [ We still have plenty of time left. ]

— [ My house, which I bought ten years ago, still looks new. ]

 

— Ancak Japonya hâlâ diğer ülkeler tarafından yeterince anlaşılamamıştır, ve Japonlar, ayn

— Onun kendini niçin öldürdüğü hâlâ bir sır.

— O günlerde ben hâlâ bir öğrenciydim.

— Kalkmak için vakit hâlâ çok erken.

— Hâlâ onu tartışacak yeterli zamanımız var.

 

— Geçen gün için sana hâlâ teşekkür etmedim. Bunu gerçekten takdir ediyorum.

— Ona hâlâ sahip olup olmadığımı bilmiyorum.

— Yarım milyon çocuk Nijer’de hâlâ yetersiz beslenme ile karşı karşıyadır.

— Ben hâlâ ondan haber almadım.

— Ev ödevini hâlâ bitirmedin mi ?

 

— [ Yet Japan is still not sufficiently understood by other countries, and the Japanese, lik ]

— [ Why he killed himself is still a mystery. ]

— [ In those days, I was still a student. ]

— [ It’s still too early to get up. ]

— [ We still have enough time to discuss it. ]

 

— [ I still haven’t thanked you for the other day. I really appreciate it. ]

— [ I don’t know if I still have it. ]

— [ Half a million children still face malnutrition in Niger. ]

— [ I still haven’t heard from him. ]

— [ Have you finished your homework yet? ]

 

— Amcan hâlâ yurt dışında mı ?

— Sanırım onun karısını öldürme nedeni hâlâ bir sır.

— Hey, hiç param olmayabilir ama benim hâlâ bir gururum var.

— Eski saat hâlâ kullanımdadır.

— O adada hâlâ bazı vahşi kabileler var.

 

— Hâlâ yağmur yağıyor mu ?

— Luciano’nun arkasında topluluk olabilir fakat o hâlâ acemi bir çaylak.

— Merhaba ? Hâlâ burada mısın ?

— Bu yasa hâlâ yürürlüktedir.

— Olay anımızda hâlâ taze.

 

— [ Is your uncle still abroad? ]

— [ I think the reason that he killed his wife is still a mystery. ]

— [ Hey, I may have no money, but I still have my pride. ]

— [ The old clock is still in use. ]

— [ There are still some savage tribes on that island. ]

 

— [ Is it still raining? ]

— [ Luciano might have the crowd behind him, but he’s still wet behind the ears. ]

— [ Hello? Are you still here? ]

— [ The law is still in effect. ]

— [ The event is still fresh in our memory. ]

 

[ 129 ] HATA

— O, gerçekten, bir hata olabilir.

— O yaygın bir hata.

— Herkes zaman zaman hata yapar.

— Onunla ilgili hata yok.

— Böyle bir hata yapma.

 

— Herkes hata yapabilir.

— Bir uzman sürücü bile bir hata yapabilir.

— Uzman bir sürücü bile hata yapabilir.

— Kompozisyonunda çok az sayıda hata var.

— Bir hata bir insanın hayatına mâl olabilir.

 

— [ It may, indeed, be a mistake. ]

— [ It’s a common mistake. ]

— [ Everyone makes a mistake at times. ]

— [ There’s no mistake about it. ]

— [ Don’t make such a mistake. ]

 

— [ Anybody can make a mistake. ]

— [ Even an expert driver can make a mistake. ]

— [ Even an expert driver can make a mistake. ]

— [ There are few mistakes in your composition. ]

— [ One mistake will cost a person his life. ]

 

— Pek çok hata yaptın.

— İngilizce kompozisyonunda ne büyük bir hata yaptın !

— Bir hata var gibi görünüyor.

— Kompozisyonunda birkaç hata var.

— Hata yapma.

 

— Bir öğretmen hata yapan bir öğrenci ile asla alay etmemelidir.

— Sadece dikkatsiz bir hata şirkete milyonlarca dolara mal oldu.

— Eğer bir hata görürsen, öyleyse lütfen onu düzelt.

— Hiç hata yapmayan biri hiçbir şey yapmayan biridir.

— Tek bir hata, ve sen bir fiyaskosun.

 

— [ You have made many mistakes. ]

— [ What a big mistake you made in your English composition! ]

— [ There appears to have been a mistake. ]

— [ Your composition has a few mistakes. ]

— [ Don’t make a mistake. ]

 

— [ A teacher should never make fun of a pupil who makes a mistake. ]

— [ Only one careless mistake cost the company millions of dollars. ]

— [ If you see a mistake, then please correct it. ]

— [ He who makes no mistakes makes nothing. ]

— [ A single mistake, and you are a failure. ]

 

— Sanırım işi reddederek büyük bir hata yapıyor.

— Onun böylesine dikkatsiz bir hata yapması muhtemeldir.

— En küçük hata ölümcül bir felakete götürebilir.

— Öyle bir hata yapacak kadar aptaldım.

— Böyle bir hata yapacak kadar aptaldı.

 

— Böylesine bir hata yapmak onun dikkatsizliğiydi.

— Böylesine bir hata yapmak senin aptallığın.

— Ben bir yerde hata yapmış olmalıyım.

— Jack kompozisyonunda bir sürü hata yaptı.

— Aptalca bir hata yapmışsın gibi görünüyor.

 

— [ I think he’s making a big mistake by turning down the job. ]

— [ It is likely that he has made such a careless mistake. ]

— [ The slightest mistake may lead to a fatal disaster. ]

— [ I was stupid to make a mistake like that. ]

— [ She was stupid to make such a mistake. ]

 

— [ It was careless of him to make such a mistake. ]

— [ It is stupid of you to make such a mistake. ]

— [ I must have made a mistake somewhere. ]

— [ Jack made a lot of mistakes in his composition. ]

— [ It appears that you have made a foolish mistake. ]

 

[ 130 ] BEŞ

— Sadece on beş dakika.

— Saat tam beş.

— O, yaklaşık on beş dolara mal olacak.

— En az beş dolara mal olur.

— Otobüs her on beş dakikada hareket eder.

 

— Bir haftada beş İngilizce dersimiz var.

— Her on beş dakikada bir otobüs vardır.

— Dün gece beş yangın vardı.

— Otelde diğer beş misafir var.

— Oraya arabayla gitmek beş saatimi aldı.

 

— [ Only fifteen minutes. ]

— [ It is just five o’clock. ]

— [ It will cost around fifteen dollars. ]

— [ It will cost at least five dollars. ]

— [ The bus leaves every fifteen minutes. ]

 

— [ We have five English classes a week. ]

— [ There is a bus every fifteen minutes. ]

— [ There were five fires last night. ]

— [ There are five other guests at the hotel. ]

— [ It took me five hours to drive there. ]

 

— Kazada yaralanan on beş kişi vardı.

— Sorunun çözümü beş dakikamı aldı.

— Arabayla istasyondan amcamın evine varmak yaklaşık sadece beş dakika aldı.

— Yaz tatilinden önce gitmek için beş günümüz var.

— Kazada on beş kişi öldü ya da yaralandı.

 

— Uçak, her saat beş yüz kilometre hızla uçar.

— Otobüs durağı buradan beş dakikalık yürüyüş mesafesinde.

— Ev her beş yılda bir boyanır.

— John beş dakika içinde burada olacak.

— Son beş yıldır fiyat artışımız yok.

 

— [ There were fifteen persons injured in the accident. ]

— [ The solution of the problem took me five minutes. ]

— [ It took only about five minutes to get to my uncle’s house from the station by car. ]

— [ We have five days to go before the summer vacation. ]

— [ Fifteen people were killed or injured in the accident. ]

 

— [ The airplane flies at a speed of five hundred kilometers per hour. ]

— [ The bus stop is five minutes’ walk from here. ]

— [ The house gets painted every five years. ]

— [ John will be here in five minutes. ]

— [ We haven’t had a price increase in the last five years. ]

 

— Çanta için bana beş dolar ödediler.

— Sebebini bilmek istiyorsan, bu yıl beş araba kazasına neden olduğum içindir.

— Her biri beş dolara elmalar satarlar.

— Keşke evden beş dakika erken çıksaydım.

— Otobüs, beş dakika içinde ayrılacak.

 

— İstasyona gitmek beş dakika aldı.

— Nancy ve Jane beş buçukta eve gitmek zorunda kaldı.

— Seyirci tam beş dakika alkışladı.

— Fred’in evinin beş odası var.

— Çukur yaklaşık beş metre genişliğindedir.

 

— [ They charged me five dollars for the bag. ]

— [ If you want to know why, it’s because I caused five car accidents this year. ]

— [ They sell apples at five dollars each. ]

— [ If only I had left home five minutes earlier. ]

— [ The bus leaves in five minutes. ]

 

— [ It took five minutes to get to the station. ]

— [ Nancy and Jane had to go home at five thirty. ]

— [ The audience applauded for a full five minutes. ]

— [ Fred’s house has five rooms. ]

— [ The hole is about five feet across. ]

 

[ 131 ] OLMAK

— Birçok arkadaşa sahip olmak ne güzel.

— Kızgın olmak için iyi nedenin var.

— Nancy, bir köpeğe sahip olmak istiyor mu ?

— Mary’nin tatmin olmak için her türlü sebebi vardı.

— Bir yıl ya da benzer sürede İngilizceye hakim olmak imkansızdır.

 

— Bir aslanın kuyruğu olmaktansa bir köpeğin başı olmak daha iyidir.

— Niçin çok İngilizce çalışıyorsun ? İngilizce öğretmeni olmak için.

— Bu bir dizüstü bilgisayara sahip olmak pratiktir.

— Her şeyden önce sağlıklı olmak istiyorum.

— Bir şey olmak üzere olduğunu hissetti.

 

— [ It is nice to have a lot of friends. ]

— [ You have good reason to be angry. ]

— [ Does Nancy want to have a dog? ]

— [ Mary had every reason to be satisfied. ]

— [ It is impossible to master English in a year or so. ]

 

— [ Better to be the head of a dog than the tail of a lion. ]

— [ Why are you studying English so hard? To be an English teacher. ]

— [ It’s practical to have a laptop. ]

— [ Above all, I want to be healthy. ]

— [ He felt that something was about to happen. ]

 

— Niçin bir doktor olmak istiyorsun ?

— Ters bir şey olmak üzereydi.

— Bir aileye sahip olmak mükemmel.

— Mary bir öğretmen olmak istiyor.

— Niçin bir hemşire olmak istiyorsun ?

 

— Ben daha özgür olmak istiyorum.

— Eğer yurt dışına gidiyorsanız, bir pasaporta sahip olmak gereklidir.

— Zamanında olmak istiyorsan, 11:00 e kadar orada olmalısın.

— İlginç bir kişi olmak için aklınızı beslemek ve egzersiz yaptırmak zorundasınız.

— O doğru olmak zorundadır.

 

— [ Why do you want to be a doctor? ]

— [ Something wrong was about to happen. ]

— [ It’s great to have a family. ]

— [ Mary wants to become a teacher. ]

— [ Why do you want to be a nurse? ]

 

— [ I want to be more independent. ]

— [ If you are going abroad, it’s necessary to have a passport. ]

— [ If you want to be on time, you should be there by 11 o’clock. ]

— [ To be an interesting person you have to feed and exercise your mind. ]

— [ It has to be true. ]

 

— Zengin olmak ister misin ?

— Bir İngilizce öğretmeni olmak istememin nedeni odur.

— İngilizce öğretmeni olmak istiyorum.

— 21. yüzyılda eğitimli bir akla sahip olmak ne anlama geliyor ?

— İngilizceye hakim olmak istiyorum.

 

— İngilizceye hakim olmak zordur.

— İngilizceye hakim olmak zordur.

— Personelimiz size yardımcı olmak için isteklidir.

 

— [ Do you want to be rich? ]

— [ The reason is that I want to be an English teacher. ]

— [ I would like to be an English teacher. ]

— [ What does it mean to have an educated mind in the 21st century? ]

— [ I’d like to master English. ]

 

— [ To master English is hard. ]

— [ To master English is difficult. ]

— [ Our staff is eager to help you. ]

 

[ 132 ] DOLAYI

— Açlıktan ve yorgunluktan dolayı, köpek sonunda öldü.

— Sığır açlıktan dolayı öldü.

— Kötü havadan dolayı şehrin görülmeye değer yerlerini görme fikrinden vazgeçtim.

— Adil ve makul olmadığından dolayı önerinizi kabul edemem.

— Yağmurdan dolayı oyunu iptal etmek zorunda kaldık.

 

— O mezun olduğundan dolayı, daha ciddi olmalıdır.

— Fakir olduğundan dolayı bir insanı hor görmemeliyiz.

— Daha önce bana hiç yardım etmediğinden dolayı senin için riske girmeyeceğim.

— Otobüs kazadan dolayı bir saat ertelendi.

— Bugün hasta hissettiğimden dolayı seni göremem.

 

— [ With hunger and fatigue, the dog died at last. ]

— [ Because of the famine, the cattle starved to death. ]

— [ I gave up the idea of seeing the sights of the city because of the bad weather. ]

— [ I can’t agree to your proposal on the ground that it is not fair and reasonable. ]

— [ We had to call off the game because of rain. ]

 

— [ Now that he has graduated, he must become more serious. ]

— [ We should not despise a man because he is poor. ]

— [ I’m not going out on a limb for you because you never helped me before. ]

— [ The bus was delayed an hour by the accident. ]

— [ I can not see you today because I feel ill. ]

 

— Jack elli mil yürümekten dolayı yorgundu.

— Aceleyle yazıldığından dolayı, bu mektubun içinde çok hatası var.

— Sana söylediğim şeyden dolayı pişmanım.

— Şiddetli yağmurdan dolayı dışarı çıkamadı.

— Yağmur dan dolayı evde kaldım.

 

— Kötü havadan dolayı dışarı çıkamadım.

— Piknik yağmurdan dolayı iptal edildi.

— Yağmurdan dolayı piknik iptal edildi.

— Kıtlıktan dolayı sığır açlıktan öldü.

— Adam cinayetten dolayı hapse atıldı.

 

— [ Jack was tired from having walked fifty miles. ]

— [ Having been written in a hurry, this letter has many mistakes in it. ]

— [ I regret that I told you. ]

— [ He could not go out because of the heavy rain. ]

— [ I stayed home because of the rain. ]

 

— [ I couldn’t go out on account of the bad weather. ]

— [ The picnic was called off because of the rain. ]

— [ The picnic was called off because of rain. ]

— [ Because of the famine, the cattle starved to death. ]

— [ The man was imprisoned for murder. ]

 

— O adam küçük bir kızın öldürülmesinden dolayı yargılanıyor.

— Otobüsü kaçırma ihtimalinden dolayı gitmen daha iyi olur.

— Aşırı çalışma ve yetersiz yemeklerden dolayı, o hastalandı.

— Film yıldızı söylediği bütün düşüncesiz şeylerden dolayı hatasını kabul etmekte defalarc

— Oldukça farklı bir nedenden dolayı ona yazdım.

 

— Beyzbol maçını yağmurdan dolayı iptal etmek zorundaydık.

— Acil bir işten dolayı randevumu iptal ettim.

— Bazı sebeplerden dolayı geceleri daha canlı hissediyorum.

— Yağmurdan dolayı geç kaldım.

— Yağmurdan dolayı dışarı çıkamadım.

 

— [ That man is on trial for the murder of a little girl. ]

— [ You’d better get going in case you miss the bus. ]

— [ What with overwork and poor meals, she fell ill. ]

— [ The movie star ate crow many times because of all the thoughtless things she said. ]

— [ I wrote to him for quite another reason. ]

 

— [ We had to call off the baseball game because of the rain. ]

— [ I canceled my appointment because of urgent business. ]

— [ For some reason I feel more alive at night. ]

— [ I was late because of the rain. ]

— [ Because of rain, I could not go out. ]

 

[ 133 ] IÇINDE

— Sadece kısa bir yol, bu yüzden birkaç dakika içinde oraya yürüyebilirsiniz.

— Bir ya da iki gün içinde sana cevap vereceğim.

— Bir ya da iki gün içinde onu bitirebileceğim.

— O bir Japon kimonosunun içinde kesinlikle güzel görünüyor.

— Bir ya da iki gün içinde bitirebileceğim.

 

— Bir ya da iki gün içinde bitirilecek.

— Menünün içinde büyük bir çeşit yemek vardı.

— Pek çok insan amaçsızca hayatın içinde sürükleniyor.

— Her ne kadar sıkı denesen de onu bir gün içinde bitiremezsin.

— O, kısa süre içinde çok büyüdü.

 

— [ It’s only a short way, so you can walk there in a few minutes. ]

— [ I will give you an answer in a day or two. ]

— [ I’ll be able to finish it in a day or two. ]

— [ She certainly looks beautiful in a Japanese kimono. ]

— [ I’ll be able to finish in a day or two. ]

 

— [ It will be finished in a day or two. ]

— [ There was a great variety of dishes on the menu. ]

— [ Many people drift through life without a purpose. ]

— [ However hard you try, you can’t finish it in a day. ]

— [ He grew a lot in no time at all. ]

 

— Zaman içinde onu nasıl yapacağını öğreneceksin.

— John beş dakika içinde burada olacak.

— Adamın içinde yaşayabileceği bir evi yok.

— Köprü altı ay içinde inşa edilmeli.

— Jane bir yıl içinde pek çok şey yaşadı. Ben de.

 

— Binanın içinde gizli bir geçit bulduk.

— Hangi yoldan giderseniz gidin, yaklaşık on dakika içinde istasyona varabilirsiniz.

— Bir saat içinde geri döneceğim.

— Bir hafta içinde işi bitireceğim.

— Otobüs on dakika içinde gelecektir.

 

— [ You will learn how to do it in time. ]

— [ John will be here in five minutes. ]

— [ The man has no house to live in. ]

— [ The bridge must be built in six months. ]

— [ Jane experienced many things in a year. So did I. ]

 

— [ We found a secret passage into the building. ]

— [ Whichever way you may take, you can get to the station in about ten minutes. ]

— [ I’ll be back within an hour. ]

— [ I’ll finish the work in a week or less. ]

— [ The bus will arrive within ten minutes. ]

 

— Otobüs, beş dakika içinde ayrılacak.

— Bir hafta içinde teslim edebiliriz.

— Bina bir yıl içinde tamamlanacak.

— Aceleyle yazıldığından dolayı, bu mektubun içinde çok hatası var.

— Bir sürücü, arabanın içinde uyuyordu.

 

— Adam kalabalığın içinde gözden kayboldu.

— Bir yıl içinde iş ona 8000 dolar getiriyor.

— Eğitimin zorunlu karakteri çocukların içinde öğrenme arzusu geliştirmek için çeşitli şek

— Bir hafta içinde sana CD’yi geri vereceğim.

— O, açık görüş içinde.

 

— [ The bus leaves in five minutes. ]

— [ We are able to deliver within a week. ]

— [ The building will be completed in a year. ]

— [ Having been written in a hurry, this letter has many mistakes in it. ]

— [ A driver was sleeping in the car. ]

 

— [ The man was lost sight of in the crowd. ]

— [ The business brings him in 8000 dollars a year. ]

— [ The mandatory character of schooling is rarely analyzed in the multitude of works dedica ]

— [ I will give you back the CD in a week. ]

— [ It’s in plain sight. ]

 

[ 134 ] ÖDÜNÇ

— Ben senin kalemini ödünç alabilir ?

— Ben senin kalemini ödünç alabilir miyim ?

— Yazı yazacak bir şey ödünç alabilir miyim ?

— Arabanı ödünç alabilir miyim ?

— Bir kurşun kalem istiyorsan, sana bir tane ödünç veririm.

 

— Bir kaleme ihtiyacınız varsa, size bir tane ödünç veririm.

— Lütfen bana biraz para ödünç verir misin ?

— Bir banka bize faizle ödünç para verir.

— Okumak için bana bazı kitaplar ödünç ver.

— Paraya ihtiyacınız olursa, size biraz ödünç veririm.

 

— [ May I borrow your pen? ]

— [ Can I borrow your pen? ]

— [ Can I borrow something to write with? ]

— [ Would you mind if I borrowed your car? ]

— [ If you want a pencil, I’ll lend you one. ]

 

— [ If you need a pen, I’ll lend you one. ]

— [ Would you please lend me some money? ]

— [ A bank lends us money at interest. ]

— [ Lend me some books to read. ]

— [ If you need any money, I’ll lend you some. ]

 

— Ona ödünç para verecek kadar aptal değilim.

— Eğer istersen sana bir tane ödünç veririm.

— Sadece bu sefer sana ödünç para vereceğim.

— Ben bu kitabı size ödünç vereceğim.

— Öyle bir kişiye ödünç para vermemeliydin.

 

— Bana dolma kalemini ödünç verir misin ?

— Öyle bir insana ödünç para vermemeliydin.

— Ona ödünç para vermeyecek kadar mantıklıyım.

— Ona ödünç para vermeyecek kadar akıllıyım.

— Birkaç dakikalığına kaleminizi ödünç alabilir miyim ?

 

— [ I know better than to lend him money. ]

— [ I’ll lend you one if you like. ]

— [ I will lend you money just this once. ]

— [ I’ll lend you this book. ]

— [ You should not have lent the money to such a person. ]

 

— [ Would you mind lending me your pen? ]

— [ You should not have lent the money to such a person. ]

— [ I know better than to lend him money. ]

— [ I know better than to lend him money. ]

— [ Can I borrow your pen for a few minutes? ]

 

— Ben onu sana ödünç vereceğim.

— Sana parayı ödünç vereceğim fakat unutma, bu son kez.

— Bana kitabı ödünç verir misiniz ?

— Bir çantaya ihtiyacım var. Bir tane ödünç verir misin ?

— Lütfen arabanı bana ödünç ver.

 

— Arabanı bana ödünç verir misin ?

— Jane geçen hafta bu kitabını bana ödünç verdi.

— İhtiyacın olan her kitabı sana ödünç vereceğim.

— Bir kitap ödünç verdin.

 

— [ I’ll lend it to you. ]

— [ I’ll lend you the money, but mind you, this is the last time. ]

— [ Could you lend me the book? ]

— [ I need a bag. Will you lend me one? ]

— [ Please lend me your car. ]

 

— [ Would you mind lending me your car? ]

— [ Jane lent me this book of hers last week. ]

— [ I will lend you whatever book you need. ]

— [ You lent a book. ]

 

[ 135 ] ÖYLE

— Niçin öyle bir şey hakkında kızgın ?

— Birkaç kişi öyle düşünüyor.

— Çoğu insan, öyle düşünüyor.

— Herkes öyle düşünüyor.

— Hayatın pahasına niçin öyle aptalca bir şey yaptın ?

 

— Öyle şeyler söyleyecek kadar ileri gitmem.

— Yerinde olsam, öyle bir şey yapmam.

— Bana öyle geliyor ki tren geç kaldı.

— Bana seni öyle depresif yapan şeyi söyle.

— Öyle konuşma.

 

— [ Why is he angry about something like that? ]

— [ Few people think so. ]

— [ Most people think so. ]

— [ Everyone thinks so. ]

— [ Why did you do such a foolish thing at the risk of your life? ]

 

— [ I will not go to the length of saying such things. ]

— [ If I were you, I wouldn’t do a thing like that. ]

— [ It seems to me that the train is late. ]

— [ Tell me what makes you so depressed. ]

— [ Don’t talk like that. ]

 

— Öyle konuşma.

— Öyle söylemeye hakkın yok.

— Yerinde olsam, öyle yapmam.

— Sanırım öyle.

— Nasıl olur da gece öyle geç saatte bizi ziyaret edersin ?

 

— Bana öyle geliyor ki biz onu yanlış anlıyoruz.

— Ona öyle bir şey söylemen senin karakteristiğin değil.

— Öyle aptalca bir şeyi sana ne söyletti ?

— Öyle yapmaman için seni uyardım, değil mi ?

— Öyle bir şeyi satın almayı göze alamam.

 

— [ Don’t say that. ]

— [ You have no right to say so. ]

— [ If I were in your place, I would not do so. ]

— [ I suppose so. ]

— [ How come you call on us so late at night? ]

 

— [ It appears to me that we misunderstand him. ]

— [ It is not characteristic of you to say such a thing to her. ]

— [ What made you say such a stupid thing as that? ]

— [ I warned you not to do so, didn’t I? ]

— [ I cannot afford to buy such a thing. ]

 

— Onun niçin öyle yaptığı benim anlamamın ötesinde.

— Niçin ona öyle bir şey söyledin ?

— Ben asla öyle bir şey duymadım.

— Senin yaşında ben de öyle düşünürdüm.

— Öyle bir hata yapacak kadar aptaldım.

 

— Bana öyle geliyor ki sen haklısın.

— Ben öyle bir hayatı hayal edemiyorum.

— Öyle bir kişiye ödünç para vermemeliydin.

— Öyle bir insana ödünç para vermemeliydin.

— Bana öyle görünüyor ki seninki yanlış.

 

— [ Why he did it is beyond my comprehension. ]

— [ Why did you say such a thing to him? ]

— [ I never heard anything like that. ]

— [ At your age, I would think so, too. ]

— [ I was stupid to make a mistake like that. ]

 

— [ It appears to me that you are right. ]

— [ I can’t imagine such a life. ]

— [ You should not have lent the money to such a person. ]

— [ You should not have lent the money to such a person. ]

— [ It seems to me that you are wrong. ]

 

[ 136 ] TAMAMEN

— O tamamen yanlış.

— O tamamen başka bir hikaye.

— Bir ayda işi tamamen bitirmek imkansız.

— O tamamen sana kalmış.

— Tamamen kazara oldu.

 

— Tamamen size kalmış.

— Bütün gün boyunca çiftlikte çalıştığı için, o tamamen yorgundu.

— Tepeye kadar koştuktan sonra, ben tamamen nefes nefese kaldım.

— Lütfen otobüs tamamen duruncaya kadar oturmuş olarak kal.

— Senin sandalyen benimki ile tamamen aynı.

 

— [ That’s altogether wrong. ]

— [ It’s just another story. ]

— [ It is utterly impossible to finish the work within a month. ]

— [ It’s entirely up to you. ]

— [ It happened completely by accident. ]

 

— [ It’s all up to you. ]

— [ Having worked on the farm all day long, he was completely tired out. ]

— [ After running up the hill, I was completely out of breath. ]

— [ Please remain seated until the bus stops completely. ]

— [ Your chair is identical to mine. ]

 

— Ben gerçek bir balık değilim, ben sadece tamamen bir peluşum.

— O, tamamen asılsız bir söylenti.

— Ayı tamamen uysal ve ısırmaz.

— O tamamen zaman kaybı.

— Bu bağlamda, ben tamamen sizinle aynı fikirdeyim.

 

— İfade tamamen gerçek değil.

— Ben yemeği tamamen bitirmedim.

— Senin tahminin tamamen yanlış.

— O tamamen tedavi edilemez.

— Bavullardan biri tamamen boş.

 

— [ I’m not a real fish, I’m just a mere plushy. ]

— [ That’s a completely unfounded rumor. ]

— [ The bear is quite tame and doesn’t bite. ]

— [ It is a sheer waste of time. ]

— [ In that respect, I agree with you completely. ]

 

— [ The statement is not wholly true. ]

— [ I haven’t quite finished eating. ]

— [ Your guess is entirely off the mark. ]

— [ It cannot be completely cured. ]

— [ One of the suitcases is completely empty. ]

 

— Ben plana tamamen karşıyım.

— O, tamamen havaya bağlıdır.

— Fikriniz benimkinden tamamen farklı.

— Bill kardeşinden tamamen farklıdır.

— O, tamamen tozla kaplıydı.

 

— Çocuk tamamen ebeveynlerine bağımlıydı.

— Mary ve benim aynı trende olmamız, tamamen bir tesadüftü.

— Tamamen ona karşıyım.

— Ben tamamen katılıyorum.

— Ben tamamen unuttum.

 

— [ I’m dead against the plan. ]

— [ It all depends on the weather. ]

— [ Your idea differs entirely from mine. ]

— [ Bill is completely unlike his brother. ]

— [ It was all covered with dust. ]

 

— [ The boy is totally dependent on his parents. ]

— [ It was sheer coincidence that Mary and I were on the same train. ]

— [ I am completely against it. ]

— [ I agree completely. ]

— [ I’ve clean forgotten. ]

 

[ 137 ] MUTLU

— Çocuk mutlu oldu.

— Ne kadar boş vakit bulursa o kadar mutlu olur.

— George fakir, ama her zaman mutlu.

— Bu haber beni mutlu etti.

— Sen mutlu olduğun sürece umurumda değil.

 

— Haber onu mutlu etti.

— Çocuk ebeveynlerini mutlu etti.

— Hikayenin mutlu bir sonu vardı.

— Ona akıllı bir adam derseniz, o mutlu olabilir.

— O anda ne kadar mutlu olduğumu ifade edemem.

 

— [ The boy became happy. ]

— [ The more leisure he has, the happier he is. ]

— [ George is poor, but he’s always happy. ]

— [ The news made me happy. ]

— [ I don’t care as long as you are happy. ]

 

— [ The news made him happy. ]

— [ The boy made his parents happy. ]

— [ The story had a happy ending. ]

— [ If you call him a clever man, he may be happy. ]

— [ I can’t express how happy I was at that time. ]

 

— Habere ne kadar mutlu olduğumu ifade edemem.

— Kız arkadaşı kendisini aradığında Roy mutlu görünüyor.

— Size mutlu bir yeni yıl diliyorum.

— Ben size yardımcı olmaktan mutlu olurum.

— Hikaye mutlu bir şekilde sona erer.

 

— Görünüşe bakılırsa, onlar mutlu bir çift.

— Ben her zaman mutlu değildim.

— O mutlu ya da üzgün hissettiğinde hislerini ifade edebilir.

— Haberi duyduğuma çok mutlu oldum.

— Çift mutlu bir hayat sürdü.

 

— [ I cannot express how happy I was at the news. ]

— [ Roy looks happy when his girlfriend calls him. ]

— [ I wish you a Happy New Year. ]

— [ I will be glad to help you. ]

— [ The story ends happily. ]

 

— [ To all appearances, they are a happy couple. ]

— [ I wasn’t always happy. ]

— [ She can express her feelings when she feels happy or sad. ]

— [ I was very happy to hear the news. ]

— [ The couple led a happy life. ]

 

— Sana yardım etmekten mutlu olacağım.

— Biz asla düşündüğümüz kadar çok mutlu, nede mutsuz değiliz.

— O, onu duymaktan mutlu olurdu.

— Gülüşün beni hep mutlu ediyor.

— İki genç kız mutlu bir şekilde gülümsedi.

 

— Haber onu mutlu yaptı.

— Mutlu bir şarkı söyleyelim.

— Müzik yaşamımızı mutlu eder.

— Bob çok mutlu idi.

 

— [ I will be pleased to help you. ]

— [ We are never so happy nor so unhappy as we imagine. ]

— [ He would be glad to hear that. ]

— [ Your smile always makes me happy. ]

— [ The two young girls smiled happily. ]

 

— [ The news made her happy. ]

— [ Let’s sing a happy song. ]

— [ Music makes our life happy. ]

— [ Bob was very happy. ]

 

[ 138 ] ÜZERINDE

— Masanın üzerinde bir kitap var.

— Masanın üzerinde bir kedi var mı ?

— Masanın üzerinde bir elma var.

— Onun üzerinde adım var.

— Masanın üzerinde yiyecek vardır.

 

— Nehrin üzerinde bir köprü var.

— Buz üzerinde yürümek için yeteri kadar kalın.

— Masanın üzerinde bir çanta vardır.

— Nancy’nin kocası üzerinde bir etkisi var.

— Masanın üzerinde bir anahtar vardır.

 

— [ There is a book on the table. ]

— [ Is there a cat on the table? ]

— [ There is an apple on the table. ]

— [ It has my name on it. ]

— [ There is food on the desk. ]

 

— [ There is a bridge across the river. ]

— [ The ice is thick enough to walk on. ]

— [ There is a bag on the desk. ]

— [ Nancy has a hold on her husband. ]

— [ There is a key on the desk. ]

 

— Onun bir tepenin üzerinde yer alan evinin güzel bir manzarası var.

— Böyle dergilerin çocuklar üzerinde büyük bir etkisi var.

— Bu nesne su üzerinde yüzmek için yeterince hafif.

— Üzerinde düşünmem için bana birkaç gün daha ver.

— Bir at üzerinde para yatırmak akıllıca değil.

 

— Biz yeni bir proje üzerinde başladık.

— Dağın üzerinde bir sürü maymun var.

— Masanın üzerinde asılı bir lamba vardı.

— John tablo üzerinde hak iddia etti.

— Masanın üzerinde bir çiçek görüyorum.

 

— [ Situated on a hill, his house commands a fine view. ]

— [ Such magazines have a great influence on children. ]

— [ The substance is light enough to float on the water. ]

— [ Give me another couple of days to think it over. ]

— [ It is not wise to put your money on a horse. ]

 

— [ We began on a new project. ]

— [ There are many monkeys in the mountain. ]

— [ There was a lamp hanging above the table. ]

— [ John laid claim to the painting. ]

— [ I see a flower on the desk. ]

 

— Dünya nüfusu sorunu üzerinde tartıştık.

— Sendikanın muhafazakâr bir parti üzerinde baskın bir etkisi var.

— Masanın üzerinde bir fan vardır.

— Karım ve ben bir tatil planı üzerinde anlaştık.

— Roger buz üzerinde kaydı ve bacağını incitti.

 

— Onlar üzerinde her türlü avantaja sahibiz.

— Normanların İngiltere’yi istila etmesinin İngiliz dili üzerinde çok büyük etkisi olmuştu

— Tepenin üzerinde duran şu kuleye bak.

— Kendi ayakların üzerinde duracak kadar yetişkinsin.

— Sıranın üzerinde bir kitap duruyor.

 

— [ We debated on the question of world population. ]

— [ The union has a dominant influence on the conservative party. ]

— [ There is a fan on the desk. ]

— [ My wife and I agreed on a holiday plan. ]

— [ Roger slipped on the ice and hurt his leg. ]

 

— [ We have every advantage over them. ]

— [ The Normans’ conquest of England had a great effect on the English language. ]

— [ Look at that tower standing on the hill. ]

— [ You are old enough to stand on your own feet. ]

— [ A book is lying on the desk. ]

 

[ 139 ] KARAR

— Bu konuda karar vermek size kalmış.

— Kısa sürede karar vermeye çalış.

— Ne yapacağına karar vermek size kalmış.

— Adam karısı gelinceye kadar istasyonda beklemeye karar verdi.

— O, sigara içmeyi bırakmak için karar verdi.

 

— Sonunda onu polise teslim etmeye karar verdik.

— Nancy kendisi için hiçbir şeye karar veremez.

— Avrupa’ya gitmek yerine Amerika’ya gitmeye karar verdim.

— Ne yapılacağına gelince hiç kimse karar veremedi.

— Onun akıllıca bir karar olduğunu sanmıyorum.

 

— [ It’s up to you to decide the matter. ]

— [ Try to make up your mind soon. ]

— [ It is up to you to decide what to do. ]

— [ The man decided to wait at the station until his wife came. ]

— [ He made a resolve to stop smoking. ]

 

— [ We finally decided to give him over to the police. ]

— [ Nancy can’t decide anything for herself. ]

— [ Instead of going to Europe, I decided to go to America. ]

— [ Nobody could decide as to what to do. ]

— [ I don’t think that was a wise decision. ]

 

— Henüz ne yapacağına karar verdin mi ?

— Sen iyi bir karar verdin.

— Önce ne yapılacağına karar vermeliyiz.

— Sizi bizim şirketimiz için çalışmaya ne karar verdirdi ?

— İş için kimi seçeceğine karar vermek sana kalmış.

 

— Ben henüz karar vermedim.

— Ben tekrar bir köpek bulundurmamaya karar verdim.

— Henüz karar vermedin mi ?

— Oraya gitmeye karar verdim.

— Sue ve John uzun uzun düşündükten sonra yapmaya karar verdiler.

 

— [ Have you decided what to do yet? ]

— [ You made a good decision. ]

— [ We should determine what is to be done first. ]

— [ What has made you decide to work for our company? ]

— [ It rests with you to decide whom to choose for the job. ]

 

— [ I haven’t decided yet. ]

— [ I’ve decided not to keep a dog again. ]

— [ Haven’t you decided yet? ]

— [ I made up my mind to go there. ]

— [ Sue and John decided to take the plunge. ]

 

— Doktor, hangi ilacı vereceğine karar vermeden önce dikkatlice düşünür.

— Ben hangi yolu seçeceğime karar veremedim.

— Jack rezervasyonları iptal etmeye karar verdi.

— Ben, bildiği her şeyi avukata anlatmaya karar verdi.

— Hangi otoyola karar verirsen ver, arabalarla ve kamyonlarla dolu olacaktır.

 

— Ne zaman başlayacağımıza karar vermeliyiz.

— O konuda Anayasa Mahkemesi tarafından karar verildi.

 

— [ The doctor thinks carefully before deciding what medicine to give. ]

— [ I could not decide which way to choose. ]

— [ Jack decided to cancel the reservations. ]

— [ Ben decided to tell the lawyer everything he knew. ]

— [ Whichever highway you decide on, it will be crowded with cars and trucks. ]

 

— [ We must decide when to start. ]

— [ That matter was decided by the Supreme Court. ]

 

[ 140 ] ISTER

— Kim biraz sıcak çikolata ister ?

— Keman çalmak çok pratik ister.

— Bir yerde içki içmek için dışarı çıkmak ister misiniz ?

— Benimle birlikte bir film izlemeye gitmek ister misin ?

— Kart oyunu için bize katılmak ister misiniz ?

 

— Bir bardak daha bira ister misin ?

— Bir fincan çay daha ister misin ?

— Bir parça daha kek ister misiniz ?

— Yurt dışına seyahat etmek ister misiniz ?

— Bir içki içmeye gitmek ister misin ?

 

— [ Who wants some hot chocolate? ]

— [ Playing the violin requires much practice. ]

— [ Would you like to go out to have a drink somewhere? ]

— [ Would you like to go see a movie with me? ]

— [ Would you like to join us for a game of cards? ]

 

— [ Would you care for another glass of beer? ]

— [ Will you have another cup of tea? ]

— [ Would you like another piece of cake? ]

— [ Would you like to travel abroad? ]

— [ Would you like to go have a drink? ]

 

— Biraz daha sığır eti ister misiniz ?

— Bir şey içmek ister misin ?

— Bir elma daha ister misin ?

— Bir fincan süt ister misin ?

— Biraz daha kek ister misin ?

 

— Biraz daha pasta ister misin ?

— Yurt dışına gitmek ister misin ?

— Benimle dans etmek ister misin ?

— Biraz daha salata ister misin ?

— Biraz daha kurabiye ister misiniz ?

 

— [ Would you like some more beef? ]

— [ Would you like to drink anything? ]

— [ Would you like another apple? ]

— [ Would you like a cup of milk? ]

— [ Would you like some more cake? ]

 

— [ Will you have some more pie? ]

— [ Would you like to go abroad? ]

— [ Would you like to dance with me? ]

— [ Would you like some more salad? ]

— [ Would you care for more cookies? ]

 

— Bir mesaj bırakmak ister misiniz ?

— Biraz daha ister misiniz ?

— Bir sigara ister misin ?

— Bir içki ister misiniz ?

— Bir içki ister misin ?

 

— Zengin olmak ister misin ?

— Bir bardak daha meyve kokteyli ister misiniz ?

— Sinemaya gitmek ister misin ?

— Birlikte gelmek ister misin ?

— Biraz salata ister misin ?

 

— [ Would you like to leave a message? ]

— [ Would you like some more? ]

— [ How about a smoke? ]

— [ Want a drink? ]

— [ Would you care for a drink? ]

 

— [ Do you want to be rich? ]

— [ Do you want another glass of fruit punch? ]

— [ Would you like to go to a movie? ]

— [ Do you want to come along? ]

— [ Would you like some salad? ]

 

[ 141 ] BIRLIKTE

— Diğer bazı çocuklar birlikte geldi.

— Kız kardeşim yakında bizimle birlikte olacak.

— O çocuk ebeveynleri ile birlikte gitmek için ısrar etti.

— Aile, akşam yemeğini birlikte yedi.

— Benimle birlikte bir film izlemeye gitmek ister misin ?

 

— Elimizden gelenin en iyisini yapmak için birlikte çalışalım.

— Evet, bir dakika içerisinde seninle birlikte olacak.

— Arkadaşlarla birlikte bir bira içmek için gittim.

— Ben sizinle birlikte gitmek için hazırım.

— Balık ve kırmızı şarap birlikte gitmez.

 

— [ Some other boys came along. ]

— [ Our sister will be with us soon. ]

— [ That child insisted on going there with his parents. ]

— [ The family ate dinner together. ]

— [ Would you like to go see a movie with me? ]

 

— [ Let’s work together to do our best. ]

— [ Yes, she’ll be with you in a minute. ]

— [ I went to drink a beer with friends. ]

— [ I am ready to go with you. ]

— [ Fish and red wine don’t go together. ]

 

— Benimle birlikte dışarıda yemeğe ne dersin ?

— Sinemaya gidersen, kız kardeşini birlikte götür.

— Birlikte çalışarak, bütün evi çabucak temizlediler.

— Birlikte bütün kitapları topladık ve onları boş bir odaya koyduk.

— Onunla birlikte istasyona kadar gittim.

 

— Ben sizinle birlikte gitmek istiyorum.

— Genç çift birlikte iyi geçiniyor.

— Birlikte başlamak için buraya gelmemeliydin.

— Benden sonra hep birlikte okuyun.

— Seninle birlikte konsere gitmek istiyorum.

 

— [ How about eating out with me? ]

— [ If you go to the movies, take your sister with you. ]

— [ Working together, they cleaned the entire house in no time. ]

— [ We gathered all the books together and put them in the spare room. ]

— [ I rode with her as far as the station. ]

 

— [ I want to go with you. ]

— [ The young couple is getting along together. ]

— [ You shouldn’t have come here to begin with. ]

— [ Read after me all together. ]

— [ I would like to go to the concert with you. ]

 

— Öğrencilerin hepsi birlikte ayağa kalktı.

— Eğer istiyorsan bizimle birlikte gelebilirsin.

— Keşke seninle birlikte partiye gelebilsem.

— Bununla birlikte, birçok kişi erken emekliliği tercih ediyor.

— Geçen yıl yaptığımız gibi birlikte dışarı çıkabiliriz.

 

— Son olarak ailemle birlikte Disneyland’a gittiğimden beri uzun zaman oldu.

— Ben sizinle birlikte çalışabilirmiyim ?

— Birlikte gelmek ister misin ?

 

— [ All of the students stood up together. ]

— [ Come along with us if you like. ]

— [ I wish I could go to the party with you. ]

— [ Nevertheless, many are choosing early retirement. ]

— [ We could go out together like we did last year. ]

 

— [ It has been so long since I last went to Disneyland with my family. ]

— [ May I run with you? ]

— [ Do you want to come along? ]

 

[ 142 ] YAKIN

— Hangi yol en yakın ?

— En yakın banka nerede ?

— O, oldukça yakın zamanda oldu.

— Buraya yakın hiç sinema var mı ?

— En yakın kilise nerede ?

 

— En yakın mağaza nerede ?

— Kaç tane yakın arkadaşın var ?

— En yakın alışveriş merkezi nerede ?

— Bana yakın gel.

— En yakın müze nerede ?

 

— [ Which way is the nearest? ]

— [ Where is the nearest bank? ]

— [ It happened quite recently. ]

— [ Are there any movie theaters near here? ]

— [ Where’s the nearest church? ]

 

— [ Where’s the nearest department store? ]

— [ How many close friends do you have? ]

— [ Where’s the nearest shopping mall? ]

— [ Come closer to me. ]

— [ Where’s the nearest museum? ]

 

— Havaalanı çok yakın.

— En yakın kayıp eşya bürosu nerede ?

— Lütfen bir mum yakın.

— Yakın gelecekte bir enerji krizi olacak.

— En yakın American Express ofisi nerede ?

 

— En yakın otel servis telefonunun nerede olduğunu bana söyler misiniz ?

— Bir banka arıyorum. Buraya yakın bir tane var mı ?

— Ben en yakın American Express ofisinin telefon numarasını öğrenmek istiyorum.

— En yakın ev telefonunun nerede olduğunu bana söyler misin ?

— En yakın American Express ofisinin nerede olduğunu biliyor musunuz ?

 

— [ The airport is close at hand. ]

— [ Where is the nearest lost and found? ]

— [ Please light a candle. ]

— [ There will be an energy crisis in the near future. ]

— [ Where is nearest American Express office? ]

 

— [ Can you tell me where the nearest hotel service phone is? ]

— [ I’m looking for a bank. Is there one near here? ]

— [ I’d like to know the phone number of the nearest American Express office. ]

— [ Can you tell me where the nearest courtesy phone is? ]

— [ Do you know where the nearest American Express office is? ]

 

— Buraya yakın bir öğrenci yurdu var mı ?

— Ben yakın gelecekte bir ara sana uğrayacağım.

— Yakın gelecekte büyük bir deprem olacağı söyleniyor.

— Buraya yakın bir tuvalet var mı ?

— Kız bana karşı cana yakın.

 

— En yakın otobüs durağının nerede olduğunu bana söyler misiniz ?

— En yakın telefon kulübesi nerede ?

— Denize yakın yaşıyorum. Bu yüzden sık sık plaja giderim.

— Bana en yakın ankesörlü telefonun nerede olduğunu söyler misiniz ?

— En yakın sanat galerisi nerede ?

 

— [ Is there a youth hostel near here? ]

— [ I’ll drop in on you sometime in the near future. ]

— [ It is said that there will be a big earthquake in the near future. ]

— [ Is there a toilet near here? ]

— [ The girl is friendly to me. ]

 

— [ Can you tell me where the nearest bus stop is? ]

— [ Where is the nearest telephone box? ]

— [ I live near the sea so I often get to go to the beach. ]

— [ Can you tell me where the nearest pay phone is? ]

— [ Where’s the nearest art gallery? ]

 

[ 143 ] GÖRMEK

— Seni tekrar görmek güzel !

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni tekrar görmek güzel.

— Seni burada görmek oldukça sürpriz oldu.

— Bir öğrenci sizi görmek istiyor.

 

— Ara sıra beni görmek için gel.

— Açıkça görmek için çok karanlık.

— Ben kısa sürede sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Yakında seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Ne olursa olsun onu görmek istiyorum.

 

— [ Nice to see you again! ]

— [ It is nice to see you again. ]

— [ Nice to see you again. ]

— [ It is quite a surprise to see you here. ]

— [ A student wants to see you. ]

 

— [ Come and see me once in a while. ]

— [ It is too dark to see clearly. ]

— [ I’m looking forward to seeing you again soon. ]

— [ I look forward to seeing you again very soon. ]

— [ I want to see him no matter what. ]

 

— Seni tekrar görmek gerçekten harika, Momoe.

— Günün birinde seni tekrar görmek isterim.

— Jane çiçekleri görmek için heyecanlı olacak.

— Sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.

— Sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyoruz.

 

— Seni görmek için can atıyorum.

— Seni görmek için can atıyorum.

— Gelmek ve seni görmek istiyorum.

— Kısa zamanda doktoru görmek istiyorum.

— Beni görmek için biraz zaman bulup bulamayacağınızı merak ediyorum.

 

— [ It’s really wonderful seeing you again, Momoe. ]

— [ I would like to see you again sometime. ]

— [ Jane will be excited to see the flowers. ]

— [ I am looking forward to seeing you again. ]

— [ We’re looking forward to seeing you again. ]

 

— [ I am looking forward to seeing you. ]

— [ I’m anxious to see you. ]

— [ I would like to come and see you. ]

— [ I’d like to see the doctor soon. ]

— [ I wonder if you could find some time to see me. ]

 

— Ne tür yerleri görmek istiyorsun ?

— Neden yurtdışında öğrenim görmek istiyorsunuz ?

— O, Londra’da kalırken, o onu görmek için gitti.

— Hanako babası görmek için Hokkaido’dan tüm yolu geldi.

— Ben onu görmek istiyorum.

 

— Seni biraz görmek istiyorum.

— Seni tekrar görmek istiyorum.

— O çok utangaç. Sizi görmek istediğini söylüyor.

— Sizi görmek için sabırsızlanıyoruz.

 

— [ What kind of places would you like to see? ]

— [ Why do you want to study abroad? ]

— [ He went to see her while she stayed in London. ]

— [ Hanako came all the way from Hokkaido in order to see her father. ]

— [ I would like to see it. ]

 

— [ I want to see you for a moment. ]

— [ I want to see you again. ]

— [ He’s very shy. He says he wants to see you. ]

— [ We are looking forward to seeing you. ]

 

[ 144 ] ALABILIR

— Ben senin kalemini ödünç alabilir ?

— Çok az sayıda insan böylesine pahalı bir arabayı satın alabilir.

— Kitabı isteyen herkes onu alabilir.

— Ben biraz daha süt alabilir miyim ?

— Bir bardak daha bira alabilir miyim ?

 

— Bir bira daha alabilir miyim, lütfen ?

— Bir parça kek daha alabilir miyim ?

— Bir bardak beyaz şarap alabilir miyim ?

— Ben senin kalemini ödünç alabilir miyim ?

— Her şeyden önce, lütfen adınızı alabilir miyim.

 

— [ May I borrow your pen? ]

— [ Few people can buy such an expensive car. ]

— [ Whoever wants the book may have it. ]

— [ Can I have some more milk? ]

— [ Could I have another glass of beer? ]

 

— [ Could I get one more beer, please? ]

— [ May I have another piece of cake? ]

— [ Could I have a glass of white wine? ]

— [ Can I borrow your pen? ]

— [ First of all, may I have your name, please? ]

 

— Yiyecek bir şey alabilir miyim ?

— Biraz daha çay alabilir miyim ?

— Bir günlük izin alabilir miyim ?

— Bir yol haritası alabilir miyim, lütfen ?

— Şimdi anahtarı alabilir miyim, lütfen ?

 

— Ben bir ısırık alabilir miyim ?

— Ben bir mesaj alabilir miyim ?

— Yazı yazacak bir şey ödünç alabilir miyim ?

— Otobüste bir bilet alabilir miyim ?

— Bir duş alabilir miyim ?

 

— [ Can I have something to eat? ]

— [ Can I have some more tea? ]

— [ Do you mind if I take a day off? ]

— [ May I have a road map, please? ]

— [ Can I have the key now, please? ]

 

— [ Can I have a bite? ]

— [ May I take a message? ]

— [ Can I borrow something to write with? ]

— [ Can I buy a ticket on the bus? ]

— [ May I take a shower? ]

 

— Arabanı ödünç alabilir miyim ?

— Ailemi ziyaret etmek için birkaç gün izin alabilir miyim ?

— Ben sadece lensleri satın alabilir miyim ?

— İçecek sıcak bir şey alabilir miyim ?

— Susadım. Bir bardak su alabilir miyim ?

 

— Birkaç dakikalığına kaleminizi ödünç alabilir miyim ?

— Bir otobüs güzergahı haritası alabilir miyim ?

— Bir gün izin alabilir misin ?

— İçecek bir şey alabilir miyim ?

— İçecek bir şey alabilir miyim ?

 

— [ Would you mind if I borrowed your car? ]

— [ May I take a few days off to visit my family? ]

— [ Can I buy only the lenses? ]

— [ May I have something hot to drink? ]

— [ I’m thirsty. Can I have a glass of water? ]

 

— [ Can I borrow your pen for a few minutes? ]

— [ May I have a bus route map? ]

— [ Can you get a day off? ]

— [ Can I get you something to drink? ]

— [ May I have something to drink? ]

 

[ 145 ] TEK

— Bunu tek başına mı yaptın ?

— Bir metroya tek başına binmek tehlikeli mi ?

— Müsait olan tek oda bir çift kişilik.

— Bob, bizim sınıfta İspanyolca konuşabilen tek öğrenci.

— Gökyüzünde tek bir bulut yok.

 

— İyi bir koltuk almak için yapmanız gereken tek şey, erken çıkmaktır.

— Tek tekerlekli bir bisikletin sadece bir tekeri vardır.

— Tek bir hata, ve sen bir fiyaskosun.

— O günlerde, o, evde tek başına yaşıyordu.

— Adam tek başına rüzgar sörfü yapmaktan hoşlanıyor.

 

— [ Did you do this on your own? ]

— [ Is it dangerous to take a subway alone? ]

— [ The only room available is a double. ]

— [ Bob is the only student that can speak Spanish in our class. ]

— [ There isn’t a single cloud in the sky. ]

 

— [ All that you have to do to get a good seat is to leave early. ]

— [ A unicycle has only one wheel. ]

— [ A single mistake, and you are a failure. ]

— [ In those days, he lived in the house alone. ]

— [ The man is enjoying windsurfing alone. ]

 

— Bill genellikle tek başına oyuncakları ile oynar.

— Nancy tek başına yurt dışında yaşamayı istemiyordu.

— Tek yararlı cevaplar yeni soruları ortaya atandır.

— Sahip olduğum tek sorunun şu an evde kapalı kalmam olduğunu düşünüyorum.

— Tek gidiş bilet ücreti bir dolardır.

 

— Hesap yapmak herkesin önünde tatmin olmanın kabul edilebilir tek sosyal yoludur.

— Yapacağın tek şey onun tavsiyesini dinlemek.

— Yapmanız gereken tek şey kendinize bakmaktır.

— Meg kot pantolon giyen tek kızdı.

— O tek bir kelime söylemedi.

 

— [ Bill often plays with toys by himself. ]

— [ Nancy didn’t mind living abroad by herself. ]

— [ The only useful answers are those that raise new questions. ]

— [ I think the only problem I have now is being shut in at home. ]

— [ The fare is one dollar each way. ]

 

— [ Doing math is the only socially acceptable way to masturbate in public. ]

— [ All that you have to do is to follow his advice. ]

— [ All you have to do is to take care of yourself. ]

— [ Meg was the only girl that was wearing jeans. ]

— [ Not a single word did he say. ]

 

— Bizim için sürpriz oldu, o Brezilya’ya tek başına gitti.

— Yaşlı adam tek başına yaşıyor.

— Yaşlı adam tek başına yaşadı.

— Tek başına yaşamayı nasıl buluyorsun ?

— Tek başına yaşamayı nasıl buluyorsun ?

 

— Adada tek bir mağaza var.

— Tek kişilik banyolu ada, lütfen.

— Mevcut tek oda iki kişiliktir.

— Sevgi ile tek başına yaşayamazsın.

— Tek başıma seyahat etmeyi severim.

 

— [ To our surprise, she has gone to Brazil alone. ]

— [ The old man lives by himself. ]

— [ The old man lived by himself. ]

— [ How do you like lng on your own? ]

— [ How do you like living on your own? ]

 

— [ There’s only one store on the island. ]

— [ Single with bath, please. ]

— [ The only room available is a double. ]

— [ You cannot live by love alone. ]

— [ I like to travel by myself. ]

 

[ 146 ] TÜM

— Neredeyse tüm öğrenciler onu biliyor.

— Kapı tüm yıl boyunca kapalı.

— Tüm öğrenciler Amerikalı.

— Kız tüm sınıf arkadaşları tarafından alay edildi.

— Tüm yapmanız gereken, onun cevabını beklemek.

 

— Neredeyse tüm köpekler hayatta.

— Tüm otobüsler dolu.

— Ben tüm yaz tatili boyunca evden uzaktaydım.

— Bob tüm sınıf arkadaşları arasında popüler idi.

— Tüm yapmanız gereken bu cümleyi ezbere öğrenmek.

 

— [ Almost all the students know about it. ]

— [ The gate is closed all the year round. ]

— [ All the students come from the US. ]

— [ The girl was laughed at by all her classmates. ]

— [ All that you have to do is to wait for his reply. ]

 

— [ Almost all of the dogs are alive. ]

— [ All the buses are full. ]

— [ I was away from home all through the summer vacation. ]

— [ Bob was popular with all his classmates. ]

— [ All you have to do is to learn this sentence by heart. ]

 

— Tüm Yeni Yılın kartlarını şimdiden yazdın mı ?

— Neredeyse tüm erkek çocukları beyzbol oynayabilir.

— Jim, tüm gün çok tuhaf davrandı.

— Kompozisyonun tüm dil bilgisi hatalarından uzak.

— Öğretmen tüm öğrencileri değerlendirmek zorunda kaldı.

 

— Şirket tüm çalışanları için sağlık bakımı ve hayat sigortası avantajları sağlar.

— Yangın tüm binayı yakıp kül etti.

— Tüm gün sürekli yağmur yağdı.

— Jack tüm çocuklar tarafından güldürüldü.

— Tüm öğrenciler İngilizce öğrenimi görüyorlar.

 

— [ Have you written all the New Year’s cards already? ]

— [ Almost all boys can play baseball. ]

— [ Jim acted very strangely all day. ]

— [ Your composition is free from all grammatical mistakes. ]

— [ The teacher had to evaluate all the students. ]

 

— [ The company provides health care and life insurance benefits for all of its employees. ]

— [ The fire consumed the whole building. ]

— [ It rained continuously all day. ]

— [ Jack was laughed at by all the boys. ]

— [ All the students are studying English. ]

 

— Neredeyse tüm öğrenciler İngilizceden hoşlanıyor.

— Tüm üyeler toplantıda hazır bulundu.

— Bob, tüm sorulara cevap verebilir.

— Hanako babası görmek için Hokkaido’dan tüm yolu geldi.

— İhtiyacımız olan tüm parayı sağlamak için sana güveniyoruz.

 

— Yeni Zelanda’nın tüm nüfusu 3.410.000 olup, bunun yedide biri Maori halkıdır.

— Tüm gün şiddetli yağmur yağdı, bu zaman zarfında evde kaldım.

— Tüm öğrenciler partiye katıldı.

— Para tüm kötülüklerin anasıdır.

— Para tüm kötülüklerin köküdür.

 

— [ Almost all the students like English. ]

— [ All the members were present at the meeting. ]

— [ Bob can answer all the questions. ]

— [ Hanako came all the way from Hokkaido in order to see her father. ]

— [ We’re banking on you to provide all the money we need. ]

 

— [ The whole population of New Zealand is 3,410,000, and one seventh of it are the Maori pe ]

— [ It rained heavily all day, during which time I stayed indoors. ]

— [ All the students attended the party. ]

— [ Money is the root of all evil. ]

— [ Money is the root of all evil. ]

 

[ 147 ] KITAP

— O, bir İngilizce kitap değil mi ?

— Çok sayıda kitap var, değil mi ?

— Masanın üzerinde bir kitap var.

— Kitap nerede ?

— Masanın altında hiç kitap var mı ?

 

— Masanın üstünde kaç tane kitap var ?

— Masanın üstünde sadece bir kitap vardır.

— Masanın üstünde birkaç kitap vardır.

— Eğer ilginç bir kitap görürsen, lütfen bana al.

— O kadar iyi bir kitap ki onu üç kez okudum.

 

— [ Isn’t that an English book? ]

— [ There are many books, aren’t there? ]

— [ There is a book on the table. ]

— [ Where is the book? ]

— [ Are there any books under the desk? ]

 

— [ How many books are there on the table? ]

— [ There is only one book on the desk. ]

— [ There are several books on the desk. ]

— [ If you find an interesting book, please buy it for me. ]

— [ That was so good a book that I read it three times. ]

 

— Birkaç kitap var ama onlarda bazı baskı hataları var.

— Öğrenciler televizyon ve çizgi roman yüzünden, çok kitap okumazlar.

— Daha çok kitap okumak için kendime söz verdim.

— Bay Brown her zaman yanında bir kitap taşır.

— İlginç bir kitap görürsen lütfen onu bana al.

 

— Bu kitap niçin genç insanlar tarafından seviliyor ?

— Yaşlı kadın bana iki ilginç kitap verdi.

— O şimdiye kadar okuduğum en iyi kitap.

— Bob’ın odasında bir sürü kitap var.

— Herhangi bir kitap iş görür.

 

— [ There are a few books, but they have some misprints. ]

— [ Students don’t read many books because of TV and comics. ]

— [ I have promised myself to read more books. ]

— [ Mr Brown always carries a book with him. ]

— [ If you find an interesting book, please buy it for me. ]

 

— [ Why is this book loved by young people? ]

— [ The old woman gave me two interesting books. ]

— [ It’s the best book that I’ve ever read. ]

— [ Bob has a lot of books in his room. ]

— [ Any book will do. ]

 

— Sıranın üstünde bir kitap var.

— Masanın üstünde bir kitap görüyorum.

— Yemek yerken bir kitap okurum.

— Ben bu kitaba ikinci el kitap dükkanında rastladım.

— Kitap hakkında ne düşünüyorsun ?

 

— Bir kitap ödünç verdin.

— Hangi kitap daha iyidir ?

— Kitap kim tarafından yazıldı ?

— Bu kitap kolay okunur.

— John Japon tarihi üzerine bir kitap arıyor.

 

— [ There is a book on the desk. ]

— [ I see a book on the desk. ]

— [ I read a book while eating. ]

— [ I came across this book in a secondhand bookstore. ]

— [ What do you think about the book? ]

 

— [ You lent a book. ]

— [ Which book is better? ]

— [ Who was the book written by? ]

— [ This book is easy to read. ]

— [ John is looking for a book on Japanese history. ]

 

[ 148 ] EV

— Ev bizim için çok büyük, bunun da ötesinde o çok pahalı.

— Henüz ev ödevini yapmayı bitirdin mi ?

— Ev ödevini bitirdin mi ?

— Ev iki mil uzakta.

— Tepenin üstünde duran ev çok eski.

 

— Şimdiden ev ödevini bitirdin mi ?

— Ev ödevini teslim ettin mi ?

— Ev birkaç yüz yıl önce inşa edildi.

— Bütün ev ödevini yaptın mı ?

— Tepede bir ev var.

 

— [ The house is too big for us, and what is more, it is too expensive. ]

— [ Have you finished doing your homework yet? ]

— [ Have you finished your homework? ]

— [ The house is two miles off. ]

— [ The house which stands on the hill is very old. ]

 

— [ Have you finished your homework already? ]

— [ Have you handed in your homework? ]

— [ The house was built several hundred years ago. ]

— [ Have you done all your homework? ]

— [ There is a house on the hill. ]

 

— O ev güzel görünüyor.

— Ev satın alındı.

— Ev yangın tarafından tahrip edildi.

— Ev yanıp kül oldu.

— En yakın ev telefonunun nerede olduğunu bana söyler misin ?

 

— Zengin olsam, ben güzel bir ev satın alırım.

— Ev ödevini elinden geldiğince kısa sürede yaptır.

— Herhangi bir ev, hiç olmamasından daha iyidir.

— Ev her beş yılda bir boyanır.

— Ev almak isteyenlerin sayısı oldukça fazla.

 

— [ That house looks nice. ]

— [ The house has been bought. ]

— [ The house was destroyed by fire. ]

— [ The house was burned to the ground. ]

— [ Can you tell me where the nearest courtesy phone is? ]

 

— [ If I were rich, I would buy a fine house. ]

— [ Get your homework done as soon as you can. ]

— [ Any house is better than none. ]

— [ The house gets painted every five years. ]

— [ There are a great many people trying buy houses. ]

 

— Ev işine yardım etmek zorunda kaldım.

— Akşam yemeğinden önce ev ödevimi bitirmeliyim.

— Eski ev yanarak kül haline geldi.

— Televizyon seyrettikten sonra, ev ödevimi yapacağım.

— Bir ev, çimentodan yapılmış sağlam bir temel üstüne inşa edilmiştir.

 

— Ev gibi bir şey yoktur.

— Eski ev kötü bir şekildeydi.

 

— [ I had to help with the housework. ]

— [ I must finish my homework before dinner. ]

— [ The old house was burned to ashes. ]

— [ I’ll do my homework after I watch television. ]

— [ A house is built on top of a solid foundation of cement. ]

 

— [ There is nothing like home. ]

— [ The old house was in bad shape. ]

 

[ 149 ] BOYUNCA

— Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

— Kapı tüm yıl boyunca kapalı.

— Bir hafta boyunca yağmur yağmaya devam etti.

— Tatil boyunca orada kaldı.

— Bütün gün boyunca çiftlikte çalıştığı için, o tamamen yorgundu.

 

— Ben bir yıl boyunca sigara içmekten vazgeçtim.

— Ben tüm yaz tatili boyunca evden uzaktaydım.

— Bütün gün boyunca kuvvetli bir rüzgar esti.

— Bob şimdi bir hafta boyunca yatakta hastadır.

— O ülke II.Dünya Savaşı boyunca tarafsız kaldı.

 

— [ It was raining on and off all night long. ]

— [ The gate is closed all the year round. ]

— [ It kept raining for a week. ]

— [ He stayed there during the vacation. ]

— [ Having worked on the farm all day long, he was completely tired out. ]

 

— [ I gave up smoking for a year. ]

— [ I was away from home all through the summer vacation. ]

— [ A strong wind blew all day long. ]

— [ Bob has been sick in bed for a week now. ]

— [ That country remained neutral throughout World War II. ]

 

— Kim şarap, kadın ve şarkı sevmez; bütün hayatı boyunca aptal kalır.

— O cadde gün boyunca çok gürültülüydü.

— Görüşmeler iki gün boyunca devam etti.

— Amcamın cadde boyunca bir mağazası var.

— O gün boyunca İngilizce duyar.

 

— Ben bütün gece boyunca ağladım.

— Hava bütün hafta boyunca güzeldi.

— Birkaç saat boyunca bunu okuyorum.

— Bebek bütün gün boyunca uyuyordu.

— Biz yaz boyunca ülkede yaşarız.

 

— [ Who does not love wine, women and song; remains a fool his whole life long. ]

— [ That street was very noisy during the day. ]

— [ The talks continued for two days. ]

— [ My uncle has a store along the street. ]

— [ She hears English all through the day. ]

 

— [ I cried all night long. ]

— [ The weather has been nice all week. ]

— [ I have been reading this for a few hours. ]

— [ The baby was sleeping all day long. ]

— [ We live in the country during the summer. ]

 

— Hanako, dört yıl boyunca bir Amerikan kolejine devam etti.

— Otel kış boyunca kapalı kalır.

— Mary ve ben uzun yıllar boyunca birbirimizi tanıyoruz.

— Yağmur gece boyunca sürdü.

— Biz yol boyunca buluştuk.

 

— Ada yıl boyunca ılıktır.

— Ada kış boyunca buzla ve karla kaplıdır.

— Mary Japonya’da bütün hayatı boyunca bekar kaldı.

— Geçit töreninde bize katılacağınızı ve cadde boyunca yürüyüş yapacağınızı umuyoruz.

— Otobüs engebeli yol boyunca giderken takırdadı.

 

— [ Hanako has attended an American college for four years. ]

— [ The hotel remains closed during the winter. ]

— [ Mary and I have been acquainted with each other for many years. ]

— [ The rain lasted through the night. ]

— [ We met along the way. ]

 

— [ The island is warm all year. ]

— [ The island is covered with ice and snow during the winter. ]

— [ Mary remained single all her life in Japan. ]

— [ I hope you will join us in the parade and march along the street. ]

— [ The bus rattled as it drove along the bumpy road. ]

 

[ 150 ] YARIN

— Ne olursa olsun, yarın ameliyat olacak.

— O, yarın gelebilir.

— Yarın muhtemelen yağmur yağacak.

— Eğer yarın yağmur yağarsa oyun iptal edilecek.

— Toplantı yarın yapılacak.

 

— Yarın matematik dersimiz olacak.

— Ya bugün ya da yarın git bu hiç bir değişiklik yapmayacak.

— Laura için yapılan sürpriz parti bu gece değil, yarın gece.

— Yarın yağmur yağarsa, oraya araba ile gideriz.

— Yarın balık tutmaya gidersen, ben de giderim.

 

— [ For better or worse, she will have the operation tomorrow. ]

— [ He might come tomorrow. ]

— [ It is likely to rain tomorrow. ]

— [ The game will be called off if it rains tomorrow. ]

— [ The meeting will be held tomorrow. ]

 

— [ We will have a math class tomorrow. ]

— [ It will not make much difference whether you go today or tomorrow. ]

— [ The surprise party for Laura is not tonight, but tomorrow night. ]

— [ If it rains tomorrow, we will go there by car. ]

— [ If you go fishing tomorrow, I will, too. ]

 

— Yarın hava güzel olursa dışarı çıkacağım.

— John yarın bizi görmeye gelecek mi ?

— Öyleyse onun hakkında ona yarın soracağım.

— Yarın boş olup olmadığını bilmek istiyorum.

— Yağmur yağsa bile, yarın yüzmeye gideceğim.

 

— Eğer yarın yağmur yağarsa toplantıya gitmeyeceğim.

— Yarın hava güneşli olursa, pikniğe gideriz.

— Lütfen yarın onu geri getir.

— Ben sana parayı yarın vereceğim.

— Her durumda, yarın seni arayacağım.

 

— [ I will go out if it is fine tomorrow. ]

— [ Will John come to see us tomorrow? ]

— [ I will ask him about it tomorrow, then. ]

— [ I want to know if you will be free tomorrow. ]

— [ Even if it rains, I’ll go swimming tomorrow. ]

 

— [ If It rains tomorrow, I’m not going to the meeting. ]

— [ If it is sunny tomorrow, we will go on a picnic. ]

— [ Please bring it back tomorrow. ]

— [ I will give you the money tomorrow. ]

— [ In any case, I’ll call you tomorrow. ]

 

— Yarın yağmur yağarsa evde kalacağım.

— Yarın yağmur yağarsa evde kalalım.

— Mary yarın bize yardımcı olacak.

— Eğer yarın çok kar yağarsa, bir kardan adam yapalım.

— Yarın yağmur yağsa bile gideceğim.

 

— Korkarım ki yarın yağmur yağacak.

— TV’ye göre, yarın yağmur yağacak.

— Radyoya göre, yarın kar yağacak.

 

— [ If it rains tomorrow, I’ll stay at home. ]

— [ If it rains tomorrow, let’s stay home. ]

— [ Mary is going to help us tomorrow. ]

— [ If it snows much tomorrow, let’s make a snowman. ]

— [ I will go even if it rains tomorrow. ]

 

— [ I’m afraid it will rain tomorrow. ]

— [ According the TV, it will rain tomorrow. ]

— [ According to the radio, it will snow tomorrow. ]

 

[ 151 ] OKULA

— Okula gitme zamanı.

— Okula gitme zamanı.

— Okula gitmenin zamanı geldi de geçti bile, değil mi ?

— Çoğu öğrenci okula yürüyerek geliyor.

— Çocuk okula kabul edildi.

 

— Jim okula otobüsle gider.

— Okula git.

— Okula yürüyerek gitmek yarım saatimizi alıyor.

— Mike okula otobüsle gider.

— Mike otobüsle okula gider.

 

— [ It is time you went to school. ]

— [ It is time to go to school. ]

— [ It’s high time you left for school, isn’t it? ]

— [ Most students come to school on foot. ]

— [ The boy was admitted to the school. ]

 

— [ Jim goes to school by bus. ]

— [ Go to school. ]

— [ It takes us half an hour to walk to school. ]

— [ Mike goes to school by bus. ]

— [ Mike goes to school by bus. ]

 

— Şimdi aceleyle okula gidelim.

— Okula gitmektense evde kaldı.

— Okula geç kalma.

— John’un her zaman okula niçin geç kaldığını merak ediyorum.

— Okula geç kalan öğrencilerin sayısı beklediğimden çok daha azdı.

 

— Dün senin kadar ben de okula geç kaldım.

— Bill her zamanki gibi okula geç kalmıştı.

— Pazar günü okula gitmek zorunda değilsin.

— Derhal git, yoksa okula geç kalacaksın.

— Öğrencilerin bazıları araba ile okula gelirler.

 

— [ Now let’s hurry to school. ]

— [ Instead of going to school, he stayed at home. ]

— [ Don’t be late for school. ]

— [ I wonder why John is always late for school. ]

— [ The number of students who were late for school was much smaller than I had expected. ]

 

— [ I as well as you was late for school yesterday. ]

— [ Bill was late for school as usual. ]

— [ You don’t have to go to school on Sunday. ]

— [ Go at once, or you will be late for school. ]

— [ Some of the students come to school by car. ]

 

— John, bugün okula gitmek için yeteri kadar iyi değildir.

— Çocuk okula gidecek kadar yaşlıdır.

— Madem ki saat sekiz, Sanırım kısa zamanda okula gitmelisin.

— Steve Kate ile okula gider.

— Mary okula gitmek zorunda kaldı.

 

— Okula her zaman yürürüm.

— Okula giderken ona rastladım.

— Neredeyse okula gitme zamanıdır.

 

— [ John isn’t well enough to go to school today. ]

— [ The kid is old enough to go to school. ]

— [ Seeing that it is 8 o’clock, I think you should leave for school soon. ]

— [ Steve goes to school with Kate. ]

— [ Mary had to go to school. ]

 

— [ I always walk to school. ]

— [ I met her on my way to school. ]

— [ It’s about time to go to school. ]

 

[ 152 ] YER

— Çoğu Japon en az günde bir kez pirinç yer.

— Park edecek başka bir yer yok.

— Yer kesinlikle görülmeye değer.

— Kyoto’da ziyaret edilecek bir sürü yer var.

— Her yer kalabalık görünüyor.

 

— Eğer para kazanmak için buradaysan, Amerika bulunmak için hoş bir yer.

— Onun bir tepenin üzerinde yer alan evinin güzel bir manzarası var.

— Aile tartışmamız olduğunda,eşim genellikle benim değil ailesinin tarafında yer alır.

— Öğle yemeği yemek için iyi bir yer biliyor musunuz ?

— Bu ilçe yaşamak için güvenli bir yer değil artık.

 

— [ Most Japanese eat rice at least once a day. ]

— [ There isn’t anywhere else to park. ]

— [ The place is certainly worth seeing. ]

— [ There are many places to visit in Kyoto. ]

— [ Everywhere seems to be crowded. ]

 

— [ America is a lovely place to be, if you are here to earn money. ]

— [ Situated on a hill, his house commands a fine view. ]

— [ When we have a family argument, my husband always sides with his mother instead of me. ]

— [ Do you know a good place to have lunch? ]

— [ That district is no longer a safe place to live in. ]

 

— Akşam yemeği için sık sık balık yer misin ?

— Bill, yürüyüş için henüz bir yer seçtin mi ?

— Bir gün dünyayı daha iyi bir yer yapacağız.

— Sigara içebileceğim bir yer var mı ?

— Mike neredeyse her gece dışarda yer.

 

— Sigara içilmeyen bölümde bir yer istedim.

— Gece için ona yer verebiliriz.

— Sık sık dışarıda yer misin ?

— Mayuko kahvaltı için ekmek yer.

— Ada Japonya’nın batısında yer alır.

 

— [ Do you often have fish for dinner? ]

— [ Bill, did you take Spot for a walk yet? ]

— [ We will someday make the world a better place. ]

— [ Is there a place I can smoke? ]

— [ Mike eats out almost every night. ]

 

— [ I asked for a seat in the non-smoking section. ]

— [ We can accommodate him for the night. ]

— [ Do you eat out often? ]

— [ Mayuko eats bread for breakfast. ]

— [ The island lies to the west of Japan. ]

 

— Kaza bir kavşakta yer aldı.

— Tatlı için yer ayırmaya çalışıyorum.

— Ben sık sık seninle tanıştığım yer hakkında düşünüyorum.

— Ev gibi yer yoktur.

— Televizyon için yer açmalısın.

 

— Onu sınıfta yer misin ?

— Tablo çok yer kaplamaz.

— Üç yer ayırtmak istiyorum.

— Ordu savaş sırasında bir dizi görkemli eylemlerde yer aldı.

 

— [ The accident took place at a crossroads. ]

— [ I’m trying to save room for dessert. ]

— [ I often think about the place where I met you. ]

— [ There is no place like home. ]

— [ You must make room for the television. ]

 

— [ Do you eat it in the classroom? ]

— [ The table doesn’t take much room. ]

— [ I’d like to book three seats. ]

— [ The army was involved in a number of brilliant actions during the battle. ]

 

[ 153 ] DÜN

— Dün gece tuhaf bir şey oldu.

— Kaza dün sabah oldu.

— Dün gece beni aradın mı ?

— Dün gece beş yangın vardı.

— Dün gece bu şehirde bir yangın vardı.

 

— Dün gece dışarı çıktın mı ?

— Dün evin önünde bir trafik kazası vardı.

— Dün akşam eğlendin mi ?

— Dün toplantıya geç kalmış gibi görünüyor.

— Mike bu raketi dün aldı.

 

— [ A strange thing happened last night. ]

— [ The accident occurred yesterday morning. ]

— [ Did you call me up last night? ]

— [ There were five fires last night. ]

— [ There was a fire in this city last night. ]

 

— [ Did you go out last night? ]

— [ There was a traffic accident in front of the house yesterday. ]

— [ Did you enjoy yourself last evening? ]

— [ It seems that he was late for the meeting yesterday. ]

— [ It was yesterday that Mike bought this racket. ]

 

— Dün yangını duydun mu ?

— Benim evcil kedim dün öldü.

— Dün senin kadar ben de okula geç kaldım.

— Dün gece bebek ağlamaktan başka bir şey yapmadı.

— Dün gece çok iyi zaman geçirdik.

 

— Çünkü dün uzun bir süre çalıştım.

— Dün gece dünyanın sallandığını hissettin mi ?

— Dün gece, son trene güçlükle yetiştim.

— Dün akşam yemeği için misafirlerimiz vardı.

— Niçin dün gece beni aramadın.

 

— [ Did you hear about the fire yesterday? ]

— [ My pet cat died yesterday. ]

— [ I as well as you was late for school yesterday. ]

— [ The baby did nothing but cry all last night. ]

— [ We had a very good time last night. ]

 

— [ Because I studied for a long time yesterday. ]

— [ Did you feel the earth shake last night? ]

— [ Last night, I barely made the last train? ]

— [ We had guests for dinner yesterday. ]

— [ How come you didn’t call me last night? ]

 

— Dün gece neredeyse hiç uyuyamadım.

— Bizim araba dün gece bozuldu.

— Dün gece partiye niçin gelmedin ?

— Bill dün gece beni aradı.

— Jane’in bu raketi benim dün aldığımdan biraz daha ağır.

 

— Mike dün çok hızlı koştu.

— Dün onu kazara gördün mü ?

 

— [ I could hardly get a wink of sleep last night. ]

— [ Our car broke down last night. ]

— [ Why didn’t you show up at the party last night? ]

— [ Bill called me last night. ]

— [ This racket of Jane’s is a little heavier than the one which I bought yesterday. ]

 

— [ Mike ran very fast yesterday. ]

— [ Did you happen to see her yesterday? ]

 

[ 154 ] OLAN

— Hatalı olan benim.

— Biraz daha ucuz olan bir odanız var mı ?

— Müsait olan tek oda bir çift kişilik.

— Kazadan sorumlu olan benim.

— Parası olan konuşur.

 

— Mümkün olan kısa sürede bir randevu almaya çalışın.

— Gerçekten ucuz olan küçük mütevazi bir dükkan biliyorum.

— Daha küçük bir boyutu olan var mı ?

— Gerekli olan bir diğer şey bir sözlüktür.

— Bir fikri olan varsa lütfen elini kaldırsın.

 

— [ It is me that is wrong. ]

— [ Do you have a room that’s a little cheaper? ]

— [ The only room available is a double. ]

— [ It is I that am responsible for the accident. ]

— [ Money talks. ]

 

— [ Try to make an appointment as soon as possible. ]

— [ I know a hole in the wall that’s really cheap. ]

— [ Do you have a smaller size? ]

— [ Another thing that is required is a dictionary. ]

— [ Anyone with an opinion please raise their hand. ]

 

— Havaalanına kolay erişimi olan bir yerde kalalım.

— Bu onun ailesine olan aşkının derinliğini gösterir.

— Fakir, çok az şeye sahip olan değildir fakat çok isteyendir.

— Oyunda sadece bir piyon olan kişi çoğunlukla şirkette büyük konuşur.

— Önemli olan ne okuduğun değil onu nasıl okuduğundur.

 

— Yalnız olan herkes diğer insanlardan korktuğu için yalnızdır.

— İhtiyacımız olan tüm parayı sağlamak için sana güveniyoruz.

— Mike bizim müdürümüz olan Bay Ogaki’yi ziyaret etti.

— İhtiyacın olan her kitabı sana ödünç vereceğim.

— İnekler ihtiyacımız olan birçok şey bize verirler.

 

— [ Let’s stay somewhere with easy airport access. ]

— [ It shows the depth of his love for his family. ]

— [ Poor is not the one who has too little, but the one who wants too much. ]

— [ A person who is only a pawn in the game often talks big in company. ]

— [ It is not what you read but how you read it that counts. ]

 

— [ Every person who is alone is alone because they are afraid of others. ]

— [ We’re banking on you to provide all the money we need. ]

— [ Mike visited Mr Ogaki, who is our principal. ]

— [ I will lend you whatever book you need. ]

— [ Cows supply us with many things we need. ]

 

— Gözleri zayıf olan bir kişi uzağı göremez.

— Kazadan sorumlu olan sensin.

— Kazadan sorumlu olan odur.

— Savaşı gündelik gerçeklik yaparak, bu savaşa sebep olan politik görüştür.

— Böyle gülmene sebep olan şey nedir ?

 

— Bir dachshund uzun gövdesi ve kısa bacakları olan bir Alman köpeğidir.

— Pasaportta adı olan kişi kelimelerle tanımlandı.

 

— [ A person with weak eyes can’t see far. ]

— [ It is you that are responsible for the accident. ]

— [ It is he who is to blame for the accident. ]

— [ Because it is politics that has caused this war, making the war our everyday reality. ]

— [ What makes you laugh like that? ]

 

— [ A dachshund is a dog from Germany with a very long body and short legs. ]

— [ The person whose name was on the passport was described with words. ]

 

[ 155 ] HANGI

— Hangi yol en yakın ?

— Hangi araba bizim ?

— Hangi köpek sizin ?

— Kız kardeşin hangi sınıfta ?

— Hangi yol plaja gider ?

 

— Oyunu hangi takımın kazanacağı önemli değil.

— Hangi takımın kazanacağını bilmek zor.

— Hangi yolu belediye binasına gidiyor ?

— Hangi metro şehrin merkezine gider.

— Hangi belirtilerin var ?

 

— [ Which way is the nearest? ]

— [ Which car is ours? ]

— [ Which dog is yours? ]

— [ What grade is your sister in? ]

— [ Which way is the beach? ]

 

— [ It doesn’t matter which team wins the game. ]

— [ There is no knowing which team will win. ]

— [ Which way goes to the city hall? ]

— [ What subway goes to the center of town? ]

— [ What symptoms do you have? ]

 

— Hangi yolun en kısa olduğunu merak ediyorum.

— Hangi arabanın daha güzel olduğu söylemek zordur.

— Hangi yoldan gideceğini ona sorsan iyi olur.

— Hangi yöntemin daha iyi olduğunu henüz tartışmadık.

— Bana hangi yoldan gitmem gerektiğini söyler misiniz ?

 

— Bugün hangi gün olduğunu biliyor musun ?

— En çok hangi tür insanları seversin ?

— Ben hangi yoldan gideceğimi merak ediyorum.

— Hangi planın daha iyi olduğuna inanıyorsun ?

— Havalanından şehir merkezine hangi demir yolu hattını kullanacağımı bana söyle lütfen.

 

— [ I wonder which way is the shortest. ]

— [ It is hard to say which car is nicer. ]

— [ You had better ask him which way to take. ]

— [ We have not yet discussed which method is better. ]

— [ Could you tell me which way I should go? ]

 

— [ Do you know what day it is? ]

— [ What kind of people do you like best? ]

— [ I wonder which way to go. ]

— [ Which plan do you believe is better? ]

— [ Please tell me which railway line to use from the airport to downtown. ]

 

— Hangi yoldan gidersen git istasyona varabilirsin.

— Hangi yoldan gidersen git istasyona varırsın.

— Hangi trene bineceğimi kesin olarak bilmiyordum.

— Sürücü bana hangi yola gideceğimizi sordu.

— Hangi yoldan giderseniz gidin, yaklaşık on dakika içinde istasyona varabilirsiniz.

 

— İstasyona gitmek için hangi otobüse bineceğimi lütfen bana söyleyin.

— Hangi yoldan gideceğini biliyor musun ?

— En çok hangi çiçeği seversin ?

— Hangi yol futbol stadyumuna götürür ?

— Hangi kapıyı açacağını merak etti.

 

— [ Whichever way you may take, you can get to the station. ]

— [ Whichever way you go, you can get to the station. ]

— [ I didn’t know for certain which train to take. ]

— [ The driver asked me which way to go. ]

— [ Whichever way you may take, you can get to the station in about ten minutes. ]

 

— [ Please tell me which bus to take to get to the station. ]

— [ Do you know which way to take? ]

— [ What flower do you like best? ]

— [ Which highway leads to the football stadium? ]

— [ She wondered which door to open. ]

 

[ 156 ] KIM

— Kim var orada ?

— Başka kim partiye geldi ?

— Kim biraz sıcak çikolata ister ?

— Piyano çalan adam kim ?

— Partiye kim davet edildi ?

 

— Keman çalan adam kim ?

— Telefonu kim icat etti ?

— Kim daha ağırdır, Ben mi yoksa Mike mı ?

— Böylesine saçma bir hikayeyi sana kim anlattı ?

— Her kim çantayı bulursa onu buraya getirmelidir.

 

— [ Who’s there? ]

— [ Who else came to the party? ]

— [ Who wants some hot chocolate? ]

— [ Who is the man playing the piano? ]

— [ Who was invited to the party? ]

 

— [ Who is the man playing the violin? ]

— [ Who invented the telephone? ]

— [ Who is heavier, Ben or Mike? ]

— [ Whoever told you such a ridiculous story? ]

— [ Whoever finds the bag must bring it here. ]

 

— Kim şarap, kadın ve şarkı sevmez; bütün hayatı boyunca aptal kalır.

— Jack’in yanında oturan güzel kız kim ?

— Ben çalışmak için dışarı gitmene itiraz etmiyorum fakat çocuklara kim bakacak.

— Masanın diğer ucunda oturan adam kim ?

— Onun kim olduğunu biliyor musunuz ?

 

— Masanın diğer tarafındaki adam kim ?

— Sana İngilizce konuşmayı kim öğretiyor ?

— Partiye kim ev sahipliği yapacak ?

— Kim daha hızlı koşar, Judy mi yoksa Tony mi ?

— O beyzbol takımının menajeri kim ?

 

— [ Who does not love wine, women and song; remains a fool his whole life long. ]

— [ Who is the pretty girl sitting beside Jack? ]

— [ I don’t object to your going out to work, but who will look after the children? ]

— [ Who is the man sitting at the other end of the table? ]

— [ Do you know who he is? ]

 

— [ Who is the man at the other side of the table? ]

— [ Who teaches you English conversation? ]

— [ Who will host the party? ]

— [ Who runs faster, Judy or Tony? ]

— [ Who is the manager of that baseball team? ]

 

— Sen uzaktayken köpeğe kim baktı ?

— Sarı yağmurluk giyen kız kim ?

— Bu kitabı kim yazdı ?

— Bu kitabı kim yazdı ?

— Hata için kim suçlanacak ?

 

— Kitap kim tarafından yazıldı ?

— Bugün başka kim gitti ?

— Bu sorunu kim bilmiyor ? !

— Kapıyı kim açık bıraktı ?

— Sana kim Fransızca öğretiyor ?

 

— [ Who took care of the dog while you were away? ]

— [ Who’s the girl in a yellow raincoat? ]

— [ You wrote this book? ]

— [ Who wrote this book? ]

— [ Who is to blame for the failure? ]

 

— [ Who was the book written by? ]

— [ Who else is gone today? ]

— [ Who doesn’t know this problem?! ]

— [ Who left the door open? ]

— [ Who teaches you French? ]

 

[ 157 ] ILGILI

— O benim onunla ilgili fikrim değil.

— Onunla ilgili sorunun var mı ?

— Onunla ilgili hata yok.

— Bilim adamları gökyüzünün mavi olmasıyla ilgili birçok açıklama ileri sürmüştür.

— Lütfen onunla ilgili bir şey düşünmeyin.

 

— Lütfen onunla ilgili bir şey yap.

— Doktor kanseriyle ilgili onu tedavi etti.

— Daha makul bir öneri Emmet’in teorisi ile ilgili Leech’in sunduğudur.

— Onun ücret artışı ile ilgili ricasını neden geri çevirdin ?

— Konuyla ilgili daha sonra konuşacağız.

 

— [ That is not my idea of him. ]

— [ Do you have any trouble with that? ]

— [ There’s no mistake about it. ]

— [ Scientists have come up with many explanations for why the sky is blue. ]

— [ Please think nothing of it. ]

 

— [ Please do something about it. ]

— [ The doctor cured him of his cancer. ]

— [ A more plausible proposal is the one Leech presented in conjunction with Emmet’s theory. ]

— [ Why did you turn down his request for a pay rise? ]

— [ We will talk over the matter later. ]

 

— Onun nerede olduğuyla ilgili kabaca bir fikrim var.

— Bu konu ile ilgili düşüncelerini duymaya can atıyorum.

— Eski arkadaşım bana yazdı, yurt dışından dönüşü ile ilgili bilgi verdi.

— Onların Yeni Zelanda’dadaki tüneller ile ilgili çok sayıda sorunları olduklarını duydum.

— Bizim masumiyetinle ilgili belirli bir kanıtımız var.

 

— Sanırım ev ödevimle ilgili çalışmaya başlamak zorundayım.

— Darbeyle ilgili sadece ikinci el bilgiye sahibiz.

— Mektup onun ölümüyle ilgili onu bilgilendirdi.

— Maury Povich’e gelen insanlar genellikle sevgililerinin onları aldattıkları ile ilgili ö

— Doğru söyle bununla ilgili ne düşünüyorsun.

 

— [ I have a rough idea where it is. ]

— [ I look forward to hearing your thoughts on this matter. ]

— [ My old friend wrote to me, informing me of his return from abroad. ]

— [ I hear they have a lot of problems with the tunnels in New Zealand. ]

— [ We got a particular proof of your innocence. ]

 

— [ I think I have to begin working on my homework. ]

— [ We only have secondhand information of the coup. ]

— [ The letter informed her of his death. ]

— [ The people who come on the Maury Povich show often make pretentious claims about their l ]

— [ Tell me truly what you think about it. ]

 

— Adam suçla ilgili masum olduğunu söyledi.

— Kötü davranışınla ilgili ne hesap verebilirsin ?

— Oğlunuzla ilgili iyi bir fikrimiz vardı.

— Ben konuyla ilgili sana tavsiyede bulunacağım.

— Diktatörün tüm yardımcıları ile ilgili mutlak sadakatı vardı.

 

 

— [ The man said he was innocent of the crime. ]

— [ What account can you give of your misbehavior? ]

— [ We had a good opinion of your son. ]

— [ I will advise you on the matter. ]

— [ The dictator had the absolute loyalty of all his aides. ]

 

 

[ 158 ] IŞI

— O onun işi değil.

— Sonunda bir işi oldu.

— Bu sandalyenin burada ne işi var ?

— Biri şu işi yapacak.

— Bir ayda işi tamamen bitirmek imkansız.

 

— Onun işi yapma yeteneği var.

— Masa işi sevdiğim bir iş değil.

— Benim kitabımın burada ne işi var ?

— Herkesin işi bir gün ters gidebilir.

— Sanırım işi yapmak kolay olacak.

 

— [ That is no business of his. ]

— [ I finally got a job. ]

— [ What’s this chair doing here? ]

— [ Someone will do that job. ]

— [ It is utterly impossible to finish the work within a month. ]

 

— [ He has the ability to do the work. ]

— [ Desk work is just not my cup of tea. ]

— [ What’s my book doing here? ]

— [ Even the worthy Homer sometimes nods. ]

— [ I think it will be easy to do the job. ]

 

— Ona üç gün önce işi bitirmiş olduğunu söyledin.

— George işi babasının yaptığı gibi aynı şekilde yaptı.

— O, ne pahasına olursa olsun işi bitirmeye kararlıydı.

— Bir saatten daha az sürede işi bitirdim.

— En iyi şey işi senin yapman olurdu.

 

— Jim’in bir garson olarak bir işi var.

— Sanırım işi reddederek büyük bir hata yapıyor.

— George o zor işi almaya isteksizdir.

— John’un o kadar iyi bir işi niçin geri çevirdiğini anlayamıyorum.

— Bir hafta içinde işi bitireceğim.

 

— [ You told her that you had finished the work three days before. ]

— [ George did business in the same manner as his father did. ]

— [ He was determined to finish the work at any cost. ]

— [ I finished the work in less than an hour. ]

— [ The best thing would be for you to do the work yourself. ]

 

— [ Jim got a job as a waiter. ]

— [ I think he’s making a big mistake by turning down the job. ]

— [ George is reluctant to take on that difficult job. ]

— [ I can’t understand why John turned down a job as good as that. ]

— [ I’ll finish the work in a week or less. ]

 

— Sen dönmeden işi bitirmiş olacağım.

— Bu işi nasıl bırakabilirim ?

— Önce bu işi bitirmeliyim.

— Sam işi hakkında ciddi.

— Senin onayınla, işi ona teklif etmek istiyorum.

 

— Bir sürücünün işi göründüğü kadar kolay değildir.

— Bill’in işi otomobil satmaktır.

— Son teslim tarihinden önce işi bitirmelisin.

 

— [ I will have finished the work before you return. ]

— [ How can I quit this job? ]

— [ I must finish this work first. ]

— [ Sam is serious about his work. ]

— [ With your approval, I would like to offer him the job. ]

 

— [ The job of a driver is not as easy as it looks. ]

— [ Bill’s work is selling cars. ]

— [ You must get the job done before the deadline. ]

 

[ 159 ] BIRI

— Burada onu yapan biri var, değil mi ?

— Herhangi biri onu yapabilir.

— Herhangi biri bunu yapabilir.

— Biri şu işi yapacak.

— Biri kırmızı ve diğeri beyaz.

 

— Bu sözlüğü herhangi biri kullanabilir.

— Eski arkadaşlarımdan biri uzun süredir ilk defa beni ziyaret etti.

— Sizden biri onu yapabilir.

— Üç kızdan her biri bir ödül aldı.

— Bizden biri gitmek zorunda kalacak.

 

— [ There’s somebody here who did it, isn’t there? ]

— [ Anyone can do that. ]

— [ Anybody can do that. ]

— [ Someone will do that job. ]

— [ One is red and the other is white. ]

 

— [ Anyone can use this dictionary. ]

— [ An old friend of mine dropped in on me for the first time in ages. ]

— [ Any of you can do it. ]

— [ Each of the three girls got a prize. ]

— [ One of us will have to go. ]

 

— Sadece bunun başka biri için aynı olup olmadığını merak edebilirim.

— Hiç hata yapmayan biri hiçbir şey yapmayan biridir.

— Sizin sınıfta Percy adında biri var mı ?

— O genç aktör James Dean adında biri.

— Her biri beş dolara elmalar satarlar.

 

— Eğer biri bu kitabın konusu ne diye sorarsa, gerçekten bilmiyorum.

— Lütfen, biri bana yardım etsin.

— Bizim iki köpeğimiz var. Biri siyah ve diğeri beyaz.

— Biletlerin her biri yirmi yen.

— Bizim iki kedimiz var, biri beyaz, diğeri siyahtır.

 

— [ I can only wonder if this is the same for everyone else. ]

— [ He who makes no mistakes makes nothing. ]

— [ Is there a Percy in your class? ]

— [ That young actor is a James Dean. ]

— [ They sell apples at five dollars each. ]

 

— [ If anyone was to ask what the point of the story is, I really don’t know. ]

— [ I need somebody to help me. ]

— [ We have two dogs. One is black and the other is white. ]

— [ The tickets are 20 yen each. ]

— [ We have two cats; one is white, and the other is black. ]

 

— Yeni Zelanda’nın tüm nüfusu 3.410.000 olup, bunun yedide biri Maori halkıdır.

— Jim’den başka onu gören biri var mı ?

— Herhangi biri onu bilir.

— Bavullardan biri tamamen boş.

— Bu, hayatımın en iyi anılarından biri olacaktır.

 

— Biri çantamı aldı götürdü.

— Paris dünyanın en büyük şehirlerinden biri.

— Profesör ona öğrencilerinden biri gibi davrandı.

— Masayı taşımaya çalıştığımda karşıya çekerken bacaklarından biri kulak tırmalayıcı bir s

— Partide,onun politik rakiplerinden biri onu birçok misafirin önünde küçük düşürdü.

 

— [ The whole population of New Zealand is 3,410,000, and one seventh of it are the Maori pe ]

— [ Did anybody other than Jim see her? ]

— [ Anybody knows it. ]

— [ One of the suitcases is completely empty. ]

— [ This will be one of the best memories of my life. ]

 

— [ Somebody took away my bag. ]

— [ Paris is one of the largest cities in the world. ]

— [ The professor treated her as one of his students. ]

— [ When I tried to move the desk, one of its legs made a jarring sound as it scraped across ]

— [ At the party, one of his political opponents humiliated him in the presence of many gues ]

 

[ 160 ] EVDE

— Jim henüz evde değil.

— Evde çok fazla mobilya var.

— Bob altıda evde olacak.

— Okula gitmektense evde kaldı.

— O kadar soğuktu ki bütün gün evde kaldım.

 

— İnsanlar en çok evde oldukları zaman rahat eder.

— Eski bir evde yaşlı bir adam yaşardı.

— O günlerde, o, evde tek başına yaşıyordu.

— Yağmurlu bir günde en iyisi evde kalmaktır.

— Sahip olduğum tek sorunun şu an evde kapalı kalmam olduğunu düşünüyorum.

 

— [ Jim hasn’t been home yet. ]

— [ There is too much furniture in the house. ]

— [ Bob will be home at six. ]

— [ Instead of going to school, he stayed at home. ]

— [ It was so cold that I stayed at home all day. ]

 

— [ People feel most at ease when they are at home. ]

— [ There lived an old man in the old house. ]

— [ In those days, he lived in the house alone. ]

— [ The best bet on a rainy day is to remain indoors. ]

— [ I think the only problem I have now is being shut in at home. ]

 

— Evde kalmayı sinemaya gitmeye tercih ederim.

— Doktor onun evde kalmasını tavsiye etti.

— Dışarı gitmeyi evde kalmaya tercih ederim.

— Üç yatak odalı bir evde yaşıyoruz.

— Ahşap bir evde yaşamayı tercih ederim.

 

— Üzgünüm fakat o evde değil.

— Güzel haber evde bizi bekliyordu.

— Yarın yağmur yağarsa evde kalacağım.

— Yarın yağmur yağarsa evde kalalım.

— Yağmur yağdığı için evde kaldım.

 

— [ I would rather stay at home than go to the movies. ]

— [ The doctor advised that she stay at home. ]

— [ I prefer going out to staying at home. ]

— [ We live in a three-bedroom house. ]

— [ I’d rather live in a wooden house. ]

 

— [ I’m sorry, but he isn’t home. ]

— [ Good news was in store for us at home. ]

— [ If it rains tomorrow, I’ll stay at home. ]

— [ If it rains tomorrow, let’s stay home. ]

— [ I stayed indoors because it rained. ]

 

— Evde kaldılar, çünkü yağmur yağıyordu.

— İyi bir evde yaşamak istiyorum.

— Yağmur dan dolayı evde kaldım.

— John söylenildiği gibi evde kaldı.

— Jack, evde bir kedi ve bir papağan bakıyor.

 

— Ben sadece evde kalacağım.

— Bütün gün evde kalamazsın.

— Evde bir hafta kaldım.

— Tüm gün şiddetli yağmur yağdı, bu zaman zarfında evde kaldım.

 

— [ They stayed at home, because it rained. ]

— [ I’d like to live in a decent house. ]

— [ I stayed home because of the rain. ]

— [ John stayed at home as he was told. ]

— [ Jack keeps a cat and a parrot at home. ]

 

— [ I’m just going to stay home. ]

— [ You can’t stay in here all day. ]

— [ I stayed home for a week. ]

— [ It rained heavily all day, during which time I stayed indoors. ]

 

[ 161 ] DAKIKA

— Sadece on beş dakika.

— Bir dakika.

— Otobüs iki dakika erken geldi.

— Oraya yürümek sadece on dakika aldı.

— Otobüs on dakika geç kaldı.

 

— Tren on dakika geç kaldı.

— Tren yirmi dakika geç kaldı.

— Lütfen birkaç dakika oturmaya devam edin.

— Sadece kısa bir yol, bu yüzden birkaç dakika içinde oraya yürüyebilirsiniz.

— Arabayla istasyondan amcamın evine varmak yaklaşık sadece beş dakika aldı.

 

— [ Only fifteen minutes. ]

— [ Just a minute. ]

— [ The bus was two minutes early. ]

— [ It took only ten minutes to walk there. ]

— [ The bus arrived ten minutes behind time. ]

 

— [ The train was ten minutes behind time. ]

— [ The train is twenty minutes behind time. ]

— [ Please remain seated for a few minutes. ]

— [ It’s only a short way, so you can walk there in a few minutes. ]

— [ It took only about five minutes to get to my uncle’s house from the station by car. ]

 

— Birkaç dakika önce buraya koyduğum kitaba ne oldu ?

— Ben sadece bir dakika ile treni kaçırdım.

— Hava yoksa insan on dakika bile yaşayamaz.

— Evet, bir dakika içerisinde seninle birlikte olacak.

— Bana bir dakika yardım eder misin ?

 

— Bana birkaç dakika daha verebilir misin ?

— John beş dakika içinde burada olacak.

— Saatim ayda iki dakika ileri gider.

— Otobüsle istasyon yaklaşık on dakika sürer.

— Keşke evden beş dakika erken çıksaydım.

 

— [ What has become of the book I put here a few minutes ago? ]

— [ I missed the train by only one minute. ]

— [ If there were no air, man could not live even ten minutes. ]

— [ Yes, she’ll be with you in a minute. ]

— [ Will you help me for a minute? ]

 

— [ Could you give me a few more minutes? ]

— [ John will be here in five minutes. ]

— [ My watch gains two minutes a month. ]

— [ It’s about ten minutes to the station by bus. ]

— [ If only I had left home five minutes earlier. ]

 

— Hangi yoldan giderseniz gidin, yaklaşık on dakika içinde istasyona varabilirsiniz.

— Otobüs on dakika içinde gelecektir.

— Otobüs, beş dakika içinde ayrılacak.

— İstasyon buradan arabayla on dakika.

— Bir dakika içerisinde orada olacağım.

 

— Uçak on dakika önce kalktı.

— On dakika daha bekler misin ?

— İstasyona gitmek beş dakika aldı.

— Seyirci tam beş dakika alkışladı.

— Saatiniz on dakika geri.

 

— [ Whichever way you may take, you can get to the station in about ten minutes. ]

— [ The bus will arrive within ten minutes. ]

— [ The bus leaves in five minutes. ]

— [ The station is a ten minute drive from here. ]

— [ I’ll be there in a minute. ]

 

— [ The airplane took off ten minutes ago. ]

— [ Would you mind waiting another ten minutes? ]

— [ It took five minutes to get to the station. ]

— [ The audience applauded for a full five minutes. ]

— [ Your watch is ten minutes slow. ]

 

[ 162 ] BAZI

— Diğer bazı çocuklar birlikte geldi.

— Bazı erkek çocukları sınıfa geldi.

— Bazı ilaçlar bize zarar verir.

— Sınıfta bazı öğrenciler vardı.

— Masanın üstünde bazı kitaplar vardır.

 

— Bahçede bazı güzel çiçekler var.

— Orada bazı çiçekler vardı.

— Bazı elmalar ağaçtan düştü.

— Birkaç kitap var ama onlarda bazı baskı hataları var.

— Bazı insanlar başarıyı çok para kazanma olarak tanımlarlar.

 

— [ Some other boys came along. ]

— [ Some boys came into the classroom. ]

— [ Some medicine does us harm. ]

— [ There were some students in the classroom. ]

— [ There are some books on the desk. ]

 

— [ There are some pretty flowers in the garden. ]

— [ There were some flowers there. ]

— [ Some apples fell down from the tree. ]

— [ There are a few books, but they have some misprints. ]

— [ Some people identify success with having much money. ]

 

— Okumak için bana bazı kitaplar ödünç ver.

— Bazı insanlar sporları sever, ve diğerleri sevmez.

— Senin için bazı iyi haberlerim var.

— Bazı kitaplar tekrar tekrar okunmaya değer.

— Hayvanat bahçesinde bazı garip hayvanlar var.

 

— Acele etme, yoksa bazı hatalar yapabilirsin.

— Bazı delikanlılar tenis oynar diğerleri futbol.

— Onun hakkında bazı şüphelerim var.

— Masanın üstünde bazı portakallar var.

— Bazı insanları memnun etmek zordur.

 

— [ Lend me some books to read. ]

— [ Some people like sports, and others don’t. ]

— [ I have some good news for you. ]

— [ Some books are worth reading over and over again. ]

— [ There are some strange animals in the zoo. ]

 

— [ Take your time, or you may make some mistakes. ]

— [ Some boys play tennis and others play soccer. ]

— [ I have some doubts about it. ]

— [ There are some oranges on the table. ]

— [ Some people are difficult to please. ]

 

— Bazı insanlar Japonya’nın her şeyde 1 numara olduğuna inanıyor.

— Bazı botlar satın almak istiyorum.

— Jane bazı Japonca şarkılar söyleyebilir.

— Kıyıdan uzakta bazı botlar görüyorum.

— Bob öğretmene bazı sorular sordu.

 

— Bazı öğrenciler otobüsle gitti, diğerleri de yürüyerek gitti.

— Jim, benim kompozisyonumda bazı dilbilgisi hatalarına dikkat çekti.

— O adada hâlâ bazı vahşi kabileler var.

— Tatsuya’nın New York’ta yaşayan bazı arkadaşları var.

— Yolda bazı çukurluklar var.

 

— [ Some people believe that Japan is No.1 in everything. ]

— [ I would like to purchase some boots. ]

— [ Jane can sing some Japanese songs. ]

— [ I can see some boats far away from the shore. ]

— [ Bob asked the teacher some questions. ]

 

— [ Some of the students went by bus, and others on foot. ]

— [ Jim pointed out some grammatical mistakes in my composition. ]

— [ There are still some savage tribes on that island. ]

— [ Tatsuya has some friends who live in New York. ]